Yıldız Ecevit ile Oğuz Atay’ı her yönüyle incelediği “Ben Buradayım” kitabı üzerine yapılmış bir söyleşi

yıldız ecevitBu kitabı yazarken benim de ilk işim bütün biyografi yazarları gibi, yaşam öyküsünü yazmaya karar verdiğim kişi ile ilgili somut veriler toplamak oldu. Atay’ın yaşamının içinde yeterince yol aldığımda, büyük bir şaşkınlık içine düştüğümü söylemeliyim. Atay kurmaca metinlerinin tümünü, özellikle de ilk iki romanını yalnızca iç dünyasından değil, somut yaşamından da parçacıklarla dokumuştu. Hatta Kemal Tahir ve Orhan Veli üzerine yazdığı yazılarında ve hatta Mustafa İnan konulu biyografik romanında bile, onun, bu kişilerin arkasına gizlenerek kendisini anlatmayı sürdürdüğünü söyleyebilirim. Atay için yazmak; kendisiyle ve yaşamla hesaplaşmak demekti. Onun yazarak varolduğunu düşünüyorum.

“Oğuz Atay’ı okumaktan ve onun üzerine yazmaktan çok keyif alıyorum”

Söyleşi: Erdem Öztop

Edebiyat dünyasına girişimde, yüz yüze tanıştığım ilk usta’ya; Vüs’at O. Bener’e…-Sevgili Yıldız Ecevit, söyleşimizin başında, okurlara belirtmeliyiz ki, bu söyleşiyi “Ben Buradayım…” adlı yeni kitabınızın yan kahramanlarından biri, Vüs’at O. Bener’in vefat haberini öğrenmemizden birkaç saat sonra yapıyoruz! Mekânı cennet olsun! Oğuz Atay’ın yakın/kadim dostu için; hem de kitabınıza desteği bulunan Vüs’at Bey için ne(ler) söylemek istersiniz?- Vüs’at Bener belki de Oğuz Atay’ın yaşamında en çok güvendiği ve değer verdiği insanların başında geliyordu. “Tutunamayanlar”ın Süleyman Kargı’sını Vüs’at Bener’in dervişsi özellikleriyle oluşturmuştu Atay; ondan, “Hiçbir zaman kendine ihanet etmedi” diye söz eder romanında. Vüs’at Bey’i Oğuz Atay monografisinin ön çalışmaları sırasında tanıdım. Onunla kurduğum kısa süreli ama derinlikli dostluk ilişkisi beni zenginleştirdi. Vüs’at Bener içinde yaşadığımız dünyanın insanı değildi; yoz düzenin çıkar çarkının bir dişlisi olmayı reddetmişti o; kirlenmeden yaşadı. 20. yüzyılın maddeler evreninde bunu yapabilmiş kaç insan vardır? Bence onun bu özelliği; edebiyatçı kimliğinin, yenilikçi Türk edebiyatının kilometre taşlarından biri olması kadar önemli. Edebiyat dünyasında en çok sevgi duyduğum insanlardan biriydi Vüs’at Bener. Ölümü beni çok etkiledi.

NEDEN OĞUZ ATAY?

– Gelelim monografi çalışmanız “Ben Buradayım…”a. Oğuz Atay’ı yazma sebebiniz nedir? Niye Oğuz Atay? Sizdeki yeri nedir?- Benim ilgi alanım, deneysel estetiğin edebiyata özellikle biçim düzleminde getirdiği yenilikler. Durum böyle olunca, modernist deneysel edebiyatın Türkiye’deki öncüsü Oğuz Atay’ın benim çalışmalarımın odağına oturmuş olması da doğal. Bu, sorunuza cevabımın resmi yüzü. Ama edebiyat araştırmacısı Yıldız Ecevit’in arkasına gizlenmiş olan Oğuz Atay okuru Yıldız Ecevit ise, “Oğuz Atay’ı okumaktan ve onun üzerine yazmaktan çok keyif alıyorum” diyecektir size. Zaten Oğuz Atay dışında başka bir yazarın biyografisini yazmayı düşünmezdim. Ben biyograf değilim.- Geçmişe baktığımızda yine Oğuz Atay’a ilişkin bir çalışmanızın varlığını görüyoruz: “Oğuz Atay’da Aydın Olgusu”. Keza, “Türk Romanında Postmodernist Açılımlar”da da geniş yer bulmuştu Atay kendine! Öyleyse, “Ben Buradayım…”a Oğuz Atay çalışmanızdaki son nokta diyebilir miyiz?- Ben özde Germanistim, yani Alman edebiyatı uzmanıyım. Ancak, yüksek lisans tezimden başlamak üzere Türk ve Alman dillerinde yazılmış yenilikçi edebiyat metinleri üzerinde karşılaştırmalı çalışmalar yaptım. Oğuz Atay da 1983 yılında yazmaya başladığım karşılaştırmalı doktora tezimin bir parçasıydı. Sonra, Almanca olan tezin Oğuz Atay bölümünü Türkçeye çevirdim; 1989 yılında “Oğuz Atay’da Aydın Olgusu” adıyla basıldı. Daha sonra, benim avangardist biçimcilik alanındaki altyapım genişledikçe, Atay’ı farklı açılardan da mercek altına almaya başladım. Dediğiniz gibi, “Ben Buradayım…” Atay’la ilgili çalışmalarımdaki son nokta. Bu kitapta Oğuz Atay konusunda söyleyebileceğim her şeyi söylediğimi düşünüyorum. Bunu özellikle, kitapta yer alan ve Oğuz Atay’ın kurmaca metinlerinin çözümlemelerini içeren bölümler için söylüyorum.- Bundan sonra genç yazarlardan bir Oğuz Atay mı var gündeminizde?- Birçok. Özellikle doksanlı yıllardan sonra, Oğuz Atay’ın Türk edebiyatında açtığı deneysel estetiğin yolunda üreten çok sayıda yeni romancı var. Bu genç romancıların yazdıkları metinlerden kimilerini heyecan verici buluyorum. Bundan sonra onları yazmak istiyorum. Yıllarca çeşitli kalıplar içinde tutsak kılınmış Türk edebiyatının, özgür yaratım yolunda ulaştığı noktayı açımlamak, kategorize etmek istiyorum yeni kitabımda: Doksanlardan günümüze Türk edebiyatını yazacağım.- “Bir Bilim Adamının Romanı”nda Atay, “Daha insanlarımız arkalarında belge bırakmaya alışmamışlar. (…) Kalıcı bir şey bırakmaya korkar gibi bir halimiz var” dese de bu kitabı okuduktan sonra görüyoruz ki, ‘kendisi’ hakkında epeyce belge bırakmış…- Onun kurmaca metinlerinden söz ediyorsunuz, sanıyorum.- Evet, hayal dünyasıyla bütünleşmiş otobiyografik belgeler bunlar…- Doğru! Bu kitabı yazarken benim de ilk işim bütün biyografi yazarları gibi, yaşam öyküsünü yazmaya karar verdiğim kişi ile ilgili somut veriler toplamak oldu. Atay’ın yaşamının içinde yeterince yol aldığımda, büyük bir şaşkınlık içine düştüğümü söylemeliyim. Atay kurmaca metinlerinin tümünü, özellikle de ilk iki romanını yalnızca iç dünyasından değil, somut yaşamından da parçacıklarla dokumuştu. Hatta Kemal Tahir ve Orhan Veli üzerine yazdığı yazılarında ve hatta Mustafa İnan konulu biyografik romanında bile, onun, bu kişilerin arkasına gizlenerek kendisini anlatmayı sürdürdüğünü söyleyebilirim. Atay için yazmak; kendisiyle ve yaşamla hesaplaşmak demekti. Onun yazarak varolduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Atay, her şeyiyle: ruhuyla, bilinciyle, somut yaşamıyla metinlerinin en uç köşelerine değin varlığını hissettiriyor.

OTOBİYOGRAFİNİN KULLANIMI

– Otobiyografinin aşırı kullanımı, sizce edebiyatta bir zaaf belirtisi değil mi? Ama siz “Onun metinleri, otobiyografinin kurmacaya dönüşmesinin edebiyattaki en yetkin örnekleri arasındaydı” (s.15) diyorsunuz Sanırım bunda başarı, kişiselliğin estetik dokunun doğal bir parçasına ustaca dönüştürülmesinde, değil mi? Aksi halde, günümüzde birçok romanın başına geldiği gibi, kolayca deşifre edilip magazinselleştirilme tehlikesi de var otobiyografik kullanımın.- Tabii ki! Atay’ın yazar olarak dehasının görünüm kazandığı noktalardan biri de bu. Atay, yazarın elindeki malzemelerden en tehlikelisini: otobiyografiyi öylesine incelikli bir biçimde estetize ediyor ki, o artık metin denilen organik dokunun bölünmez bir parçası oluyor. Motif düzleminde ise Atay’ın yaşamının bir parçası olmaktan çıkıyor, genel bir insanlık durumunun yansımasına dönüşüyor.- ‘Sunuş’ yazınızdan çıkardığım, bu kitabın bir hayli zorluklardan geçilerek yazıldığı yönündeydi. Bu süreçten kısaca bahseder misiniz?- Yakın çevresinden kimileri, benim Oğuz Atay monografisi projeme pek sıcak yaklaşmadılar; ya benle konuşmayı tümden reddettiler ya da gönülsüz konuştular. Belki de üstü küllenmiş kimi anıların/acıların yeniden gündeme gelmesini istemediler; belki duygusal, belki etik, belki de çok başka nedenlerle… Bu, yakın geçmişle ilgili bir yaşam öyküsünün ardındaki çoğu biyografın yaşadığı bir durum sanırım. Bu da tabii çalışmanın kronolojik olay akışında kesintilere yol açtı. İşte o zaman, Atay’ın, kendi yaşam öyküsüyle tıka basa dolu metinleri, özellikle de romanları imdadıma yetişti. Kitabımın kurgusunu, gerçek yaşam ile kurmacayı birbirine harmanlayarak oluşturdum.- Özellikle “Tutunamayanlar”da Atay’ın yaşamından sahnelerin fazlaca yer aldığını görüyoruz.- Evet, somut yaşam çizgisi bağlamında baktığımızda, “Tutunamayanlar” onun 1968 yılına kadar olan yaşamından kesitlerle dokunmuş: çocukluğu, okul/üniversite yaşantıları, solculuk/dergicilik deneyimleri, evliliği ve evliliğinden sonra yaşadığı büyük aşkı… “Tehlikeli Oyunlar”da ise daha çok karşı cinsle olan ilişkisini sorunsallaştırmış: birliktelikler, ayrılıklar…- Kitaba başlamadan önce uyarıyorsunuz: “Bir yaşam öyküsünün ardına takılıp, koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı ‘Ben Buradayım…’ ” diyorsunuz. Sanıyorum,bunu derken, kitabınızın daha ciddi okuma gerektiren Oğuz Atay’ın metinlerini çözümlediğiniz bölümlerini kastediyorsunuz.- Kitabın kurgusu üzerinde uzun süre ciddi biçimde düşündüm, bir romancı gibi çözümler ürettim. Gerçek neydi, yaşam neydi?… Onun yaşam tanıkları birbirinden farklı olaylar, farklı Oğuz Atay’lar anlatıyorlardı. Çoğu zaman görece bir yapıya bürünen gerçeği nasıl aktaracaktım?… Hatta olasılıklar üzerine kurulu deneysel bir biyografi yazmayı bile düşündüm. Kurgu sorunlarından biri de okura yaşatmak istediğim okuma serüveniyle ilgiliydi. Ben her şeyden önce bir edebiyat araştırmacısıydım ve Atay’ın metinlerini akademik kriterler çerçevesinde çözümlemeyi de düşünüyordum. Ama bu aynı zamanda bir biyografiydi ve içinde yaşamın sesi de yer almalıydı. Bu nedenle, “Ben Buradayım…”da hem keyifle su böreği yiyen, stand-up sanatçısı gibi fıkralar anlatan bir Oğuz Atay bulmak mümkün, hem de bir edebiyat araştırmasının ciddi suratlı yaklaşımını. Kurgunun bu iki farklı duruşunu çoğu yerde iç içe geçirdim. Okunmadan alınacak zevki, farklı okur tiplerinden oluşan bir yelpazeye yaymaya çalıştım. Sizin “Sunuş” bölümünden okuduğunuz o cümle, kitabın ciddi suratlı kimi birimlerinden hoşlanmama potansiyeli taşıyan okura bir uyarıydı.- Çok okuyan, okuduklarıyla bütünleşen biri Oğuz Atay. Bu, özellikle Dostoyevski ile olan ilişkisinde çok belirgin. Sanki Atay’ın kendi yaşamındaki varoluşsal sürecin de bir parçası olmuş Dostoyevski.- Yazar ya da insan Oğuz Atay’ın gelişme süreci içinde etkili olmuş birçok yazar ve kitap adı sayabiliriz. Ama yazarlar içinde en önemlisinin Dostoyevski olduğundan hiç kuşkum yok. Karşılaştırmalı edebiyat alanında yapılacak bir doktora tezi için paha biçilmez bir konu bu. İnsan ruhunun en karanlık bölgelerine girmeye çalışan, kahramanlarını şaşırtıcı bir dürüstlükle kendileriyle hesaplaştıran Dostoyevski’nin ruhunun Atay’ın tüm kitapları içinde dolaştığı kesin. Ben de Atay’ın kendi varoluşsal gelişimini belirleyen kişisel felsefesinin oluşumunda, sizin de dediğiniz gibi Dostoyevski’nin önemli bir rol oynadığını düşünüyorum.-“Oğuz Atay her dem öğrenci kalanlardan” diyorsunuz… Aralar mısınız biraz!- Tutkuyla okuyan insanların çoğunda olan bir özelliktir bu. Bu tür insanlar, kendilerinin kıldıkları her bilginin heyecan verdiğini bilirler. Atay’ın bir arkadaşı şöyle demişti: “O, edindiği her bilgiyle sanki yeniden ‘oluyordu’. “- Yaşamının her döneminde babasıyla çatışma yaşar Atay. Babanın sanata olan ilgisizliği mi Oğuz Atay’ı tetikledi dersiniz? “Gelişme çağındaki Oğuz’un kimi özellikleri, babanın yarattığı aykırı evrenle girişilen çatışma içinde ortaya çıkar.” (s.77)-Yaşamının son yıllarında babasıyla ilgili düşünceleri değişiyor. Babasının ölümünden sonra, 1974 yılında kaleme aldığı “Babama Mektup”ta önce onunla hesaplaşır, sonra da uzlaşır. Kendi kuşağının aydınına küskün olan Atay, babasındaki, cumhuriyetin ilk kuşak aydınına özgü temiz/bozulmamış/dürüst/idealist boyutu ve kırsal kökeninden kaynaklanan içtenlikli/doğal yapıyı yüceltir; onu neredeyse bir idol yapar kendine, ona benzemek istediğini söyler. Ama babasının yaşadığı süre içinde onunla olan çatışmasını söylüyorsanız, haklısınız. Babasıyla, çoğu baba-oğul arasında yaşanan, belki Freudyen kökenli, belki kuşaklar arası iletişim kopukluğundan kaynaklanan bir gerilim yaşadığı doğru. Kendisi de, içindeki sanatçı boyutun su yüzüne çıkmasına bu karşıtlığın neden olduğunu söylüyor zaten metinlerinde. Babasıyla yaşadığı gerilimin ana nedeni bence yaşam karşısındaki duruşlarının farklılığı: Apollon-Diyonisos karşıtlığı: Akılcı pragmatizm ve sanatsal yaratıcılık karşıtlığı.

İNSANLARI CİDDİYE ALMAK…

– Bir özelliği epey dikkatimi çekiyor Atay’ın; o da dostlarını birbiriyle tanıştırmaması, her biriyle ayrı ayrı görüşmesi.-“Tutunamayanlar” romanında tıpkı dediğiniz gibi davranan Selim Işık’ın bu tutumu için “Casus gibi, kimseyi kimseye tanıtmaz” diyor. Bence bu, patolojik bir karakter özelliğinden çok, yaşamı ve insanları ciddiye alan, ilke ve ülkülerle bütünleşmiş kişilerde görülen bir özelliğin dorukta yaşanan biçimi. Atay’ın, yaşamı da ilişkilerini de anlamla bütünleştirerek yaşadığı, insanlarla vakit geçirmek için arkadaşlık kurmadığı kesin. Sanıyorum, oluşturduğu her birliktelikte yaşanmaya değer bulduğu olguyu, her türlü dış etkinin bulaşıklığından uzak, arı biçimde yaşamak istiyor.- Ankara’da “Pazar Postası” çevresinde yakınlaştığı arkadaşlarından biri “Ben daha toplumcu bir bakışla yaklaşıyordum. Oğuz ise sol ideolojiye birey açısından bakıyordu. Hangimiz daha yobazdık bilmiyorum” der. Hal böyle olunca genel bir soru sorayım: Sol ideoloji, içinde yobazlık barındırır mı gerçekten?- Hayır, barındırmaz. Sosyalizm eşit paylaşımdan yola çıkan, içerdiği etikle kutsallık çağrışımları yapan bir toplumsal düzen öngörüyor. Yobaz olan sol ideoloji değil, insan.- Oğuz Atay’ın sol çizgide sık sık küskünlük/bıkkınlık yaşadığını görüyoruz…- Oğuz Atay’ın sol çizgiye bir küskünlüğü yoktu. O, sosyalizmin, insanlık tarihinin görüp göreceği en adil, en insanca toplumsal sistem olduğunu biliyordu ve ben yaşamının her döneminde onun böyle düşündüğünü sanıyorum. Onun sorunu, bu ideolojiyi taşıyabilecek güçte kişilik özelliklerinden yoksun olan ‘insan’laydı. Sosyalizmin, Sovyetler Birliği’nde çöküşüne neden olan da bu insan tipi değil miydi zaten? Atay’ın karşısına aldığı; sosyalizmin ana ilkesi olan eşit paylaşımı içine sindiremeyen, daha çok öne çıkmak, paylaşımdan daha fazla pay almak için ideoloji savaşçısı maskesinin arkasında kumpaslar kuran bu insan tipiydi. Atay’a göre ideolojilerin yaşama geçirilmesindeki en büyük sorun ‘insan’dı. Sistemi yaşama geçirmeden önce, onu oluşturacak insanı rehabilite etmenin, onu kişilik zaaflarından arındırmanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu onun ütopyasıydı.- Sanıyorum, kitabınızda söz ettiğiniz, Oğuz Atay’ın hazırladığı “Ne Yapmalı” başlıklı kitapçık da bununla ilgiliydi.- Evet, gençlik yıllarındaki solculuk pratiği döneminde bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda ciddi biçimde kafa yormuş, elle yazıp çoğalttığı “Ne Yapmalı” başlıklı o kitapçığı oluşturmuştu. Kurmaca metinlerinde de bunu yapmıyor mu zaten? İnsanın kişiliğindeki zararlı tortuların tümünden arınıp, kendisi olması temasının ekseninde ürüyor onun metinleri. Kurmaca kişilerini son derece ağır ve acımasız bir kişilik geliştirme programının içine sokuyor o. Atay’a göre önce ‘gerçek insan’ olmak gerek, sonra ideolojik insan. Özellikle bugünün postkapitalist düzeninin gözlükleriyle kavranılması güç biri Oğuz Atay: İnanılmaz ölçüde dürüst, saydam, temiz, idealist, hatta naif biri; bu özellikleri dava arkadaşlarında bulamadığında ise bir o kadar kırılgan.- Solcu çevreden kendini uzaklaştırdıktan sonra edebiyat çevresinden de dışlanıyor Atay. O dönemde sağ çizgiye yakınlaştığı düşünülüyor…Son yıllarında çizgisi sağa kaymış gibi görünse de aslında amacı evrensel düşünce ortamında ve ortada buluşmaktı savını öne sürebilir miyiz? ” ‘Dün gece Mehmet Akif’i okudum,’ (G.270) derken birkaç satır sonra, ‘Bu arada Lukacs’ı da yer yer okuyorum’ (G.270) diyordur.”(s.451)- Eğer ‘ortada buluşmak’ saptamasını salt kültürde evrensellik bağlamında yapıyorsanız, cevabım ‘evet’. Evrenselliğin bir ucu Batı’daysa, bir ucu da Doğu’da. Önemli olan bilgidir, bilginin nereden geldiği değil. Ancak, konuya siyasal açıdan bakarsak eğer, Oğuz Atay’ın sol ideolojiyle bir sorunu yoktu ki sağa kaysın. Onun sorunu, yineliyorum: sağda ya da solda yer alsın, ülkesindeki ideolojik insanlaydı. Bunu günlüğünde çok güzel anlatıyor; yerel dayanışma derneklerinde olduğu gibi birbirinin çıkarını kollayarak toplumda bir yere gelmeye çalışan insanlardan söz ediyor orada, özellikle de edebiyat dünyasında birbirine ödül vererek ortamı parsellemiş görünen ekibe çatıyor. Onların arasına katılmayı reddediyor. Ve yalnız kalıyor. Sanatçının yalnızlığı, bence yalnızlıkların en korkuncu; karesi alınmış bir yalnızlık bu. Atay’ın, yalnız döneminde gençlik arkadaşı Halit Refiğ’le birlikte olmasını ve onunla Kemal Tahir’i anma günleri düzenlemesini, başka bir kampın adamı olmak gibi kısır bir düşüncenin ışığında değerlendirmek çok büyük bir yanlış olur.

SIĞ BİR YAKLAŞIM

– İnternette bir tartışma var şu sıralar; Oğuz Atay-Sabetayist ilişkisi konusunda! Sevgilisi Sevin Seydi’den kaynaklanıyor sanırım bu tartışma. Biraz açar mısınız? – Sözünü ettiğiniz internet tartışmasını görmedim. Eğer Sevin Seydi’nin ya da yakın arkadaşlarından kimilerinin Sabetayist olmasından ötürü Atay’la ilgili olumsuz düşünce üretiliyorsa, işte o zaman, bunun için çok sığ bir yaklaşım demek isterim. İnsanları ırksal kökenlerini öne sürerek aşağılayan eğilimin adı tek kelimeyle ‘ırkçılıktır’. Kirli bir tartışma. Oğuz Atay’ı böyle bir düzeysizliğin içine çekmek isteyen kişiler, belli ki ne onu ne de kurmaca metinlerini anlayabilmişler. Oğuz Atay gibi idolleşmiş, adı neredeyse imgeleşmiş bir edebiyat sanatçısını, herkes kendi kapasitesi, kendi ilgi alanı çerçevesinde değerlendirir. Ama ben bir araştırmacıyım, ulaştığım gerçeği olduğu gibi aktarmakla yükümlüyüm. Bu monografiyi hazırlarken ana sorunum, gerçeğe ulaşmak ve onu iyi bir anlatımla vermekti. Bir Oğuz Atay imajı çizmek ya da kimi insanların/çevrelerin kafasında var olan bir imajı korumak gibi zorunluluklarım yoktu ve olamazdı. Bu güdümlülüktür ve gerçeğe de araştırmacılığın ruhuna da aykırıdır. Ayrıca Oğuz Atay’ın imajının korunmaya ihtiyacı yok. Atay’ı gerçekten tanıyanlar, onun kendisine asla ihanet etmemiş olduğunu zaten bilirler.- Şu tespiti kabul eder misiniz? ‘Oğuz Atay neredeyse son on yıl içinde hak ettiği değeri görebildi.’- Bir yazarın değerinin anlaşıldığı saptamasını, tek başına, onun çok okunuyor olmasına dayanarak yapamayız. Atay son yirmi yıldır yalnızca Türk edebiyatında değil, belki dünya edebiyatında da örneğine az rastlanır bir sevgi çemberiyle çevrilmiş durumda, bu doğru. Ama bu, onun alımlanmasının bir yönü. Diğeri ise bence en az bunun kadar önemli. Seksen sonlarından bu yana, üzerinde doktora tezleri yazılan, ciddi araştırmalar yapılan biri o. Geç de olsa değerinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu arada, Sevin Seydi’nin “Tutunamayanlar”ı İngilizceye çevirdiğini, belki de bitirmek üzere olduğunu söylemek isterim. Bu gelişme Oğuz Atay’ın dünyaya açılmasında bir başlangıç olabilir. Ben Buradayım…’ / Yıldız Ecevit/ İletişim Yayınları/ 579 s.

 

Cumhuriyet Kitap 07.07.2005

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Descartes: Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan bir kez bile olsun bütün her şeyden şüphe et

Descartes hayatı boyunca bir parça olsun yararlı bir iş yapmadın. Değişik zamanlarda kendisini bir asker, matematikçi, düşünür ve beyefendi olarak...

Kapat