Modern Zamanların En Ünlü Bilim İnsanı Albert Einstein’in En Güzel Buluşu – Jeremy Bernstein

Albert Einstein

Bir su çözeltisinde biraz şeker erittiğinizi düşünün. Şeker molekülleri suyla bir dengeye ulaşana kadar suyun içine yayılacaklar. Şeker ve su düzgün bir şekilde karışmış olacak. Şeker moleküllerinin suyun içinde yayılması, çözeltiye ince bir levha daldırılıp şeker moleküllerinin dağılırken bu levhaya çarpması sağlanarak ölçülebilen bir basınç yaratacak.
Einstein bu süreçle ilgili olarak, çözeltideki şeker moleküllerinin hem büyüklüğünü hem de sayısını tahmin etmesine olanak veren bir kuram üretti. Bir maddenin bir “mol”ündeki (bir maddenin bir molekülünün gram cinsinden ağırlığına eşdeğer nicelik) molekül sayısına Avogadro sayısı denir. Bu sayı adını, 1811’de sabit bir sıcaklığa ve basınca sahip belirli bir hacimdeki herhangi bir gazın, aynı koşullardaki aynı hacme sahip herhangi bir başka gazla aynı sayıda molekül içereceğini tahmin eden italyan bilim adamı Amedeo Avogadro’dan alır.

Genelde kısaca N denen Avogadro sayısı kesin olarak  6,0220×1023  olduğu bilinen bu rakam herhangi bir maddenin bir molünde ne kadar çok molekül olduğunu gösterir. Einstein.’m bu sayıyla ilgili olarak 1906’da yayımladığı ilk makalede bir hesap hatası vardı; bu yüzden sadece 2,1×1023 gibi bir sonuç elde etmişti. Birkaç yıl sonra bu hatayı düzelttiğinde elde ettiği sayı, deneylerden elde edilen sayıya daha yakındı. Einstein, Temmuz 1905’te yaptığı hesabı içeren makaleyi Zürich Üniversitesi dekanına doktora tezi olarak sundu. O zamana kadar 20. yüzyıl fiziğinin büyük bir kısmını oluşturan görelilik ve kuantumla ilgili makaleler yazmıştı. Doktora derecesi alması, yani hâlâ öğrenci olduğu düşüncesi  insana saçma geliyor. Ama o zaman da şimdi olduğu gibi bilim alanındaki ciddi araştırmacıların bu dereceyi alması bekleniyordu. O zaman da ve şimdi de âdet olduğu üzere, Einstein’m tezi üniversitedeki kıdemli bir profesör tarafından okundu; Alfred Kleiner adında biri tarafından. Kleiner Einstein’m Avogadro sayısıyla ilgili hesabındaki hatayı fark etmedi ve tez onaylandı.
Kleiner oldukça kısa sürede Einstein’m sıradan bir fizik öğrencisi olmadığını anlamış olmalı. Hemen Einstein’ı Zürich Üniversitesi’ne getirmek için uğraşmaya başladı. Einstein 1906 yılında patent bürosunda yılda 4500 isviçre Frangı maaşla ikinci derece teknik uzmanlığa terfi etti. “Boş zamanlarında” bir de katı maddelerin modern kuantum kuramını kuran bir makale yazdı. Bu makalede Einstein katıların ısıyı nasıl soğurduğu konusunu ele aldı. Getirdiği yenilik, katıdaki elektronları radyasyon yerine ısı enerjisini emen mekanik kuantum osilatörler olarak, yani enerjiyi -bu durumda soğurulan ışınım değil de ısı enerjisiydi- kuantum birimleri halinde alıp veren “yaylar” gibi hayal etmekti. Bu fikir deneylerle büyük ölçüde uyuşan bir kuram ortaya çıkardı ve birçok fizikçiyi kuantum kuramının ilgijri bak ettiğine ikna etti.
Kleiner’in Einstein’ı Zürich’e getirme stratejisi biraz dolaylıydı. O zamanlar Avrupa üniversitelerinde Privutdozenf denilen düşük bir kadro vardı, bir tür özel öğretmenlik gibiydi. Privatdozent olarak seçilen kişilere üniversitede ders verme hakkı verilirdi ve ücretleri de derslere katılan öğrenciler tarafından ödenirdi. Üniversite hiçbir şey ödemezdi. Alınan ücret o kadar düşüktü ki kimse o parayla geçinemezdi, ama gerçek bir akademik işe girmek için kural gereği herkesin bu yoldan geçmesi gerekirdi. Kleiner Einstein’m Bern Universitesi’nde Privatdozent olmasını istiyordu; orada işler yolunda giderse Einstein’ı Zürich’e getirebileceğini düşünüyordu. Ama başlangıçta işler iyi gitmedi. Aslında hiçbir ilerleme olmadı.
Bir sebeple Einstein işi alabilmesi için gereken şeylerden birini yerine getiremiyordu. Adaylar henüz yayımlanmamış özgün bir çalışma sunmak zorundaydı. Bu görünüşte gereksiz koşulun nedeni pek açık değil. Einstein’a da anlamlı gelmemiş olmalı ki bu koşulu iki yıl boyunca yerine getirmedi. Bu arada patent bürosundaki işinin yanı sıra lise öğretmenliği yapma fikriyle ilgilendiğini de belirtmişti. Ama sonunda, 1908’de gerekli belgeyi sundu ve bir yandan aslında ailesinin geçimini sağlayan patent bürosundaki işine de devam ederken Zürich Üniversitesi’ne Privatdozent olarak atandı.
İnsan Einstein’ın en azından ortalama öğrenci seviyesinde çok iyi bir öğretmen olmadığı izlenimine kapılıyor. Bu dönemde standart konular hakkında ders hazırlayamayacak kadar özgün fikirlerle doluydu. Aslına bakılırsa, bu derslerde öğretilenlerin çoğunun kendi çalışmalarının eski moda kıldığı, yanlış şeyler olduğunu fark etmiş olmalı. Bir ara Kleiner Einstein’m Bern’deki bir dersine girdi ve dersi biraz fazla ileri düzey bulduğunu söyledi. Einstein Kleiner’a kendi işine bakmasını, zaten Zürich’e profesör olarak atanmayı istemediğini söyledi. Neyse ki Kleiner ısrar edecek kadar sağduyuluydu ve 1909’da Einstein yılda 4500 isviçre frangı maaşla -o zaman istifa ettiği patent bürosunda aldığı maaşın aynısı- Zürich Üniversitesi’ne doçent olarak atandı. 1909’dan yaşamının sonuna kadar Einstein hep şu veya bu kurumda profesör olarak çalıştı, ama patent bürosundaki yıllarını hep yaşamının en mutlu ve özgür günleri olarak andı.

Gerçekten de Einstein “yaşamımın en güzel buluşu” dediği fikri 1907’de patent bürosunda çalışırken bulmuştu. Önce size bu fikrin ne olduğunu anlatacağım, ilk başta görünüşteki basitliğine ve herhangi bir şeyle alakasız oluşuna, sonra da derinliğine şaşıracağınızı düşünüyorum. Einstein’m sonradan anlattığı üzere, çatıdan düşen bir kişinin imgesini içerdiği için baştan pek güzel bir düşünce gibi gelmiyor. Farz edin ki bir evin çatısını boyuyorsunuz ve boyalarla ve fırçalarla beraber kayıp düşüyorsunuz. Kısa süre sonra yere çarpacağınız ve o zaman da deneyin sona ereceği gerçeğini görmezden gelir ve havanın direncini ihmal ederseniz, sizinle beraber çatıdan düşen bütün eşyaların sizinle aynı hizayı koruduğunu göreceksiniz. Bunun nedeni Dünya yüzeyinin biraz yukarısında bir noktadan kütleçekiminin etkisine giren her cismin, hava direncini ihmal edersek, hep aynı ivmeyle düşecek olmasıdır. Bu ivme saniyede 9,8 metre bölü saniye çıkar. Bu ifade iki tane “saniye” içeriyor, çünkü ivme uzaklığın değişme oranı olan hızın değişme oranıdır.

Bunu vurgulayan ilk insan Galileo’ymuş gibi görünüyor. Galileo bunu kanıtlamak için Piza Kuleşinden bazı cisimler atarak deney yaptığını iddia etmişti. Bunun bir düşünce deneyi olmuş olması daha büyük ihtimal.
Newton’un kütleçekimi kuramına göre, bu düzenli ivmelenme şu şekilde anlaşılabilir. Dünya yüzeyindeki m kütleli her cisim, Newton’un ünlü denkleminde belirtildiği gibi» M kütlesine ve R yarıçapına sahip olan Dünya tarafından üretilen kütleçekimi kuvvetinden etkileniyor. (Birinci formül)

formülBurada G Newton’un evrensel kütleçekim sabiti, kendine has birimleriyle değeri şu: G=6,6720×1011  metre küp bölü saniye bölü saniye bölü kilogram. Ama aynı zamanda Newton’a göre, a’nm kütlesi m olan cisme uygulanan kuvvetin yarattığı ivme olduğu durumda, F=ma.  (Newton’a göre doğru sayılan ikinci formüldü.)
Şimdi denklemin iki tarafından da m’yi silerseniz şu kalır:
Bu denkleme Dünya’nm yarıçapını (6,37×106 metre) ve kütlesini (5,98×1024 kilogram) eklerseniz, daha önce Dünya’nm yüzeyine yakın bir noktadan düşen cisimlerin ivmelenme hızı olarak verilmiş olan 9,8 metre bölü saniye bölü saniyeyi elde edersiniz.
Burada açıklanması gereken iki nokta var. Birincisi, burada yaptığımın pek doğru olmadığı. Bu denklemde Dünya’nm yarıçapını kullandım. Aslında şanssız boyacının Dünyanın yüzeyine uzaklığı düşüşü boyunca hep değişiyor. Ama bu değişiklik Dünya’nm yarıçapına göre çok küçük, bu yüzden onu ihmal ettim, ikinci nokta gerçekten önemli ve Einstein’m “en güzel buluşu’yla ilgili.
Fazla düşünmeden, mMG/R2=ma denkleminin her iki tarafındaki m kütlesini sildik. Ama Einstein m’nin bu iki kullanımının oldukça farklı anlamları olduğunu fark etti. Denklemin sağ tarafındaki, yani ma tarafındaki m, bir cismi belirli bir kuvvet uygulayarak ivmelendirmenin ne kadar zor olduğunun ölçütü. Cismin “eylemsizliğinin” bir ölçütü. Bu yüzden Einstein buna “eylemsizlik kütlesi” dedi. Ama denklemin diğer tarafında, yani kuvvet tarafında yer alan TJİMG kombinasyonundaki m kütlesi, kütleçekimin gücünün ölçüsü. Bu yüzden Einstein buna “kütleçekim kütlesi” dedi. Hava direncini ihmal edersek cisimlerin Dünya yüzeyine aynı ivmeyle düştüğü gerçeği, eylemsizlik kütlesinin ve kütleçekim kütlesinin aynı olduğu ve dolayısıyla denklemde birbirlerini götürdükleri gerçeğini yansıtıyor. Einstein eylemsizlik kütlesinin ve kütleçekim kütlesinin eşdeğer olma olgusuna “eşdeğerlik ilkesi” adını verdi. Büyük ihtimalle Macar fizikçi Baron Roland Eötvös’ün o sıralar deneysel olarak bu iki kütlenin yüz milyonda birlik bir hata payıyla eşit olduğunu kanıtladığını bilmiyordu. Günümüzde ikisinin yüz milyarda birlik bir hata payı içinde eşit olduklarını biliyoruz. Peki Einstein bımdan ne sonuç çıkardı?
Bu konuya girmeden önce, Einstein’ın 1905 tarihli görelilik makalesinde ne ivmeyi ne de kütleçekimini ele aldığını belirtmek gerek. O makale birbirlerine göre sabit bir hızla hareket eden sistemlerle sınırlıydı. Tren örneğimizde eğer tren ivme kazanmaya başlarsa bunu anlıyoruz. Eğer dikkatli olmazsak ivme yüzünden yere yapışabiliriz. Bu anlamda ivmeli hareketler “mutlak” görünür. “Özel” görelilik kuramı -Einstein’ın kuramının 1905’te-ki hali böyle anılır- böyle hareketlere uygulanmıyor. Dahası, 1905 makalesi elektrodinamik üzerine kurulu ve aslında adı da “Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği”. En önemli yönlerinden biri elektriği ve manyetizmayı birleştirmesi. Yani hareketsiz durumdaki bir elektron karşıt yüklü bir cismi sadece elektriksel bir kuvvetle çekerken, aynı elektrona sabit hızda bir hareket verilirse hem elektrik hem manyetik kuvvet özellikleri gösterir. Hepimizin aşina olduğu bu türden bir “elektromıknatıs”, hareket eden elektronların manyetizmasından yararlanır. Bütün bu elektronları hareketsiz hale getirirsek bu manyetik etki kaybolur. Bu iki kuvvet elektromanyetizma dediğimiz kuvvetin değişik görünüşleridir. Einstein’dan önce de, hareket halindeki yüklerin manyetik alan oluşturduğu bilinen bir şeydi. Ama 1905 tarihli makale bu ilişkileri anlaşılır hale getirdi.
Kütleçekimi bu düzene uymuyor. Hareket haliyle bariz bir ilişkisi varmış gibi durmuyor. Ama eşdeğerlik ilkesi böyle bir bağlantı olduğunu ortaya çıkarıyor. Bize Dünya yüzeyinin yakınından 9,8 metre bölü saniye bölü saniye ivmeyle düşmekte olan cisimlerin kütleçekimi kuvvetini hissetmediklerini söylüyor. Çatıdan düşen boyacının ayağına bir terazi bağlı olduğunu düşünelim. Çatıdan düşmeden önce tartı 80 kilogramı gösteriyor olabilir, ama boyacı ve tartı düşmeye başladıkları anda 0 kilogramı gösterecek! Boyacı artık ağırlıksız.

Bu düşünce yıllar sonra olayı şöyle anlatan Einstein’ı çok etkilemişti:
“Bern’deki patent bürosunda bir sandalyede oturuyordum ki bir anda aklıma bir fikir geldi: ‘insan serbest düşüş halindeyken kendi ağırlığım hissetmez’. Birden irkildim. Bu basit fikir üzerinde derin bir etki bıraktı. Beni kütleçekimi kuramına yöneltti.”

“Einstein asansörü” olarak bilinen örneği ele alırsak, Einstein’ın fark ettiği şeyin -ve eşdeğerlik ilkesinin- ne demek olduğunu kavramaya başlayabiliriz. Uzayda kapalı bir kutudan oluşan hayali bir asansör bu. Asansöre bir kabloya bağladığımızı farz edelim.
Şimdi kabloyu çekerek asansörü yukarı doğru 9,8 metre bölü saniye bölü saniye kadar ivmelendirirsek, asansörün tabanı asansörün içindeki cisimlere doğru ivme kazanacaktır. Asansörün içindeki bir kişi, zemine doğru asansörün tabanının yukarı doğru ivmesi olan 9,8 metre bölü saniye bölü saniye ivmeyle düşüyormuş gibi hisseder.
Ama eşdeğer bir açıklamayı “asansörün” Dünyanın yüzeyinde hareketsiz olduğu durum için de yapabiliriz. Bu sefer onu yukarı çeken hiçbir şey yok, ama kütleçe kimi her şeyi aşağıya çekiyor. Cisimler asansörün tabanına 9,8 metre bölü saniye bölü saniye ivmeyle düşüyor. Bu durumu önceki durumdan ayırt etmenin bir yolu yok. Aynı olguyu tanımlamanın iki eşdeğer yolu var. Bu nedenle eşdeğerlik ilkesi de bir tür görelilik ilkesi, ama ivmeyi ve kütleçekimini de kapsıyor.
Einstein’dan daha zayıf bir fizikçi buraya kadar gelebilirdi, ama bir sonraki adımı yalnızca Einstein gibi bir fizikçi atabilirdi. Einstein, eşdeğerlik ilkesinin kütleçe-kiminin uzayı ve zamanı değiştirdiğini gösterdiğini anladı. Önce zamanla başlayalım. Siren çalarak ilerleyen taşıtların bulunduğu şehirlerde yaşayanlarımız, bu araçlardan biri bize doğru yaklaşırken sirenin sesinin tizleştiğini gözlemiştir. Araç bizden uzaklaşırken de sirenin sesi pesleşir. Bu ses dalgalarında Doppler kaymasıdır.
Işık dalgalarında da Doppler kayması görülür. Bunun en heyecan verici örneği evrenin kendisinin genişlemesinde görülür. Uzak galaksilerden bize doğru gelen ışığın dalga boyu kırmızıya kayıyor. Dalga boyu daha uzun görünüyor. Bunu galaksiler bizden uzaklaşıyor diye yorumluyoruz. Yalnızca birkaç yakın galakside maviye kayma var. Eğer bütün galaksiler maviye kayşaydı bu evrenin çökmekte olduğu anlamına gelirdi! c ışık hızının simgesiyken, c’ye göre düşük hızlar için, hareket eden bir cismin yaydığı ışığın dalga boyundaki kaymanın, aynı cismin hareketsizken yaydığı ışığın dalga boyundaki kaymaya oranının v/c olduğu gösterilebilir (belki fizik derslerinde bunu görmüşsünüzdür). Işık için Doppler kayması durumunda, X hareketli cismin yaydığı ışığın dalga boyu ve A, de cismin hareketsizken yaydığı ışığın dalga boyu iken: Galaksilerin kırmızıya kaymasını bizden uzaklaşma hızlarıyla ilişkilendirirken kullanılan temel denklem budur.
Dünyaya dönersek, Einstein asansörümüzde tabanın üzerinde havada asılı duran ve tabana doğru ışık kuantumları yayan bir atomumuz olduğunu hayal edelim. Her ışık kuantumunun dalga boyu A.. Eğer asansör boş uzaydaysa ve ivmelenmiyorsa, gelen ışık kuantum kırının dalga boylarını ölçmek için asansörün tabanına kurulmuş bir aletin göstereceği dalga boyu budur. Şimdi ışık kuantumları yayılırken asansörün 9,8 metre bölü saniye bölü saniye ivmeyle yukarı doğru ivmelendirildiğini düşünelim. Asansörün tabanı ışık kaynağına göre hızlandığı için, Doppler kayması yüzünden ışık kuantumları maviye kaymış görünecektir. Işık kaynağı bize doğru yaklaşıyor. Ama eşdeğerlik ilkesi bize bu durumun yerine, Dünya’nın yüzeyinde durmakta olan ve Dünyanın kütleçekim alanında olan bir asansör düşünebileceğimizi söylüyor. Bu durumda da ivmelendirilmiş asansörde gözlemleyeceğimiz maviye kaymayla eşit miktarda maviye kayma gözlemleriz. Yani kütleçekimi ışığın rengini değiştiriyor! Ama bir ışık dalgası -frekansının bir saat gibi davranması açısından- bir tür saat gibidir. Bir kütleçekimi alanındaki saatler, hiç kütleçekimi olmayan bir ortamdaki saatlerden farklı davranır.
Einstein, bu olağanüstü düşünceyi ağır yıldızların yaydığı ışığı araştırarak sınayabileceğini düşündü. Işık yıldızın kütleçekimi alanından çıktıkça kırmızıya kaymalıydı. Ama bu ortam yıldızın ışığının frekansını değiştirebilecek başka etkenler içermesi bakımından çok karmaşık olduğu için, yıldızlarda bu etkiyi ayırt etmek çok zordu. Einstein’ın kütleçekiminin zamanın yapısını değiştirdiği fikrine en iyi kanıt, yoğun bej^az cüce yıldızlardan gelir ve genel olarak Einstein’ın öngörüleriyle uyuşur.
Ama 1960’larm başında fizikçi R. V. Pound ve Har-vard’daki meslektaşları Einstein’ın kütleçekimsel ışık kaymasını doğrudan gösteren bazı deneyler yaptılar. Harvard’daki Jefferson Laboratuvarı’nm 22,5 metre yüksekliğinde bir kulesi vardı. Kulenin tepesinden ışık gönderilip aşağıda gözlemlenebiliyordu. Pound’un deneyi, kulenin tabanının Dünya’nın merkezine kulenin tepesinden 22,5 metre daha yakın olmasından ve bu nedenle kütleçekiminin kulenin tabanında tepesinde olduğundan birazcık daha kuvvetli olmasından yararlandı. Deneyde kullanılan ışık kuantumları radyoaktif bir demir türünden yayılıyordu. Kuram bu ışıkta çok küçük bir maviye kayma olacağını öngörüyordu; 1015’te iki birim kadar bir maviye kayma. Deneyi yapanlar bunu ölçmeyi başardı ve böylece Einstein’m fikrini doğruladılar.
Kütleçekiminin uzayın geometrisini nasıl değiştirdiğini görmek için yine Einstein asansöründen faydalanabiliriz. Bu sefer ışığın asansörün bir tarafından girip diğer tarafından çıktığını düşünelim.
Bir kez daba asansörün yukarı doğru ivmelendiğini hayal edelim. Böylece ışık asansörü terk ettiğinde tabana asansöre girdiğinde olduğundan daha yakın olacak.
Uygulamada asansörden geçen ışık tabana doğru eğrilmiş gibi görünüyor. Yine eşdeğerlik ilkesine göre bu senaryoyu Dünya’nm yüzeyinde, kütleçekim alanının içinde duran bir asansöre uyarlayabiliriz.  Işık önceki kadar eğri olacak. Kütleçekimi ışığı eğiyor. Az önce öğrendiğimiz şeyin sonucunu “kütleçekimi olduğu durumda, ışığın bir noktadan diğer bir noktaya gitme süresini en aza indiren düz çizgiselyol ‘eğridir'” diyerek ifade edebiliriz. Ama bunu ancak bir şekilde kütleçekimini yok edebilirsek bilebiliriz. Bu etkiyi gözlemlemek için üç ışık ışınından bir üçgen oluşturabiliriz -en azından zihnimizde. Sonra bu ışınların birbirleriyle yaptığı açıları, yani üçgenimizin iç açılarını ölçebiliriz. Kütleçekiminin olmadığı durumda bu açıların toplamının 180 derece olduğunu -Eukleides geometrisindeki o ünlü sonuçu buluruz. Ama kütleçekiminin olduğu durumda bu toplamı 180 derece olarak ölçelemez. Çünkü o zaman uzay “Eukleidesçi olmayan” uzay olur. Üçgenimizin açılarının toplamı, hangi Eukleidesçi olmayan geometriyi kullanıyorsak o geometriye göre, 180 dereceden fazlaya da 180 dereceden az olabilir. Uzayın yapısı geometrisine göre belirlendiğine göre, Einstein’la beraber biz de kütleçekiminin uzayı “eğdiğini” söyleyebiliriz.
Einstein 1907’de eşdeğerlik ilkesiyle ilgili birkaç şey yayımladı, ama 1911’de “Kütleçekiminin Işığın Yayılmasına Etkileri Üzerine” adlı çok güzel bir kısa makale yayımlayana kadar bu ilkenin deneysel olarak sınanması konusunda bir şey önermedi. Bu arada özel yaşamında birçok değişiklik olmuştu. Daha önce gördüğümüz gibi 1909’da üniversitede doçent olarak Zürich’e taşındı. Ertesi yıl “Tede” ya da “Tedel” olarak bilinen ikinci oğlu Eduard doğdu. Bu talihsiz çocuk doğumundan itibaren psikolojik sorunlar yaşamışa benziyor. Bunun Einstein’da yarattığı üzüntü  1917’d e Tede altı yaşındayken Michele Besso’ya yazdığı bir mektuba yansıyor: “Küçük oğlumun durumu beni çok endişelendiriyor. Bir gün herkes gibi olma ihtimali hiç yok. Kim bilir, belki de yaşamı tanımadan bu dünyayı terk etmesi onun için daha iyi olurdu.” Bir babanın oğlu hakkında böyle yazmasının ne demek olduğunu düşünebiliyor musunuz? Tede yaşamını akıl hastanelerine girip çıkarak geçirdi ve sonunda 1965 yılında İsviçre’de bir hastanede öldü.
Zürich Üniversitesi’nde yalnızca bir yıl geçirdikten sonra Einstein Prag’daki Alman Üniversitesi’nde profesörlüğe atandı. Ernst Mach da çalışma hayatının büyük bölümünü orada geçirmişti. Bu Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph’in onaylaması gereken çok önemli bir atamaydı. Yemin töreninde yeni profesörün amiral üniformasını andıran özel bir kıyafet giymesi gerekiyordu. Philipp Frank Einstein’ın yerine Prag’a geldiğinde, Einstein yemin töreni için kendi üniformasını ona verecekti. Einstein epeyi iri, Profesör Frank ise ufak tefek olduğuna göre üniforma Frank’e pek de iyi uymamış olmalı.
Profesör Frank Einstein’ı Prag’daki ziyaretlerinden birini sık sık anlatırdı. Einstein’ın ofisi, içinde gölge veren ağaçlar ve güzel bir bahçe olan bir parka bakıyordu. Einstein gün boyu parkta çeşitli türden hararetli tartışmalar yapan gruplar, bazen de kendi kendilerine konuşan insanlar görüyordu. Sonradan o yerin bir akıl hastanesi olduğunu ve o insanların da kapatılmaları gerekmeyen hastalar olduğunu öğrendi. Bunu Profesör Frank’e anlattı ve şöyle dedi: “İşte bunlar da zamanlarını kuantum kuramım düşünmekle geçirmeyen deliler.”
Bir yıl sonra Einstein Zürich’te kendi okuduğu okul olan ETH’den aldığı teklifi kabul etti. Taşınma nedenlerinden biri belki de Mileva’yla evliliğindeki gerginliklerdi. Einstein ortam değişikliğinin evliliğini kurtarmaya yardım edeceğini düşünmüş olabilir. Dışarıdan bakan biri için bir evliliğin tam olarak neden bozulduğunu anlamak her zaman zordur. Profesör Frank Einstein’la Mileva’yı beraber görmüştü; onlar hakkındaki yazıları Mile-va’yı soğuk ve tepkisiz bulduğu, ondan pek hoşlanmadığı izlenimini veriyor. Ama Mileva’yı tanıyan bazı insanlar buna şiddetle karşı çıkıyorlardı.

Albert Einstein
Fiziğin sınırları
Jeremy Bernstein


Görsel: 1976 Françoise Demulder, Fransa Boston’da bir kadın ve bir kız apartmanın yangın merdiveninin çökmesiyle düşüyor.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İyi adama bir iki soru – Bertol Brecht | “Anladık iyisin, Ama neye yarıyor iyiliğin?”

Maden İyisin Şimdi bizi iyi dinle: Düşmanımızsın sen bizim . Dikeceğiz seni bir duvarın dibine. Ama madem bir sürü iyi...

Kapat