Afşar Timuçin: “Gelişmemiş insan kendi yazgısını başkasına devretmeye hazırdır”

Afşar TimuçinToplumların açmazlarından yalnız o toplumları yönetenler sorumludur görüşü pek yaygındır. Bu görüşte olanların tümü gündelik yaşamın çarklarında dönüp duran ve kendilerini yönetilmeye bırakmış kimselerdir. Bu anlamda kuramlar bile geliştirildiği olur, tarihten örnekler verilir: falanca kral şöyle yapmasaydı her şey çok değişik olacaktı diye düşünülür. Kralı bir güç olarak var sayarken uyrukları yani koca toplumu yok sayarlar. Bu yönde görüşler üretene nereden biliyorsun dediğinizde yüzünüze bir garip bakacaktır: bunu bilmeyecek ne var? Oysa toplumların açmazlarından yönetenlerden önce yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla yönetilenler sorumludur: her toplum kendinin suçlusudur. Burada falancanın filancadan, kralın kaçakçıdan ya da bıçakçıdan daha az ya da daha çok sorumlu olduğunu düşünemeyiz.

Bir toplumun bireyleri, tek tek bilinç düzeyleri ne olursa olsun, birlikte ortak bir bilinç oluştururlar. Toplumun her kesimimde etkin olan ortak bilinç daha çok ortalama bilinçlerin ürünüdür. Ortak bilinç ya da toplumsal bilinç tek tek bilinçlerin toplamı değildir, bu bilinçlerin önde gelenlerinin toplamı hiç değildir. Ortak bilinç bir toplumun düşünce düzeyini ortaya koyar, özellikle onun bugünle ilgili algısıyla, dünle ilgili görüşleriyle ve yarınla ilgili öngörüleriyle ilgilidir.


“Okumuş Bir İşçi Soruyor” Şiir: Bertolt Brecht, Seslendiren: Genco Erkal

“Ortak bilinç” yerine “toplumsal bilinç” deyimini kullanmak daha doğru olacaktır: ortak bilinç evrensel bilinci anımsatan bir genişlikte düşünülebilir çünkü. “Evrensel bilinç” anlamında ortak bilinçten sözetmek olasıdır. Ortak bilinç de toplumsal bilinç de evrensel bilinç de gerçekte bir tasarımdır. Somut olarak varolan, elle tutulur gözle görülür olan yalnızca bireysel bilinçtir. Bunu tekil ve çoğul ilişkisine benzetebiliriz ya da hatta onunla açıklayabiliriz. Antisthenes gibi düşünürsek: “Pamuk” vardır ama “Kedi” yoktur, “Kedi” bir fikirdir. Bununla birlikte “Kedi” vardır, hatta “Pamuk”dan daha zengin içerikli olarak, daha kalıcı olarak vardır, bilincin bir üretimi olarak vardır. “Pamuk” bir gün ölecek, “Kedi” varlığını, görünmeyen varlığını sürdürecektir. Toplumsal bilinç bizim gözlerimizle gördüğümüz bir şey değildir ama vardır. Nesnelerin gerçekliği olduğu gibi kavramların da gerçekliği vardır. Bu gerçeklik verilmiş bir gerçeklik değil etkin anlık çerçevesinde edinilmiş bir gerçekliktir.

Toplumsal bilinç toplumun bütün davranışlarında olduğu gibi bireylerin çeşitli davranışlarında dışlaşır. Bireysel bilincin toplumsal bilinç üzerindeki etkisi sınırlıyken toplumsal bilincin bireylerin bilinci üzerindeki etkisi geniş ve derindir. Toplumsal bilinç bireylerin bilincini öncelikle görenekler ve alışkılar çerçevesinde etkiler. Bir toplumda insanların davranışları benzeşirler: onda birbirine düşman ya da uzak insanların bile davranış açısından benzeştiğini görebiliriz. Bu elbette öncelikle bilinçlerin benzeşmesidir. Ayrıksı durumlar her zaman vardır: hırsızlığa yatkın bir toplumda dürüst insanlar hiç yoktur diyemeyiz. İspanya iç savaşında faşist generallerden biri, düşmanın yani cumhuriyetçilerin de aynı soylu ulusun insanları olmakla kendilerine çok büyük güçlükler çıkardığını garip bir övünme havasında söylüyordu. Gene de toplumsal bilinçten ırkçı bir anlam çıkarmamaya özen göstermeliyiz: toplumsal bilincin oluşum koşulları kanla değil somut yaşam koşullarıyla ilgilidir, yerin ve zamanın iktisadi, toplumsal, iklimsel koşullarıyla ilgilidir. Toplum yaşamının değişimlerine göre toplumsal bilinçte dönüşümler olur, inişler çıkışlar olur. Toplum her zaman akışkan bir yapı gösterir.

Bu yüzden toplumsal bilinci değişmez bir değer, bir kere oluştu mu hiç değişmeyecek ve hep aynı kalacak bir kazanım olarak görmemek doğru olur. Tarihe baktığımızda toplumsal bilinçlerin özellikle iktisadi nedenlerle, daha çok da nüfus artması ya da eksilmesi gibi, savaşlar ve kıtlıklar gibi nedenlerle köklü dönüşümlere uğradığını görüyoruz. Bir toplumun bilinç dönüşümlerini en açık biçimde geleneklerde yani kökü geçmiş zamanlarda olan kültür yaşamında gözlemlemek olasıdır: örneğin bir toplum belli bir dönemde hatta çeşitli süreçlerle belirgin uzunca bir dönemde büyük dehalar yetiştirirken yavaş yavaş kısırlaşma belirtileri gösterebilir, bunun tersi de olabilir. Hatta bir toplumun uzun yüzyıllar boyu büyük dönüşümler göstermeden yaşamını sürdürdüğü de olur: bu durum özellikle tarım toplumlarıyla ilgili bir durumdur. Bireyler nasıl kişiliklerini birdenbire değiştiremezlerse, kişilik dönüşümleri yani bireysel bilinç dönüşümleri nasıl çok yavaş hatta görülemeyecek kadar yavaş olursa, toplumların kişilik dönüşümleri de yani toplumsal bilinç dönüşümleri de o ölçüde yavaş olur, çok uzun zaman dilimlerine yayılır. Bireylerin kişiliğinde görülen hızlı değişimler sağlıksızlık belirtisidir. Toplumlarda bu tür hızlı değişimleri her zaman göremeyiz.

Toplumların yaşamlarında zaman zaman görülen çok hızlı dönüşümler hatta patlamalar biçiminde görülen dönüşümler gerçekte uzun süreçler boyunca alttan alta sessizce oluşmuştur. Ayrıştırıcı ve aynı zamanda bileştirici bir gözle bakamadığımız zaman bu gibi durumları birer devrim gibi hatta birer mucize gibi algılarız. İnsanların kısa ömürlerinde güzel günler adına evrimden çok devrimi kendilerine yakın bulmaları anlamlıdır: her şeyin çok uzun beklemeler sözkonusu olmadan değişmesi hepimizin dileğimizdir. Bunun en basit anlamı şudur: ölmeden biz de güzel günler görelim. Oysa bireylerin yaşamında olduğu gibi toplumların yaşamında da köklü dönüşümleri duyurmayan dural ya da durağan dönemler iniş ve çıkış dönemlerinden daha az değildir. Çünkü toplumlar da bireyler gibidirler: birbirini izleyen yeni durumların sarsıntılarını çok uzun süre yaşayamazlar. Bir etkinliği bir dinginlik izler. Öyle zamanlar olur ki bireyler de toplumlar da uzun süren başdöndürücü bir akışın getireceği iyiliklere durallığın verimsizliğini yeğ tutabilirler.

Gerçekte dönüşüm kaçınılmaz koşuldur: en tembel bilinç bile değişkendir. Zamanın akıp geçmesi demek bilincin kendini dağıtıp yeniden kurması demektir. Bilinç sürekli olarak kendini dağıtır ve yeniden kurar. Öğrenme süreçleri de bu dağılma ve yeniden kurulma olgusuyla gerçekleşir. Önemli olan görebilmektir hatta öngörebilmektir. Görmek yetmez, eğitim koşullarında sağlanmış görme yeteneğinin belirleyiciliğinde öngörebilmek gerekir. Bilinç açısından yetersiz kişiler gibi bilinç açısından yetersiz toplumlar da görmekte ve dolayısıyla öngörmekte yetersiz kalırlar. Bu yetersizlik onları kendilerine değil de kendi esenliklerini sağlamak adına başkalarına inanmak durumunda bırakır. Bu işin en basit mantığı şudur: biz yapamıyorsak bilen birinin bunu yapması gerekir. Gelişmemiş insan kendi yazgısını başkasına devretmeye hazırdır.

Oysa ben yetersizsem benzerlerim de üç aşağı beş yukarı benim kadar yetersiz olacaktır. Bir toplumda yoksul ve zengin, uzun boylu ve kısa boylu, köylü ve kentli, dingin ve sinirli, yürekli ve korkak ayrımının olması o toplumda birilerinin bilinç açısından çok yetkin öbürlerinin bilinç açısından tümden yetersiz olduğu anlamına gelmez. Burada belirgin bir biryapılılık vardır. Toplumun bu biryapılı görünümü toplumsal-siyasal çerçevede dağılır gider: yetersiz bilinçle yetinen birileri kendilerini çok zaman başkalarını yönetecek güçte görmekten geri kalmazlar ve bunun için öne çıkarlar. Onlar toplumda her zaman bir “vasi” rolü oynamaya hazırdırlar. Bilinçsiz kitlelerin ateşli yarı bilinçli önderleri tablosu böyle oluşur. Bu iş iyi iştir: hem kazanç hem uydurmadan da olsa bir saygınlık getirir. Bu kazancı ve bu saygınlığı elde etmenin bazı kolay görünen ve yüzde yüz karanlık yolları vardır.

Her birey kendi bilinç yapısı içinde toplumsal bilincin özel bir yorumunu ya da özel bir örneğini kendinde taşır. Birileri toplum içinde ayrıcalı insan oyunu oynayabilirler, bunun için onların kendilerine göre çok özel nedenleri ya da gene kendilerine göre çok üstün nitelikleri de olabilir. Önemli olan nedenler ya da nitelikler değildir, önemli olan yalnızca ve yalnızca uyum yeteneğidir. Akanla akabilmek, duranla durabilmek, yağanla yağabilmek, esenle esebilmek önemlidir. Her zaman bir takım tantanalı görünümler vardır. Bu çok bir şey anlatmaz. Her tantananın altında basitlikle belirgin bir bayağılık rengi yakalayabilirsiniz. Görünüşün pırıltılarını kazıdığınız zaman alttan pırıl pırıl bir bu toplumun insanı tablosu çıkacaktır. Toplumda kendini özenle çok ayrı ya da ayrıcalı bir yere koyan kişinin çok büyük boyutlarda toplumun öbür insanlarına benzediğini görürsünüz.

Bu karmaşık düzende gerçek insan tablosu toplumun kıyısında hatta oldukça dışında bir yere asılmıştır. Toplum gerçekte bağrına basması gereken bu yok denecek kadar az sayıda insanı kendinden ayıklamıştır. Yoksunluklarla dolu da olsa dingin bir yaşamımız olsun diyenler bu tablonun karşısında oldukça tedirgindirler, bu tedirginliklerini giderebilmek için yapay bir gerçek insan tablosu oluştururlar. Toplumun üvey kesiminde tutulurken gene de tarihe ağırlığını koyabilmiş insanların uydurma kopyalarıdır bunlar. Uydurma düşünürler ve uydurma sanat adamları tarihin acımasız ayıklayıcılığını bile bile şanslarını denerler. Toplumların açmazları kitlelerin gevşekliği kadar bu yapay kültür insanlarının varlığından kaynaklanır. Hiçbir toplum yetkin bir bilinç etkinliğinin ışığında kesintisiz sürecek olan alabildiğine bir gelişimin yükünü kaldıramaz. Bir toplumda yorulmadan dinlenenlerin sayısı az değildir.

Afşar Timuçin
Toplumların Açmazları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sait Faik: Allahı bile düşünemezsin. Düşündün müydü karşına onun namına iğrenç mecmualar, ölü bekleyen imamlar çıkar.

Söylendim durdum Şöyle bakıyorum şehre de, yeşil yeşil bir şey geçiyor içimden. Su mu, çayırlık mı, orman mı? Değil. Yeşil...

Kapat