Yalnızlığın çoğul senfonisi: Sait Faik Abasıyanık* – Temel Demirer

Temel Demirer.jpeg“Ben insanları tek cephelerinden göremiyorum. Bence, insanın yaptığı şu vakanın veya bu vakanın ehemmiyeti vardır. Ama daha çok insanın kendisi beni ilgilendiriyor. Hareketi, konususu, düşünüşü, yürüyüşü, hatta bütünüyle insanın kendisi, yaşayışındaki şu veya bu olayın büyük ehemmiyetini inkâr etmemekle beraber bence bu olayın fazla bir kıymeti yok. Müthiş vakalar dünya yüzünde ve insan hayatında mütemadiyen tekerrür etmez gibi geliyor bana; ama pekâlâ herhangi bir ufacık vakanın insan hayatında, bir insan üzerinde tesir yapabileceği merakımı çekiyor.”

“Ben en zorunu buldum./ Ölüme çareyi!/ Ölmeyecekmiş gibi düşünüyorum./Oluyor. Bir tecrübe edin.”[1]

‘Medar ı Maişet Motoru’, ‘Semaver’, ‘Lüzumsuz Adam’, ‘Son Kuşlar’, ‘Şimdi Sevişme Vakti’, ‘Sarnıç’, ‘Şahmerdan’, ‘Mahalle Kahvesi’, ‘Havada Bulut’, ‘Kumpanya’, ‘Havuz Başı’, ‘Alemdağ da Var Bir Yılan’, ‘Az Şekerli’, ‘Tüneldeki Çocuk’, ‘Mahkeme Kapısı’, ‘Kayıp Aranıyor’ vd’leriyle öykücülüğümüzün öncülerindendi.
Peyami Safa’nın, “Bizden sonraki edebiyat gençliği, Sabahattin Ali ve Sait Faik adlı iki yaman hikâyeci peydahladı. Hiç şüphe yok, bu iki isim, yeni Türk hikâyeciliğinin baş sedirinde oturuyor,” notunu düştüğü O, “inceliğin doruğu, zarafetin kaynağı” diye betimlenebilecek yazınsal sadeliktir.

Elbette “Sait Faik, Türkiye öyküsünün tek başına kurucusu değildir belki ama esas yazıcılarındandır demek abartı sayılmaz. Her türlü retoriğin dışında, dilciliğin ötesinde, İstanbul’a inen bu öykü, oradan dalga dalga insana ve Türkiye’ye yayılır. Sait Faik’ten çıkmak gibi bir tabir kabul görseydi eğer, saf öykü ilk kez Sait Faik’te anlamını bulmuştur diyebilirdik. Çünkü, düşünerek yazmış bir öykücü değil, yazdıkça düşünmüş gibidir ve bu durum onu yaşar öykünün ölmez çizgisine daha bir yaklaştırır. İşaret parmağını aradan çeken bu yazış biçimi, yazar özne ile okur özneyi birleştirmekle kalmaz, ortaklaşa üzerine eğildikleri hayatı da berraklaştırır. Anlattığı öykülerin, çizdiği tiplerin bunca sıradanlık içinde gerçek olmasının bir izahı da bu olmalı…”[2]
“Dünyayı güzellik kurtaracak,” diyen O; yalnızlığın yarattığı insan olması yanında; “kaybedilen” insanlığın, minik yaşama sevinçlerinin, tevazunun, duruluğun hikâyecisidir. Yani insanların gittikçe küstahlaştığını, başkalarını hor görmeyi bir marifet sandığını hatırlatmış, utandırmış yazardır.
Söz konusu özellikleriyle de, sokağı, gündelik konuları ustaca hikâyelerine taşıyan halk insanıdır. Öyküleri güneşli günlerde çekilmiş fotoğraflar gibidir. Ayrıca kahramanları toplumsal birer bakış açısıdır. Sait Faik içten içe onlara karşı bir sevgi besler. Dertlerini, iç dünyalarını dile getirir.
“Bir insanı sevmekle başlayacak herşey” cümlesi, onun felsefesini kendi ağzından en iyi anlatan formülasyonken; Sait Faik öyküleri, çoğu insanın, yazarın, aydının “hayatı” addettiği bir yığın zırvadan daha değerli şeyleri kaleme almış öykülerdir. Ona göre bir çingene çocuk, kestaneci bir dost, bir Ermeni balıkçı ve bir topal martı, bir ay ışığı, bir bahçe, bir vapur, havada bir bulut, bir mahalle kahvesi, lüzumsuz bir adam, bir semaver, bir dilim kızarmış ekmek, bir orman ve ev, bir gramofon, Yahudi bir kadın, bir dülger balığı, isimsiz bir köy, vs… O kasvetli, iç karartıcı milliyetçi değerlerden kat kat üstündür. Onu Sait Faik Abasıyanık yapan da budur.
Dürüst bir öykücüdür, dünyayla sizin aranızda mutlu ve güvenilir bir bağ kurup bırakır. Kolayca ayırt edilebilecek denli basit, taklit edilemez ölçüde kendine özgü bir bakışı vardır. Sezgileriyle görür, insanın kalbine doğru yürür ve oradan yazar.
* * * * *
“Öykünün büyük ustası Sait Faik Burgazada’nın simgesi”yken;[3] bunların yanı sıra gazeteciliğiyle de tanınan ve edebiyata gazeteciliğiyle de katkı yapan bir isimdir.
28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında, ‘Haber’, ‘Akşam Postası’ adına muhabirlik yapan Abasıyanık, deri işçilerinin ve çeşitli emekçi kesimlerin yaşadıklarını ve yaptıklarını öykü tadında haberleştirdi.
Mahkemelerde yaptığı röportajları ve oralarda edindiği izlenimleri ise “Mahkemelerde” başlığı ile gazetede yayınladı. Bu yazıları daha sonra 1956 yılında Varlık Yayınları, Mahkeme Kapısı ismiyle kitaplaşacaktı.
“Mahkeme Kapıları” ve “Yasaklar” O’nun yaşamında önemli bir yeri kapsar.
Sait Faik Abasıyanık, 1940’ın sonbaharında ‘Yeni Mecmua’ dergisinde bir roman (kendisi öykü diye de bahseder) yayınlamaya başlar…2 bin adet basılan kitabın Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmasına kadar 99 adet sattığı söylenir. Sait Faik, ‘Medarı Maişet Motoru’nda kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirir; kitap bu yüzden 1944 yılında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılır.
‘Medarı Maişet Motoru’ için Sait Faik bir de üstüne ceza öder, vesaire… Sansürlü hâli, 1952’de ‘Birtakım İnsanlar’ adıyla bu kez Varlık Yayınları tarafından basılır.
* * * * *
Onu egemenler nezdinde “sakıncalı” kılan “insan olmak suçu”dur aslında!
‘Kayıp Aranıyor’da, “Riyakârlık aşağılıklığın en son haddidir,” notunu düşen O; “Büyük hayaller kuralım sevgilim!”
“Aşkın ne olduğu anlatılamaz, ama nasıl olduğundan belki bir nebze bahsedilebilir. Sahi nasıldır aşk? Sizce de bir felaket gibi değil midir? Kimi zaman sanki salgın bir hastalık gibi, deprem gibi bazen büyük bir savaş gibi değil midir? Sizce de bir felaket değil midir aşk! İstanbul’da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana aşığım,” derdi!
“Çiçek ve balık adlarını bilmeyen, hikâye yazamaz,” sözünün sahibiydi…
Yazmak O’nun için yaşamaktı: “Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum, tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” sözlerindeki üzere…
‘Son Kuşlar’daki saptamalarıyla, “Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak…”
“Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor,” diye uyarırdı insan(lar)ı; ‘Lüzumsuz Adam’da da şunu ekleyerek:
“Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?”
‘Kayıp Aranıyor’daki, “İnsanı dolu günleri değil, boş günleri dolduruyor,” saptaması eşliğinde, “Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum.” “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor,” demişti İstanbul için…
Sonra şunları da fısıldamıştı kulağımıza:
“Dünya her şeye rağmen güzeldir. Ne güzeldir bu yağmur! Sevgilim ne güzeldir. Beni sevmemesi ne kadar acı…”
“Ben mesutken de rahat değilim…”
“Ne kadar kaçmak ve uzaklaşmak arzusu ile dolu isem, o kadar da bağlanmak, kalmak, bağdaş kurup oturmak istiyorum…”
“Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutmadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir…”
“Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar…”
* * * * *
“Her şey bir insanı sevmekle başlar,” tümcesiyle insanın sevgiye olan ihtiyacını başka türlü ifade edilemeyeceğini düşündüren, mutlu, hüzünlü, ezik ama gerçek yaşamların perdesi kitapların yazarı ki, “Yazmasan çıldıracaktım” diyebilecek denli tutkulu bir yazardı, bir insanı sevince her şeyi başlatandı. Ama gene de kavun acısı yalnızlıklarda kalandı…
Onun için Yaşar Kemal, “Bu adamın üstünden başından yalnızlık akar”; Ece Ayhan, “Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı,”[4] derken; Orhan Pamuk; ‘Öteki Renkler’inde eşcinsel olduğunu yazmıştı.
Edebiyatımızdaki bohemlerdendi; Lautreamont, Verlaine, Baudelaire gibi şairlere hayrandı ve Haldun Taner’in deyişiyle “Sevimli bir aylak”tı.
‘The Guardian’ın 24 Ekim 2005 tarihli nüshasında “Türk Çehov’u” olarak tanımlanan O; edebiyata katkılarından dolayı 1953’de ‘Uluslararası Mark Twain Derneği’ fahri üyeliğine seçilmişti.
Durum öyküsünün öncüsü olan yazar. İnsanı ve insani duygulanımı, hâlet-i ruhiyesini en iyi anlatanlardandı.
* * * * *
Toparlarsak: “Ne var ne yok Sait? Hikâye yazıyor musunuz?” sorusuna, “Yok yaşıyorum” yanıtını veren “Hüzünlü bir insandı Sait Faik, küçük dertlerin insanı; 1950’lerin başlarında bile kötülüklerden yılmış, yalnızca iyiliği aramış bir insan, dünyanın bugünkü hâlini görse ne yapardı, bilmiyorum…
Sait Faik, Orhan Veli’yi çok seviyordu. Hem arkadaş, hem şair olarak. Zaman zaman Sait Faik’in 1940’larda bu denli yaratıcı bir düzyazı biçimini ve öykü anlayışını nasıl bulduğu üstüne durup düşünülür, nedenleri arasında Orhan Veli’nin olağandışı yaratıcılığı da olmalıdır…
Sait Faik’i bireyci yazar olarak görenlerin tamamı günah çıkardı. Sait Faik görmedi bunu. Öldükten bir on yıl sonra okunur muyum acaba, diye sorduğu günlerin hemen ertesinde öldü. Paradan puldan yana değil -gerçi o zaman para da yoktu pul da- yalın bir hayatı yaşamaktan yana bir yazar, kendi dilini ve biçimini kendiliğinden yakalayabilir. Sanki doğadan gelir, sonra biçimlendirmek için süzülmüş bir düşünceden de geçirmiştir onu Sait Faik…
Dünyayı şöyle bir silkeleyip gitmiştir Sait Faik. Hikâyesi, hikâyemizdir…”[5]
Örneğin, “Kazlıçeşme’ye doğru giden tren fakir İstanbul’dan geçer. Kafesli pencereler, fesleğenli balkonlar, yamalı çamaşırlar, kansız insanlar… Şairane İstanbul! Yıkık bir Bizans hamamı, kapısında incir ağacı bitmiş bir Bizans kilisesi, bir baca görürsünüz. Leyleğin yuvası boş. Bir hüzündür kaplar insanı: Bir işçi kızın siyahı kırçıllaşmış çorabı bir balkonda mahzun… İçinizde biraz sonra göreceğiniz bir insanoğlu hâli, bu Piyerloti aptallığının sözde şairliğinden muaf tutar,”[6] tümcesi Sait Faik’in ‘İnsanın Hâline Doğru’ başlıklı yazısının satırlarladır…
Yeni Dünya’ gazetesinde yayınlanan -deri işçilerinin durumuyla ilgili- 4 Aralık 1945 tarihli bu röportajda, Maksim Gorki gerçekçiliğinin, yine toplumcu gerçekçi yazarlardan Jack London’un tadını alırsınız…
En iyisi Onu, ‘Çorumlu Okurlara Mektup’undaki kendi satırlarıyla anlatmak:
“Kendinden bahsetmek iyi birşey değil. Ama çaresiz…
Hikâyelerimde bir şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne bir hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip birşey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin…
Ben insanları tek cephelerinden göremiyorum. Bence, insanın yaptığı şu vakanın veya bu vakanın ehemmiyeti vardır. Ama daha çok insanın kendisi beni ilgilendiriyor. Hareketi, konususu, düşünüşü, yürüyüşü, hatta bütünüyle insanın kendisi, yaşayışındaki şu veya bu olayın büyük ehemmiyetini inkâr etmemekle beraber bence bu olayın fazla bir kıymeti yok.
Müthiş vakalar dünya yüzünde ve insan hayatında mütemadiyen tekerrür etmez gibi geliyor bana; ama pekâlâ herhangi bir ufacık vakanın insan hayatında, bir insan üzerinde tesir yapabileceği merakımı çekiyor. Mesela bir erkek genç bir kız seviyor diyelim. Bu kız birden bire nişanlanıyor. Benim için mühim hadise, hikâyeyi böylece bitiriyorum.
Bizim sonuç dediğimiz şey ölüm gibi, hapis gibi, intihar gibi bir nihayetle biten birşeydir. Benim hikâyelerimin kahramanlarını öldükleri zaman bile yaşamaya devam eder gibi öldürmek isterim. İnsanları yaşarken yakalayabiliyorsam ne ala. Sonuçlu şeyleri sevmiyorum da ondan böyle yazıyorum. Bununla hikâyelerimi methettiğimi sanmayın. Ben iyi bir hikâyeci değilim. Hikâye tarzı benim yazı yazmam için bir vesiledir. Düşündüklerimi, duyduklarımı, sevdiklerimi, üzüntülerimi ve işittiklerimi, gördüklerimi benden başkalarına temizce bir lisanla anlatmaya çalışırım. Hikâye değildir yazdıklarım. Hikâyeye benzer bir konuşmadır.”[7]
* * * * *
Diyeceklerimi tamamlıyorum: ‘Şimdi Sevişme Vakti’ni okuduysanız eğer, ‘Kiraz Mevsimi’ gelince anılmadan geçilemeyen ve kendisine, “- Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?” sorusunu, “- Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin,” diye yanıtlayan yazardır
Ve Onun öyküleriyle hüzünleneceğiz, öyküleriyle tebessüm edeceğiz, öyküleriyle düşüneceğiz her zaman…


N O T L A R
[*] Patika, No:91, Ekim-Kasım-Aralık/ 2015…
[1] Sait Faik Abasıyanık.
[2] Ömer Erdem, “Şair Sait Faik”, 11 Temmuz 2014… http://kitap.radikal.com.tr/
[3] Metin Celâl, “Sait Faik Müzesi”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2013, s.17.
[4] Ece Ayhan, Aynalı Denemeler, YKY, 2.baskı, 2001, s.48.
[5] Semih Gümüş, “Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:637, 31 Mayıs 2013, s.22.
[6] Sait Faik, Motorize Köleler, Evrensel Yay., 1999.
[7] Sait Faik Abasıyanık, ‘Çorumlu Okurlara Mektup’, Bitmemiş Senfoni ve Sait Faik Kaynakçası, Bilgi Yay., 2. basım, 1993, s.154.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
1986 Ruhi Su’nun Eşi Sıdıka Su’yun 1. Ölüm Yıldönümü Konuşması

20 Eylül 1985'de yitirdiğimiz Ruhi Su'nun yaşamı boyunca tek uğraşı müzik olmuştur. İlle de türküler. Türkülere olan tutkusu çocuk denecek...

Kapat