Amin Maalouf: Tektipliliğe ve tektip düşünceye karşı mücadele etmek bir zorunluluktur

Tektipliliğe karşı, ideolojik, politik, ekonomik ya da medyatik hegemonyaya karşı, aptallaştırıcı uzlaşmalara ve tektip düşünceye karşı, çeşitli dilbilimsel, sanatsal, entelektüel ifade biçimlerinin yolunu tıkayan her şeye karşı mücadele etmek de bir zorunluluktur.

Evrenselliğin temel öngerçeği, insanlık onuruna ilişkin haklar olduğu, hiç kimsenin dini, rengi, milliyeti, cinsiyeti ya da daha başka nedenler yüzünden hemcinslerini bu haklardan yoksun bırakamayacağıdır. Bunun anlamı, başka şeylerin yanında, temel insan ve kadın haklarına şu ya da bu özel gelenek -sözgelimi dinsel- adına her türlü saldırının evrensellik ruhuna aykırı olduğudur. Bir tarafta evrensel insan hakları beyannamesi, öte tarafta özel yasalar, bir İslam şeriatı, bir Yahudi şeriatı, bir Hıristiyan şeriatı, bir Afrika yasası, bir Asya yasası vs. olamaz.

İlke olarak buna pek az kişi karşı çıkacaktır- uygulamada ise, sanki buna hiç inanmıyormuş gibi davranılır. Mesela hiçbir Batılı hükümet, Afrika’daki ve Arap dünyasındaki insan haklarına Polonya ya da Küba’dakine baktığı gibi talepkar bir bakışla bakmaz. Saygılı olma iddiasında, ama benim gözümde son derece aşağılayıcı bir tutum. Birine saygı göstermek, tarihine saygı göstermek, onun aynı insanlığa ait olduğunu kabul etmekle olur, farklı bir insanlığa, ucuz bir insanlığa değil.

Kanıtlarla desteklenerek tek başına uzun uzun işlenmeyi hak eden bu sorun üzerinde yayılmak istemiyorum. Ama burada bunun evrensellik kavramının esası olduğunu hatırlatmayı da önemli görüyorum. Hiç ayrım yapmadan bütün insanları ilgilendiren değerler olduğunu peşinen kabul etmeseydi, bu kavram anlamından boşalırdı. Bu değerler her şeyden önce gelir. Gelenekler ancak saygıdeğer oldukları ölçüde saygı görmeye layıktır, yani tam olarak temel erkek ve kadın haklarına saygılı davrandıkları ölçüde. “Geleneklere” ya da ayrımcı yasalara saygı göstermek, bunların kurbanı olan insanları aşağı görmektir. Bütün halklar ve bütün doktrinler, tarihlerinin bazı anlarında, zihniyetlerdeki evrim sonucu, insan onuruyla bağdaşmayacağı ortaya çıkan davranışlar üretmiştir; bunlar hiçbir yerde bir kalem oynatmakla yürürlükten kaldırılamaz, ama bu onların kınanmasına ve ortadan kalkması için çalışılmasına engel değildir.

Temel haklara ilişkin her şey -babalarının dünyasında her yerde bir yurttaş olarak hiçbir kovuşturma ve aşağılanmaya uğramadan yaşama hakkı; nerede olursa olsun, onurlu yaşama hakkı; hayatını, aşklarını, inançlarını başkasının özgürlüğüne saygı göstererek özgürce seçme hakkı; engellenmeden bilgiye, sağlığa, dürüst ve onurlu bir yaşama ulaşma hakkı- , liste bu kadarla sınırlı değildir, bütün bunlar bir inancı, atalardan kalma bir uygulamayı ya da bir geleneği koruma bahanesiyle hemcinslerimizden esirgenemez. Bu alanda evrenselliğe doğru, hatta gerekiyorsa tektipliliğe doğru uzanmalıdır, çünkü çoğul olsa da, önce tek bir insanlık vardır.

Ya her uygarlığın kendine özgülüğü? Elbette buna saygı gösterilmelidir, ama başka bir tarzda ve basireti asla elden bırakmadan.

Değerlerin evrenselliği mücadelesinin yanı sıra, yoksullaştırıcı tektipliliğe karşı, ideolojik, politik, ekonomik ya da medyatik hegemonyaya karşı, aptallaştırıcı uzlaşmalara ve tektip düşünceye karşı, çeşitli dilbilimsel, sanatsal, entelektüel ifade biçimlerinin yolunu tıkayan her şeye karşı mücadele etmek de bir zorunluluktur. Tekdüze ve çocuksulaştıran bir dünyaya doğru giden her şeye karşı. Bazı âdetlerin, bazı kültürel geleneklerin korunması için bir mücadele, ama aklı başında, talepkar, seçici, ürkek olmayan, paniğe kapılmayan ve sürekli olarak geleceğe açık bir mücadele.

Bütün bir gezegen, zevklerimizi, hayallerimizi, davranışlarımızı, yaşam biçimimizi, dünyaya ve kendimize bakışımızı her gün biraz daha değiştiren bir imaj, ses, düşünce ve çeşitli ürün selinin istilası altında. Bu olağanüstü kaynaşmadan çoğu zaman çelişkili gerçekler ortaya çıkıyor. Mesela, bugün artık Paris’in, Moskova’nın, Şanghay’ın ya da Prag’ın ana caddelerinde fast food’un mâlum işaretlerine rastlandığı doğru. Ama bütün kıtalar üzerinde artık sadece, uzun zamandan beri dışa açılmış bulunan İtalyan ya da Fransız, Çin ya da Hint değil, Japon, Endonezya, Kore, Meksika, Fas ya da Lübnan gibi çok çeşitli mutfakların gitgide daha çok bulunduğu da doğru.

Kimilerine göre bu sadece önemsiz bir ayrıntı. Benim gözümdeyse, açıklayıcı bir olgu. Günlük yaşamda bu karışımın ne anlama geldiğini açıklayıcı. Aynı zamanda şu ya da bu tarafın tepkilerinin ne olabileceğini açıklayıcı. Gerçekten de, bütün bu evrimde sadece tek bir veçhe, yani bazı gençlerin Amerikan usulü ayaküstü yiyeceklere düşkünlüğünü gören ne kadar çok insan var. Ben bırakınız-yapsınlar taraftarı değilim ve doğrusu yalnızca kendini bırakmayanlara karşı saygım var. Bir sokağın, bir mahallenin karakterini ya da belli bir yaşam kalitesini korumak için mücadele etmek, meşru ve çoğu zaman da zorunlu bir mücadeledir. Ama bizim tablonun bütününü görmemizi engellememelidir.

Arzu edildiğinde, dünyanın her yerinde ülkenin kendi tarzında yemek yenebilmesi, ama aynı zamanda ABD’ninki de dahil olmak üzere başka mutfak geleneklerinin de tadına bakılabilmesi; İngilizlerin köriyi naneli sosa tercih etmeleri, Fransızların bazen etli sebzeli türlü yerine kuskus sipariş etmeleri ve bir Minskli’nin onyıllarca süren tekdüzelikten sonra ketçap ve hamburgerle fantezilerinin sesini dinlemesi – bunların hiçbiri, itiraf etmeliyim ki beni kızdırmıyor, hüzünlendirmiyor da. Tersine ben bu olgunun daha da genişlemesini isterdim, ister Seçuan’dan Halep’ten, Champagne’dan, Apulia’dan, ister Hannoverden ya da Milvvaukee’den gelsin her mutfak geleneğinin bütün dünyada beğenilmesini isterdim.

Mutfak hakkında söylediklerimi gündelik kültürün başka alanlarına da yayabilirim. Mesela müziğe. Burada da olağanüstü bir kaynaşma var. Cezayir’den bize çoğu zaman en isyan ettirici haberler gelir, ama oradan kendilerini Arapça, Fransızca ya da Kabilce ifade eden bütün o gençler tarafından yayılan yaratıcı müzikler de yükseliyor; bazıları her şeye rağmen ülkede kalırken, ötekiler tanığı oldukları bir halkın gerçeğini, bir kültürün ruhunu yanlarında, içlerinde getirdiler.

Geldikleri yol, ancak bir zamanlar köle olarak Amerika’ya taşman Afrikalıların o daha eski ve daha engin yollarını hatırlatıyor. Bugün onların Louisiana’dan ya da Karayipleı’den çıkan müzikleri bütün dünyaya yayıldı, artık müzik ve duygu mirasımızın bir parçası oldu. Bu da bir dünyalılaşmadır. İnsanlık geçmişte bu kadar müziği, Liverpool’dan Memphis’ten, Brüksel’den ve Napoli’den olduğu kadar Kamerun’dan, İspanya’dan, Mısır’dan, Arjantin’den, Brezilya’dan, Cabo Verde’den gelen canınızın istediği bütün bu sesleri yayabilecek teknik olanaklara asla sahip olmamıştı. Asla bu kadar insan çalmak, bestelemek, şarkı söylemek ve sesini dinletmek olanağına sahip olmamıştı.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche: Unutkanlık olmadan ne mutluluk, ne umut, ne de şimdi mümkün olurdu

Budur, ruhun düzeninin, huzurun, görgünün koruyucusu, adeta bekçisi olan, söylendiği gibi, etkin unutkanlığın yararı: buradan da hemen görülüyor ki, unutkanlık...

Kapat