20. Yüzyılın En Önemli Bilim Adamı Einstein’ın Doğduğu Dünya ve Gençliği – Jeremy Bernstein

Albert EinsteinAlbert Einstein 15 Mart 1879’da Güney Almanya’da, Suabiya Alplerinin eteklerindeki Ulm şehrinde doğdu. Doğduğu ev olan Bahnhofstrasse 135 Numara, II. Dünya Savaşı sırasındaki bir bombardımanda yıkıldı. Ebeveynleri I Iermann ve Pauline Koch Einstein dinlerinin gereklerini sıkı sıkıya uygulamasalar da birer Yahudiydi. Oğulları Albert’e ve iki yıl sonra doğan kızları Maria’va Eski Akit’ten Abraham veya Sarah gibi adlar yerine geleneksel Alman isimleri vermiş olmaları ortodoks Musevilikten uzaklaşmış olduklarını gösteriyor. Yine de üyesi oldukları din, yani Musevilik, Einstein’m doğum belgesinde yazılıydı. Bu bilginin ışığında, Einstein in aynı Alman şehrinde yarım asır önce veya yarım asır sonra doğmasının modern bilim tarihi için ne anlama gelebileceği üzerine fikir yürütmek ilginç olabilir.

Einstein’m doğumundan yalnızca sekiz yıl öncesine yani 1871 yılına kadar Yahudiler tam Alman vatandaşı sayılmıyorlardı; diğer Almanlarla aynı hak ve fırsatlara sahip değillerdi. Hatta yüzyılın başlarında gettolarda yaşamaya ve özel sarı kumaş rozetler takmaya zorlanmışlardı. Bu uygulama Einstein’ın doğumundan yaklaşık 50 yıl sonra Naziler tarafından tekrar uygulamaya kondu. Yahudiler üniversiteye gidemiyor, çok sınırlı sayıda mesleği uygulayabiliyorlardı. Yani, eğer Einstein kadar yetenekli birisi o dönemde bir gettoda doğmuş olsaydı ya fark edilmezdi ya da din bilgini olurdu. 19. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa’da Yahudi bilim adamları, en azından çalışmaları geniş çapta tanınan Yahudi bilim adamları yoktur. Bu nedenle Einstein’ın ne annesinin ne de babasının ailesinde bilimsel başarılarıyla öne çıkmış herhangi bir kimsenin kaydının olmaması şaşırtıcı değil.
Tabii diğer yandan eğer Einstein 50 yıl sonra doğmuş olsaydı doğumu Almanya’da Nazilerin yükselişine denk gelecekti ve eğer başka bir ülkeye göç edebilecek kadar şanslı olan az sayıda Yahudiden biri olmasaydı bir toplama kampında ölecekti. Yine de 1932’de Almanya’yı bir daha dönmemek üzere terk etmek zorunda kaldı. Bunun dışında 1879’da doğmak, Isaac Newton’un ve takipçilerinin geleneksel “klasik” fiziğinin yıkılmaya başladığı yüzyılın başında yirmili yaşlarda olmak demekti. Fiziği düzeltmek için bir devrim gerekiyordu ve genelde devrimler, en azından fizik alanundakiler, 30 yaşın altındaki kişiler tarafından yapılır. Yani Einstein tam da olaylara taze bir bakış açısıyla bakabilecek yaştaydı. Yerleşik fizikte kazanacağı ya da kaybedeceği bir şey yoktu.
Einstein ünlendikten sonra Maja takma adlı kardeşi Maria çok yakın olduğu ağabeyiyle ilgili kısa bir yaşamöyküsü yazdı, ikisi de küçükken Einstein’ın ona nasıl göründüğünü anlattı. Zaman zaman “yüzünün solduğu, burnunun ucunun beyazlaştığı ve kendini kaybettiği” huysuzluk krizleri geçirdiğini hatırlıyordu. Küçük Albert’in konuşmaya oldukça geç başladığı konusunda herkes hemfikirdir, ileri yaşlarında Einstein bu konuda asistanlarından birine, iki ya da üç yaşlarında tam cümleler halinde konuşma hevesine kapıldığını ve cümleleri doğru söyleyebildiğine emin olana kadar sesli söylemediğini, kendi kendine sessizce çalıştığını anlatmıştı. Çok az yetişkin konuşmayı nasıl öğrendiğini hatırlayabilir. Ama yetişkinliğe ulaşıp Newton’dan sonraki en büyük bilimsel deha olduğu herkes tarafından kabul edildiğinde Einstein’a zihinsel süreçlerinin diğer insanlarmkinden nasıl bir farkı olduğu o kadar sık sorulmuştu ki, o da bu süreçlerin nasıl geliştiği hakkında uzun uzun düşünmüş olmalı. Konuşmayı nasıl öğrendiğini hatırlamasının ya da hatırladığını sanmasının nedeni büyük olasılıkla budur.
Einstein’m annesi müziği çok seviyordu, bu nedenle çocuklarının ikisine de çok küçükken müzik dersleri aldırdı. Einstein 6 yaşındayken keman çalmaya başladı ve 13 yaşma kadar ders aldı. Çalmanın artık onun için çok zor olduğunu hissettiği ileri yaşlarına kadar düzenli olarak çaldı. Ne kadar iyi bir kemancı olduğu pek açık değil. Her türden ünlü müzisyen ona eşlik etmek istedi ve etti de, ama büyük ihtimalle müzisyen Einstein değil de fizikçi Einstein olduğu için.
Einstein’m müzik merakı ilginç arkadaşlar edinmesini de sağladı. Zengin ve biraz eksantrik bir sanayici olan Belçikalı Ernest Solvay, 1911’den başlayarak Belçika’nın başkenti Brüksel’de ara sıra bazı konferanslar düzenliyor ve bunların masraflarını kendi karşılıyordu. Solvay’m bazı garip bilimsel fikirleri vardı ve büyük ihtimalle yeterli ücreti öderse bir grup seçkin bilim adamını kendisini dinlemeleri için toparlayabileceğini düşünüyordu. Ama bir araya gelen bilim adamları birbirlerini dinlemeyi tercih ediyorlardı. Einstein’m Belçika Kralı ve Kraliçesiyle tanışması bu toplantılar sırasında oldu.
Onlardan sanki soyadları oymuşçasına “Krallar” diye bahsediyordu. 1950 da Brüksel’den karısına şöyle yazıyordu:

Saat 3 te Krallara gittim ve beni çok duygulandıran bir samimiyetle karşılandım. Bu insanlar az bulunan bir saflığa ve iyiliğe sahip. Önce bir saat kadar konuştuk. Sonra bir ingiliz kadın müzisyen geldi ve dörtlü ve üçlü gruplar halinde çaldık (çalmayı bilen bir nedime de vardı). Bu böyle saatlerce neşe içinde sürdü. Sonra hepsi ayrıldılar ve ben Krallarla tek başıma yemeğe kaldım; vejetaryen usulü, uşakların servis yapmadığı bir yemek. Katı yumurta ve patatesle ıspanak, o kadar. (Yemeğe kalacağım beklenmi-yormuş.) Burayı çok sevdim ve bu duygunun karşılıklı olduğuna eminim.

Einstein’m babası Hermann ticarette çok başarılı değildi. Oğlu Albert bir yaşındayken, mühendislik okumuş olan küçük erkek kardeşi Jakob’la bir elektrik mühendisliği ve su tesisatı işi başlatmaya karar verdi. Pauline Einstein’m ailesinin maddi desteğiyle Almanya’nın büyük şehirlerinden Münih’te işe başladılar. Genç Albert yaşamının sonraki on dört yılını burada geçirdi ve ilkokul eğitimini burada aldı. O zamanlar Almanya’da devlet okullarının çoğunun dini bağlılığı vardı. Yahudi okulları, Katolik okulları vb. Ailesi Katolik okulunda daha iyi bir genel eğitim alabileceğine karar verince Einstein oraya gitti. Okulundaki tek Yahudi oy du, ama bu durum onun için bir sorun yaratıyormuş gibi görünmüyordu.
Ancak bu okulların askeri gelenekleri ve genelde de askeri bir ortamları vardı ve bu da Einstein’m başından beri nefret ettiği bir şeydi. Çocukken hiç oyuncak askerlerle oynamamıştı, askeri geçitleri acıma ve küçümseme duygularıyla izlerdi. Yaşamının büyük kısmında bu duyguları korudu. I. Dünya Savaşı sırasında Einstein in savaş karşıtı eylemci olarak başı derde bile girdi. Yalnız 1930’larda Almanya’da Adolf Hitler’in yüksel Usiyle birlikte, onun ancak zorla durdurulabileceği sonucuna ulaştığında fikrini değiştirdi.
Einstein’m Münih’teki yıllarında özel yetenekler göstererek öğretmenlerini etkilediğine dair bir kanıt yok. Birçok büyük kuramsal fizikçi çok küçük yaşlarda, genellikle de matematik alanında dikkate değer bir beceri sergilemiş, örneğin genç yaşta diferansiyel ve integral hesap öğrenmiş veya akıldan aritmetik hesap yapma konusunda üstün başarı göstermiştir, ama Einstein bunlardan herhangi birini yapmışa benzemiyor. Tam tersine ilk öğretmenlerinde özel bir gelecek vaat etmeyen, düş dünyasında yaşayan bir çocuk izlenimi uyandırmıştı. Yine de Einstein bize ilk belirgin bilimsel anılarının o zamanlara dayandığını söylüyor. Einstein şimdilerde birçok bilim adamının yazdığı, evliliklerini, çocuklarını ve hatta aşk ilişkilerini ve bazen de bilimsel çalışmalarını anlattıkları türden bir özyaşamöyküsü yazmadı. İki kez evlendiği, üç çocuğu olduğu ve büyük ihtimalle aşk ilişkileri yaşadığı halde bunların yalnızca kendisini ilgilendirdiğine çok kuvvetle inanmış olmalı ki 67 yaşında özyaşamöyküsel bir deneme kaleme aldığında özel yaşamı hakkında hiçbir şey yazmadı. Evli olup olmadığını bile söylemedi. Deneme neredeyse tamamen bilimsel fikirlerinin temeliyle ilgiliydi. Bilimin Einstein’m yaşamına ne zaman ve nasıl girdiğini bu “özyaşamöyküsü”den öğreniyoruz.
Bu denemede Einstein bize bilimle ilgili iki tane belirgin çocukluk anısını anlatıyor. Daha sonra yapacağı bilimle oldukça ilgililer. Bu anıları onda yarattıkları merak duygusu bakımından anlatıyor. “Merak” burada çok önemli bir sözcük. Çevremizdeki doğada gözlemlediğimiz şeyleri hepimiz merak ederiz. Bulutları yukarıda tutan nedir? Neden mevsimler vardır? Suyu kaynatan, bitkil eri yeşil, gökyüzünü mavi yapan nedir? Bilim insanını diğerlerinden ayıran şey, onun bu gibi soruların yanıtlarını bilmemeye dayanamamasıdır. Böyle bir kişi sorusu yanıtlanana kadar bütün gece -hatta birçok gece-uykusuz kalabilir. Einstein bu dürtüyü o kadar yoğun hissediyordu ki ondan “meraktan kaçış” olarak bahsediyordu. Yani bilim insanının meraktan (bir şeyi anlayamama duygusundan), bir bilim insanı için ürkütücü hatta korkunç olan ve ancak o şeyi anlayınca geçen duygudan kaçması.
Einstein’m ilk bilimsel anısı beş yaşlarındayken babasının ona bir pusula göstermesiyle ilgili. Pusulanın iğnesine hiçbir şey dokunmuyor gibi göründüğü halde iğnenin nereyi işaret etmesi gerektiğini “bilmesi” gibi, görünüşte garip bir olguyu betimlerken şöyle yazıyor: “iğnenin bu kadar kararlı bir şekilde hareket etmesi, bilinçaltı ndaki kavramlar dünyasındaki olayların doğasına uymuyordu.”
“Bu deneyimin bende derin ve kalıcı bir etki yaptığını hâlâ hatırlıyorum ya da en azından hatırlayabildiğimi sanıyorum. Olayların ardında, derinlerde gizli bir şey olmalıydı…” diye devam ediyor. Böjde bir deneyim büyüden farklı olacaksa, bilim insanı onun neden olduğunu ve bizim için daha tanıdık olan şeylerle nasıl bir bağlantısı olduğunu bulmak zorundadır. Einstein’m ilk bilimsel anısının manyetizmayla ilgili olması dikkat çekici, çünkü yıllar sonra görelilik kuramının kazandığı başarılardan biri manyetizmanın ve elektriğin aslında elektromanyetizma adı verilen tek bir olgu olduğunu göstermesiydi.
Ama Einstein bu deneyimi yaşadığı sırada modern elektromanyetizma kuramı da kendi çocukluk çağm-daydı. 25 yıl önce büyük İskoç fizikçi James Clerk Maxwell tarafından geliştirilmişti ve Einstein yüzyılın sonunda bilimsel eğitim alırken elektromanyetizma hâlâ o kadar yeni ve o kadar az insan tarafından anlaşılabilen bir kavramdı ki, okullarda öğretilmiyordu bile. Einstein bu konuyu kendi kendine öğrenmek zorunda kaldı.
Einstein in anımsadığı ikinci bilimsel deneyim oldukça farklı bir yapıda. Geometriyle ilgili ve o 12 yaşındayken olmuş. Einstein o sırada ilkokuldan Gymnasium’3 olarak bilinen okula geçmişti. Bu okul aslında bir liseydi, ama eğitim düzeyi çok yüksekti. Gymnasium öğretmenlerinden bazıları kitap yayımlamış veya önemli bilimsel deneyler gerçekleştirmiş bilim adamlarıydı. Einstein Münih’te Luitpold Gymnasium adında, ilkokulundan bile daha fazla askeri disipline sahip görünen bir Katolik okuluna gidiyordu. Hepsi erkek olan sınıf arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafta bütün öğrenciler üniformalı. Askeri bir okul da olabilirmiş pekâla. Einstein ilkokulunda öğretmenlik yapan “çavuşlara” karşılık, buradaki öğretmenlerinden “teğmenler” diye söz ediyor. Fotoğrafta yüzünde yapmacık bir gülümseme var ve öğretmenlerini çıldırtabilecek bir oğlan çocuğu gibi görünüyor. Bu da gerçekten çok uzak değil.
Bu ilk bilimsel deneyimleri edindiği sırada Einstein popüler bilim kitapları okumaya başlamıştı bile. Bunları kendisine Max Talmud adında, Rusya’dan gelen fakir bir Yahudi öğrenci tavsiye etmişti. Einstein’ın ailesi biçimsel açıdan çok dindar olmamakla beraber, Yahudilerin fakir bir öğrenciyi yemeğe davet etme geleneğini uyguluyorlardı. Talmud’u da her perşembe öğle yemeğine davet ediyorlardı. Talmud’un Einstein’a tavsiye ettiği kitaplar arasında Doğa Bilimleri Üzerine Popüler Kitaplar adlı bir dizi kitap yazmış olan Aaron Bernstein’m da birkaç kitabı vardı. Talmud ve Einstein bu kitapları tartışarak saatler geçiriyorlardı.
Bunun yanı sıra, amcası Jacob Einstein’ın matematiğe gittikçe artan ilgisini destekliyor ve çözmesi için ona sık sık cebir ve geometri problemleri veriyordu. Bu problemlerden biri, düzlem geometrisinde bir dik üçgenin iki kenarının karesinin toplamının hipotenüsün karesine eşit olduğunu ifade eden Pythagoras teoreminin ispatıydı. Daha sonra amcası Einstein konuyu daha iyi an laya bilsin diye ona geometri hakkında bir kitap verdi. Daha sonraları Einstein şöyle yazdı: “12 yaşında, okul yılının başında elime geçen Eukleidesçi düzlem geometri siyi e ilgili bir kitapçıkla birlikte, tamamen farklı ikinci bir “merak” yaşadım. Bu kitapçıkta öyle iddialar vardı ki -hiç aşikâr olmamalarına rağmen- herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesinlikle kanıtlanabiliyorlardı. Bu açıklık ve kesinlik benim üzerimde anlatılamayacak bir etki bıraktı. Aksiyomun kanıtlanmadan kabul edilecek olması beni rahatsız etmedi. Geçerliliği kuşkulu görünmeyen önermelere kanıtlar bulabilir-cl i m…”
Burada Einstein muhtemelen hepimizin geometri hakkında düşünmüş olabileceği bir şeyden bahsediyor. Herhangi iki noktayı bir çizgiyle birleştirebilmemiz ya da tüm dik açıların birbirine eşit olması gibi birkaç görünüşte apaçık önermeden -aksiyomdan- yola çıkarak, dikkate değer teoremler ispatlayabilme olgusunun şaşırtıcı-lığı. Hepimize aksiyomların kendilerini “ispati aya m ay a -cağımız” öğretilmiştir. Onları geometri önermelerinin yapı taşları olarak kabul etmeliyiz. Einstein bunu Pythagoras teoreminde de uygulamaya çalıştığını anlatarak devam ediyor. Şöyle diyor: “Kutsal geometri kitapçığı elime geçmeden önce, amcamın [Jakob’un] Pythagoras teoremini bana anlattığını hatırlıyorum. Epey çabaladıktan sonra, bu teoremi üçgenlerin benzerliği temelinde ‘ispatlamayı’ başardım; bunu yaparken dik açılı üçgenin kenarları arasındaki ilişkinin tamamen dar açı kirden biri tarafından belirleniyor olması gerektiği bana ‘aşikâr’ görünüyordu. Yalnızca buna benzer şekilde ‘aşikâr’ olmayan bir şey bence kanıt gerektiriyordu…” 27.-29. sayfalarda Einstein’ın ispatının ne olmuş olabileceği gösteriliyor; ama bu yalnızca bir tahmin, çünkü kendisi daha fazla ayrıntı vermiyor.
Hermann Einstein 1894’te Albert hariç tüm ailesini italya’ya, Milano şehrine taşıdı. Münih’te işler pek iyi gitmemişti ve firmanın İtalyan temsilcisi Einstein kardeşlerin şanslarını İtalya’da denemelerini önermişti. Albert Gymnasium eğitimini bitirmek için Münih’te kaldı. Uzak bir akrabanın işlettiği bir pansiyonda kalıyordu. Artık okulun ortamı Einstein’m sinirlerini iyice bozmaya başlamıştı. Bazen Einstein’m kötü bir öğrenci olduğu söylenir. Oyle değildi. Aslında mükemmel bir öğrenciydi; belki sürekli sınıf birincisi değildi, ama çok iyi notlar alıyordu. Fakat çok saygılı bir öğrenci değildi ve öğretmenleri de bunu anladılar.
Sonuçta Einstein Münih’te tek başına altı ay yaşadıktan sonra kaçmaya karar verdi. Bir doktordan ruhsal bunalım geçirmekte olduğuna dair bir yazı almayı başardı. Bir matematik öğretmeninden de üstün matematik bilgisinin onu daha ileri düzey çalışmalara hazırlamış olduğunu belirten bir yazı aldı. Ama bunların hepsi bir öğretmen tarafından çağırılıp okuldan ayrılmasının istendiği bildirilince resmileşti. Nedenini sorduğunda “Sınıftaki davranışlarınız diğer öğrencilere kötü örnek oluyor.” cevabını aldı. Öğretmenin ne demek istediğini anlamak için Einstein’m sınıfıyla çektirdiği fotoğrafa bakmak yeterli. Ama bu Einstein’m işine geldi. Eğer bütün yıl okula devam etseydi askere alınacak kadar büyümüş olacaktı.
(…)

Jeremy Bernstein
Fiziğin Sınırları
Çeviri: Yasemin Uzunefe Yazgan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Amerikalı Yazar ve Gazeteci Ernest Hemingway’ın Kaleminden 1922 İşgal İstanbul’u

SABAH uyanıp da Haliç üzerine çökmüs sisten incecik ve tertemiz baslarını uzatan minareleri görüp bir Rus operasındaki aryayı hatırlatan müezzinin,...

Kapat