“Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında” | Şükrü Erbaş ve Unutma Defteri – Selma Ağabeyoğlu

Yolculuktan
Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır

Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi
Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından
Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde
Güneşin yolunu
Geleceğe güller sunmaktır
Geleceğe güller sunmaktır..
———————————————Şükrü Erbaş

Acı İlişki
Sevgilim,
Bir ülke senin gövden kadar masum olsaydı
Bir tek anne oğlunu devletten sormazdı…
Şükrü Erbaş

Aykırı Yaşamak

Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi
Bir destek aranır bir güç alırcasına
Dönerek ikide bir anıların ülkesine..
Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı
Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza
Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu
– O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer
Ortak yaşadığımız sızım sızım –
Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.

Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında
Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor
Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.
– Böyle belirlenmiş sınırlar içinde
Bir iç denetimle, bir dış denetimle
Konuşmasak da eski tadını yitirdi –
-Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine
Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan
Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara
– Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu –

Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ
Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin
Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine..
Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek
Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:
“Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir
Hiç yoktan var olmak” adına
Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.
Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan
Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde
Anılar inançlar incelikler düşler..

Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun

Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam
Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
Ağzında eriklerin aceleci tadı
Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

Sakarya Caddesi’nde sarhoşlar
Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
Örseler acıyla düştüğü yeri
Susarak büyüyen adamların sevgisi.
Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.
Şükrü Erbaş

Unutma Defteri – Selma Ağabeyoğlu

Salyangozları topluyorum kaldırımdan. Sabahın ilk ışıklarını. Sessizlik yürüyor. Nar ağacının kabuğundan Japon gülünün yaprağına… İki güneş çizgisi, iki yağmur buğusu. Bir çıtırtı halinde, ölmesin diye hayat. Avucunun içinde, bahçeye. Sokak uyanmadan. Bir gizin içinde öylece duruyorum. Toplanıp açılıyor kabuk. Duygusunu benden alıyor doğa. Sonsuzluğu seriyor önüme. Sardunyalar yedi kırmızıya bakıyor. Deniz değil bu, uyuyan gece. Mine çiçeklerinden bir gök yüzü. Bütün zamanların içindeyim. Ölüm. Geçtim korkundan…
Anlamaktan öte bir sevinç duyuyorum.

“Yağmur mu, akşam mı, ölümün sureleri mi;
Ey caddelerin dağılma vakti…
Kumrular sokak’tan Sakarya caddesine
Kirpik kirpik gözyaşı beşiği
Bir günde kaldırdığım yirmi dört cenaze…”

Anne, harflerinde annesi. Çocuktan on üç sessizlik yılı büyük. Çok erken anne. Bilmeden inanıyor harflere. Çocuğun önlüğünü alın çizgisinde yıkadı. Gözyaşıyla yıkadı yakasını. Sustuğu bütün cümleleri kuracak çocuk. Avluya boncuklu zamanlar getirecek. Çantasını parmaklarıyla öperek hazırladı. Çantasını evin en küçük odası. Tarlaların sabahını, gaz lambasının isini, babasının kasvetini, kardeşlerin ay çiçeği gözlerini bir bir koydu. Çocuk uzak hayatları bunlarla öğrenecek. İyiliği, mutsuzluktan biliyor anne.
Ey kan pıhtısı kasabalar…. Kaç çocuk yazgısını okur bir ömür, kaç anne doğurur sizi, kaç anne rüyanızı ölür…

“Sardunyalar güneşle söyleşiyor
Bahçeye gönül indirmeyen kavak
Birazdan akşam olacak
Ey bekleyişin yedi renkli çaresizliği
Hangi kavuşma çıkarır alnındaki lekeyi…”

Sen Deniz’din. Uzun boylarımızdın. Evlerimiz yalnız düşmüş harflerdi. Üstümüzde bizim olmayan bir hayat. kuyularda masaldık. gecemiz yoksul güne unutma sürmesi. Dünyayı gören rüyamızdın…
Sen Deniz’din. İpe değil yıldızlara çekilmiş onurumuzdun. Ekmeğimiz korkuyla acıydı. Başkasını bilmezdik. Aklımızı keçeleşmiş bir geçmiş. Gövdemize gelecek zamanları düşürdün. Karıncalaşmış özgürlüğümüzdün…
Sen Deniz’din. Bize sonsuzluğu öğretensin. Kaç bin kadın, kaç bin erkek, kaç bin çocuk, muradından doğurdu seni. Ölümünü aldık, hayatını verdik. Parmaklarımız sözlerinin mumları…. Seni anladık, seni büyüdük,seni yalnız kaldık….

“Sözlerim ki, neysem odur
Bir eksik dünya ağzımda
Başka hayatlara tamamlar kendini.
Harflerin zamanına inandım
Buydu, büyük yalnızlığım“

Şairler, halkının acılarıyla bütünleştiğinde, adının öncesine dip not düşer tarih “Namus işçisi” olur asıl adı… Bir ustanın, yaşadığı ülkenin derdini ve kavgasını yaşam şekli edinmiş, sevgili dost, değerli Şair Şükrü Erbaş’ın kaleminden dökülendi şiirler ve metinler…   “Kanguru Yayınları”ından okura sunulan “Unutma Defteri”nden alıntılardı.
Okudum… Düşündüm… Gönendim…
Okuyun… Her dizesinde yüreğinize bir yolculuk yapıp, kendinizle buluşacaksınız…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sabahattin Ali bir öykü: “Böyle göz göre de hakkımızı yedirmeyiz!”

Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır,  namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk  ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim...

Kapat