Afşar Timuçin: Savaş insanın kendine saygısızlığıdır…

Afsar TimucinSavaşı çıkaranlar egemenlerdir. Egemen sınıfın ganimetçi çıkarcıları. Toplumlar onları eleştirmeyerek, onları suçlamayarak, onlara hesap sormayarak yanlışı işliyorlar. Öyleyse sen barışa karşı çıkarken, sürekli barışı, adı “barış” bile olmayan o savaş dışı zamanları özlüyorsun? Savaş nedir bilmeyen bir dünyayı? Evet, bu yüzden “barış” diye diye savaşla savaşım olmaz. Barış yeni savaşlar için bir aralıktan başka bir şey değildir. Pekiyi, ne yapmak gerekiyor? Her şeyden önce hiçbir karşılığı olmayan barış goygoyculuğunu bırakmak gerekiyor. 

İnsanlar savaşı sevmediklerini, barışı çok sevdiklerini söylerler genellikle. Pekçok toplantı yapılmıştır savaş ve barış konusunda, bu gibi toplantılarda barışı göklere çıkarırlar, savaşı yerin dibine batırırlar. Ne dersin? Evet, bir çeşit barış goygoyculuğu her zaman her yerde geçerlidir, iyi adam olmanın, değerli aydın olmanın, ilerici aydın olmanın ölçütüdür bu. Yaşasın ve kahrolsun ikilemi içinde dar düşünen insanların savaşı yermesi ve barışı övmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu durumda barış denen şey de iki savaş arasındaki çay ve istirahat molası olmaktan öteye geçemez. Pekiyi, barış neyin barışı? İşte bu pek düşünülmüyor.Barış savaşın barışı. Savaş da barışın savaşı. Savaş ve barış tıpkı ben ve dünya gibi iki bağlaşık terim olup çıkmışlardır.

Savaş olmasaydı barış olacak mıydı? Yani savaşla barış kardeş kardeş yaşıyorlar? Bildiğin gibi değil. Savaşla barışın çok tutarlı bir bütün oluşturduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her ikisi arasında her zaman canlı bir ilişki, hatta diyalektik bir ilişki var. Bunlardan biri aklı başından gitmiş bir kötü ruh görünümünde öbürü de bir melek, bütün iyilikleri kendinde toplamış. Biri Ahuramazda, öbürü Ahriman. Bunlar bir gerçekliğin tersi ve yüzü gibiler. Birini iğrenç bir varlık olarak algılarken öbürünü can dostumuz sayıyoruz. Oysa, savaş kokan barışlar var, barış gibi duran savaşlar var. Sanırsın barış savaşa can veriyor, onu besliyor, dinlendiriyor, yarına hazırlıyor? Savaşa benzeyen barışlar var, barış kılığında dolaşan savaşlar var. Doğru. Ancak, en güzel görünümlü barışların bile ömrü çok kısa oluyor nedense. Biz o güzelim barışı sevelim derken, onu öpelim koklayalım derken o birden çekip gidiveriyor. Yerini savaşa bırakıyor. Bir de bakıyorsunuz bir yerde bir ateş parlayıvermiş. Barış geçici bir dönemi karşılıyor, bir zaman aralığını. Böylece barış savaşın bir bağlaşığı oluyor, onun vazgeçilmez bir yüzü oluyor. Bize bir kurtuluşu anlatmak yerine uğursuz bir gelişimi duyuruyor. Bir dinlenme süresini duyuruyor. Gerçekte sağlıklı bir bakışla bakınca kendimizi barış dönemlerinde de güvenlikte duymuyoruz. Yani barış savaşı tamamlıyor? Evet, savaş yaptığımız için barış yapıyoruz, barış yaptığımız için savaş yapıyoruz. Barışı değil de savaşsız bir dünyayı önermek bana doğru görünüyor. Sürekli bir barış olamaz mı? Sürekli barışa “barış” diye ad koymak gerekir mi? Hiç savaş olmasaydı bizler barışı tanıyacak mıydık, barışı yaşadığımızı söyleyecek miydik, barışı yaşadığımız duygusunda olacak mıydık? Doğal olarak bize barışı düşündüren şey savaşın kendisidir. Bugüne kadar hep savaşlı ve barışlı bir dünyada yaşamışız? İnsanlığın tarihi savaşlar ve barışlar arasından geçerekilerliyor. Tarihimiz eksiksiz bir uygarlığa doğru ilerlemenin tarihi olurken biz bugün tarihin herhangi bir noktasında kendimizi tam tamına yarı yolda duyuyoruz. Yırtıcı hayvan olmanın koşullarından kurtulduk ancak tam insan olmanın koşullarına ulaşamadık henüz.

Günlük yaşamımızda bile yarım insan ya da yarı insan olmanın koşulları belirgin. Birine durduk yerde bağırabiliyoruz, o durumda yüzümüz belki de köpek yüzüne benziyor. Birini şu ya da bu nedenle azarlayabiliyoruz, insanlıktan çıktığımızı bile bile, insanlık dışı görünümler aldığımızı bile bile yapıyoruz bunu. Saldırgan oluyoruz, adam bıçaklıyoruz, birilerine işkence yapıyoruz, birilerinin acısını kılımızı kıpırdatmadan izleyebiliyoruz… Bir filozofu zehir içirerek öldürebiliyoruz… Evet, büyük bir heyecanla. İnsanın gelişim yollarını kapatabilmek için. İnsan olmakta bir adım öne giden yıkıcı sayılıyor, bozguncu sayılıyor. Düşüncenin getireceği geniş çerçeveli bakış açısından uzak kalabilmek için elimizden geleni yapıyoruz. Güçlü bir yaşam düzeni geliştirmek adına devletler kuruyoruz, sonra bu devletleri yaşamın taze filizlerini kesmekte kullanıyoruz. Pis gündelik çıkarlarımızı sağlayabilmek için her düşüklüğü göze alabiliyoruz. Biz öldürülme denildi mi Sokrates’i anarız, oysa savaşlarda nice masum insanlar öldürülmüştür. Çocuklar öldürülmüştür… Su birikintisinde kayık yüzdürürken kafasına kurşun yiyip devrilen bir çocuğu düşün. Ne korkunç! Sokrates bir simge daha çok… Evet, öyle. Kimileri direnmediler ve öldürüldüler. Sokrates doğrular adına direndi ve öldürüldü. Voltaire bize çok ilginç bir şey anlatır ve çok ilginç bir karşılaştırma yapar. Der ki: “Diyorlar ki bu zavallı genç adam (Barre şövalyesi), Sokrates gibi, gık demeden öldü; Sokrates ondandaha az saygındır, neden derseniz zehir tasını ses etmeden kafaya dikmek yetmiş yaşında bir adam için çok bir şey değildir; ama yirmi bir yaşında, korkunç işkenceler altında ölmek elbet çok daha yürekli olmayı gerektiriyor. Bu barbarlık gece gündüz aklımdan çıkmıyor. Halk böyle bir şeye katlanabilir mi? insan genel olarak çok alçak bir hayvandır; türdeşinin yokedilişini kılını kıpırdatmadan izler ve hoşnut görünür, yeter ki onu yoketmesinler; o bu kasaplıkları hazla ve merakla gözler. ” Hayvan yanımız yalnız savaşlarda mı çıkıyor ortaya? Ne demiş adam; “Homo homini lupus.” Evet, hayvan yanımız ikide bir gösteriyor kendini. O ünlü “Homo homini lupus”a gelince, Thomas Hobbes’un dili tutulsaydı da söylemeseydi o sözü. “Homo homini lupus ” yani “İnsan insanın kurdudur ” uygarlıktan önceki zamanlar için, o dönem filozoflarınca varsayılan “doğal durum” insanı için söylenmiştir. Rousseau’nun ve Locke’un tersine, Hobbes doğal durumda insanın birbirini yediğini düşünüyordu. Hobbes’a göre uygar dönemler yani yasanın egemen olduğu dönemler gelince insan bu yırtıcı durumdan kurtuldu. Bilir bilmez birileri “Homo homini lupus” deyip çıkıyorlar. Geçenlerde benim de katıldığım bir panelde adamın biri esip savuruyordu. Batılılar kendi yırtıcılıklarını bildiklerinden kendileri için “Homo homini lupus ” demişlerdir falan… Öyleyse, insan insanın kurdu değil? Hobbes “Homo homini lupus” derken Spinozada “Homo homini Deus” yani insan insanın Tanrı’sidir diyordu. İnsan bir yandan kendini yiyor, kendini tüketiyor, türdeşini acımadan yokedebiliyor, öte yandan hep birlikte varolmanın koşullarım yaratmaya çalışıyor. Bu durumda insan ne tam olarak doğal bir varlıktır ne de tam anlamında insandır.

O şimdi çok tehlikeli bir yerde bulunuyor: ne kendinin kölesi ne kendinin efendisi olmak noktasında bulunuyor. Biraz da her şeyi iyi yapayım derken… Haklısın. Özellikle XVII. yüzyıldan bu yana insan çok kolay ve çok uygun koşullarda yaşamak istiyor. Bu yüzden Ortaçağ’m sonlarına doğru o yeni bir dünya tasarısının peşine düştü. Dünyada daha etkin olmak istemiydi bu. Yüzyıllar boyunca biraz da edilgin bir biçimde dünyayı gözlemlemiş, dünyayı anlamaya çalışmıştı. Pekçok şey öğrenmiş olarak bundan böyle yeni bir dünya kurmak istiyordu, varolan dünyayı değiştirmek ve onun yerine ya da onun üzerine daha uygun bir dünya oluşturmak istiyordu. İşte büyük serüven böyle başladı. Bu olumlu ya da olumcu gelişimi XIX. yüzyılda Comte çok güzel formülleyecektir: “Savoir pour prévoir afin de pourvoir”. Bir şeyleri sağlamak için öngörmeyi bilmemiz gerekiyordu, öngörmek için bilmek gerekiyordu. Bir başka deyişle dersek, bilecektik ki öngörebilelim, öngörebilmek de bize bir şeyler sağlamanın, bir şeyler elde etmenin kapısını açacaktı. Sanayi Devrimi’ni düşün. Bir yüzü insanlığın gelişimi öbür yüzü vahşetin gelişimi. Bundan böyle insanoğlu dünyayı değiştirmek adına kendini gözden çıkarıyor gibiydi. Tehlikeyi ilk gören ve örtülü bir biçimde dile getiren Rousseau oldu. Çoktandır insanoğlu dünyayı belirsiz bir sona doğru sürükleyebilmek için elinden geleni yapıyor. İşbölümü arttıkça gereksinimler artıyor, gereksinimler arttıkça işbölümü artıyor, HegePin pek güzel gösterdiği gibi. Bugün gerçek gereksinimler adına değil, artık gereksinimler adına savaşıyor insanlar. Sence dünya yeterince değişti mi? Yeterince değişti mi bilmem ama. biraz tehlikeli bir yönde değişti. Bilimlerin getirdikleri doğrudan doğruya sermayeci düzene yaradı, yedikçe acıkan kesime yaradı.

İnsanın bulduğu şeyler, emeğiyle yarattığı şeyler onun karşısına tehlikeli silahlar olarak dikildi. Eskiden de egemenlik fikri vardı ya da egemen olma duygusu baskın bir duyguydu ve buna göre değişik koşulları yaşayan sınıflar vardı ama dünya böyle zenginler ve yoksullar diye, kullananlar ve kullanılanlar diye ikiye ayrılmamıştı. Bu durumda şapkayı önümüze koyup biraz düşünmek, doğayı ya da dünyayı değiştirmeden önce kendimizi değiştirmek için yol yordam aramak gerekiyor. Dünyayı insanlaştırmak için yeni yöntemler bulmak diyebilir miyiz buna? Diyebiliriz elbette. Yeni yöntemlerden önce yeni bir anlayış ya da yeni duyarlıklar geliştirmek desek daha doğru olur sanıyorum. Böyle bir istek oluştuğunda yöntem sorunu zorunlu olarak çözülecektir. Bugün birbirimizin gözünü oyuyor olmamız bir yöntem eksikliğinden gelmiyor, bir bakış, bir kavrayış bozukluğundan geliyor. Bunun için yeni insanın ya da gerçek insanın, amaçladığımız yetkin insanın niteliklerini belirlemek ve dünyayı bu insana doğru geliştirebilmek için ne yapmak ve ne yapmamak gerektiğini tüm ayrıntılarıyla ortaya koymak doğru olur. Efendim, biz bir insan tipi belirledik diye dünya bu tipe mi uymaya çalışacak sanıyorsunuz diyenler elbette olacaktır. Yeni insan ve yeni dünya istemi gelişigüzel bir tasarının ürünü değildir, ezilen bir insanlığın öngörüsüdür. Elbette bu bir çırpıda gerçekleştirilebilecek bir iş değil. Önemli olan bir ilk örneğin ya da daha doğrusu ilk örneklerin yaratılması ve o çerçevede fikir üretiminde bulunulması. Dünyanın bütün insanları bilinçlerini ya alabildiğine sömürmeye ya da alabildiğine sömürülmeye göre düzenlemişlerdir diyebilir miyiz? Bizim gibiler yok mu, bizim gibi yepyeni bir insanla donanmış yepyeni bir dünya düşü görenler yok mu?

Düş dedin sen de? Evet, düş. Belki de en büyük sıkıntımız düş görememek, düş göremeyecek kadar şimdi’ye kapatılmış yaşamak. İnsanoğlu nice düşünü gerçekleştirdi, bu düşünü neden gerçekleştiremesin? Kaldı ki bu bir düş değil, daha doğrusu bir düş olduğu kadar bir tasarı. İnsanın dünden bugüne gelebilmesinde düşlerinin payım düşün bir. İlk insandan bu yana nice şey değişti. Önemli olan, gelecekteki yetkin insanın taslağını kafamızda oluşturabilmek ve onu gerçekleştirmeye doğru gitmek. İnsanların büyük bir bölümü gündelik yaşarken mi? Evet. Şimdi. İnsanların bir bölümü gündelik yaşarken. Zaten bütün sıkıntımız bu değil mi? Bütün sıkıntımız kendine tutsak olmuş bir insanlığın kurtuluşu değil mi? Hiçbir şeyi bir çırpıda gerçekleştiremezsin. Şimdiden başlayarak yarını kurmaya çalışmalıyız. “Şimdiden başlayarak” sözü çok önemli. Henüz koşullar oluşmadı bahanesi çok eski bir bahanedir. Sonra, çok önemli bir şey değil istediğimiz, olağanüstünün kapılarım zorluyor değiliz. Neyi oluşturacağız? Küçük çıkarlar için yaşamayan, büyük amaçlan olan insanı oluşturacağız. Kendini severken kendinden başkalarını da sevebileni. Uydurma bir takım kavrayışlara göre insanı birbirinden koparmak istemeyeni, bu insanlar iyi bu insanlar kötü gibi ayrımlar yapmayanı. Doymak bilen insanı oluşturacağız. Karnı doyarken gözü de doyan insanı. Dünya bir yana ben bir yana demeyen insanı. Kendini tüketici olarak değil de üretici olarak önemseyen insanı. Yetinmeyi bilen insanı. İnsanı tanıyan insanı, yabancılaşmamış insanı. Bunu neyle yapacağız? İnsana insanı anlatarak yapacağız. İnsana kendini göstererek, kendi güçlerini algılatarak yapacağız. İnsanın doğada basit biyolojik ve toplumsal gereksinimleri karşılamak için kendini varetmiş bir varlık olmadığını göstererek yapacağız Bunu kim yapacak? Sen yapacaksın. Ben yapacağım. Başka birileri yapacak. Sen bir hiç olduğun için mi soruyorsun bu sorulan bana? Bunu bizler yapacağız. Bunu özgür aydın insan yapacak. Kendini kendi içinde ya da kendi bilincinde yüzde yüz özgür kılmış olan gelişmiş, bütün insanın bir parçası olmayı becerebilmiş insan yapacak.

Her kuyruk sallayanın peşine düşmek gibi bir alışkanlığı olmayan insan yapacak. Kurulu düzenlerin küçücük bir oyuncağı durumuna gelmemiş insan yapacak. Bu insanı nereden bulacağız? Sen anlamak istemiyorsun bana kalırsa. “Dünyanın tuzu sîzsiniz. Fakat tuz tatsız olmuşsa o ne ile tuzlanır? Artık dışarı atılıp insanların ayağı altında ezilmekten başka bir işe yaramaz. ” Ne demek istedin şimdi? Bir yere gidebilmek için bir çıkış noktası bulmak bir zorunluluk değil mi? O yok bu yok olursa her kötülüğü göze almak gerekmez mi? Sen varsın ya, yeter. Bir başka kişi de senin gibi düşünür yarın. Sonra daha başka bir kişi. Pekiyi, önemli bu, nereden bulacağız o insanı, onu nereden tanıyacağız, neyiyle bileceğiz? O kokmamış tuz, o tadını yitirmemiş tuz nerede? Onu önce kendinde arayacak, kendinde varetmeye çalışacaksın. Aramayı bilmek gerekir. Kendini ve başkalarını. “Yalancı peygamberlerden sakının. Onlar size koyun kılığında gelirler, fakat iç yüzleri kapıcı kurtlardır. Onları meyvalarından tanıyacaksınız. İnsanlar dikenlerden üzüm, devedikenlerinden incir toplarlar mı? Böylece her iyi ağaç iyi meyva verir ama çürük ağaç kötü meyva verir. iyi ağaç kötü meyva veremez, çürük ağaç da iyi meyva veremez. İyi meyva vermeyen her ağaç kesilir ve ateşe atılır. Öyleyse onları meyvalarından tanıyacaksınız. ” Konumuza dönersek… Konumuza dönersek. Savaş insanın kendine saygısızlığıdır. Kendine saygısı olan kişi savaştan yana olamaz. Savaştan yana olmak da barıştan yana olmak da suçtur. Barıştan yana olmak doğrudan doğruya savaştan yana olmak demektir. Gerçekte savaşı gerekli kılan hiçbir neden yoktur. Düşün, Sokrates öldürülmeseydi, Barre şövalyesi öldürülmeseydi, işkenceyle öldürülmeseydi, daha başkaları öldürülmeseydi insanlık neleri yitirmiş olacaktı? İskender imparatorluğu kurulmasaydı, kurulduğu gibi çabucak dağılan bu koca imparatorluk olmasaydı ne olurdu? Romalılar o zamanki dünyaya egemen olmasalardı? Evet, hiçbir neden savaşı gerekli kılmaz. Diyelim ki insan bundan önce eksikliydi, yetersizdi, savaşmadan duramıyordu, tamam, ama bundan sonra biz savaşı ve onun kötü bir koruyucusu olan barışı ortadan kaldırmadığımız sürece insan olma koşullarını tam olarak yerine getirmiş olmayacağız. Yani sen baştan beri söylediklerine bakılırsa bir barış düşmanısın? Hayır, değilim. Ancak barışı savaştan ayrı bir şey olarak algılıyor da değilim. Ben savaş da olsun barış da olsun diyenlerden değilim. Barışı savunduğumuz zaman savaşın varlığını onaylıyoruz demektir. Ben diyorum ki savaşın hiç olmadığı bir dünya kurabilirsek kurmalıyızorada barışın hiçbir anlamı olmayacaktır. Biz barışı savundukça savaşın varlığını da onaylamış oluyoruz. Çünkü unutmayalım, savaşları toplumlar çıkarmıyor. Gerçekte bir A toplumu bir B toplumuna kökten düşman duyduğu için kendini… gibi bir durum varsa, o zaman barışa da savaşa da şapka çıkarırız. Gerçek bu değil.

Savaşı çıkaranlar egemenlerdir. Egemen sınıfın ganimetçi çıkarcıları. Toplumlar onları eleştirmeyerek, onları suçlamayarak, onlara hesap sormayarak yanlışı işliyorlar. Öyleyse sen barışa karşı çıkarken, sürekli barışı, adı “barış” bile olmayan o savaş dışı zamanları özlüyorsun? Savaş nedir bilmeyen bir dünyayı? Evet, bu yüzden “barış” diye diye savaşla savaşım olmaz. Barış yeni savaşlar için bir aralıktan başka bir şey değildir. Pekiyi, ne yapmak gerekiyor? Her şeyden önce hiçbir karşılığı olmayan barış goygoyculuğunu bırakmak gerekiyor. Yalnız bizde değil, dünyanın her yerinde, yanılmıyorsam, barış denildi mi insanların ağzının suyu akmaya başlıyor. Yapılacak şey yeni bir felsefenin peşine gitmek, savaşsız ve barışsız bir dünya için ortaklaşmaktır. Bunun için eğitim koşullarını yeniden gözden geçirmek, eğitim kurumlarmı kurulu düzenlerin çıkarcı eğilimlerinden kurtarmak, yeni insanı yaratabilmek için bu kuramların yeniden düzenlenmesi yolunda tasarılar geliştirmek gerekiyor. Bu düzenlemede özellikle genç insanları yanlış bilinçlenme yolunda koşullayan boş düşünceleri, bu arada kaba ulusçuluk düşüncesini eğitimin dışına atma çalışmaları yapmak gerekiyor. Gençleri tüketici, bencil, saplantılı, yalınkat bireyler olarak yetiştirmeye göre düzenlenmiş olan yürürlükteki eğitim anlayışlarının yerine yeni anlayışların, insan olmanın bilgece bir yetinirliği zorunlu kıldığını, bencilliğin insanlık dışı bir hastalık olduğunu, geniş görebilmenin ya da geniş bakabilmenin insan olmak adına bir zorunluluk olduğunu, insanın temel sorunlarını yüzeysel çabalarla çözmenin olanaksız olduğunu öğreten, insanı geniş çerçeveli bir bilinçlenmede insanlık tarihine yerleştiren yeni anlayışların yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bunun için dünya aydınlarının ortak fıkır ve eylem üretmesi gerekiyor. Dünyada böyle bir eğilim var mı sence? Yok ya da var, önemli olan olması gerektiği. Savaşsız ve barışsız bir dünya için fikir üretmemiz gerekiyor. Yalnız eğitim alanında değil, bütün alanlarda yaşamı iyi düşünmek, iyi tartışmak gerekiyor. Bize düşen, yaşamın gereklerini doğru kavrayıp ona göre fikir üretmek ve bu fikri yaşama geçirmeye çalışmaktır. Evet, birkaç yüzyıldır dünyayı değiştirdik, şimdi öyle görünüyor ki insanı değiştirmek gibi bir gereklilikle karşı karşıyayız. Yeni insanı yaratma yolunda elimizden geleni yapmalıyız. Yemekten ve çoğalmaktan, otomobil sürmekten ve televizyon izlemekten başka bir şey bilmeyen bir dünyada barış goygoyculuğu insanı gülünç etmekten başka bir işe yaramıyor.

Afşar Timuçin
Ahlaksızlık Üzerine
Kendimle Konuşmalar
[Savaş ve Barış Üzerine Kendimle Konuşma]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Nazım Alpman: 1984’ten 2016’ya aydınlar: ‘Akademisyenleri asalım!’

Bilim insanlığı ve yüksek ahlakın etkisini en iyi yine onlar, bu ülkenin namuslu dürüst aydınları gösterdiler. Tıpkı 12 Eylül 1980’de...

Kapat