Sabahattin Ali bir öykü: “Böyle göz göre de hakkımızı yedirmeyiz!”

Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır,  namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk  ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık  çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?..
Bak, anlatayım sana başından da, bana hak ver. Mektebi bitiremedik.  Peder ne kadar gayret ettiyse olmadı işte. Binbaşıydı  kendisi… Süvariydi ama, avantanın yolunu bulurdu. Anadolu’yu gezdik, dolaştık, her yerde paşa çocuğu gibi yaşadık.
Hangi okulda olsa, imtihana yakın peder, öğretmenlerle bir konuşur,  meseleyi yoluna kordu. Askerlikle ilgili olmayan hoca var mı? Neyse efendim, İstanbul’a naklolduk. Güya pedere lütfetmişler…
Arada bizim tahsil yandı. Pederin öğretmenlere sözü  geçmez oldu. İstanbul’da binbaşıya kim bakar? Paşalar bile ürkütmeden sayılmıyor. Ne demiş hani: -Kim ipler Yalova kaymakamını!-

Değil mi ya… İki sene üst üste çaktık. Belgeli olduk.
Hususi liseye devam edecektim, peder emekliye ayrıldı.
Ertesi sene de sizlere ömür. Bize de Üsküdar’da, Toptaşı’na yakın  ahşap bir ev bıraktı. Arkasından hemşire bir bobstil koca  buldu, aldı başını gitti. Biz kaldık mı valde ile… Evin masrafı  var, bizim giyimimiz var; kahveye çıkıyoruz, birkaç arkadaş saza,  pilaja gidecek oluyoruz. Babamın zamanındaki pokerlerden vazgeçtim. Hani kahvede birer çayına tavla bile oynayamaz olduk.
Pederin Malatya Şube Reisliği zamanında valdeye aldığı  bilezikler, Siirt kilimleri, Avanos halıları birer birer yürüdü. Kocakarı  dır dır eder, -Oğlum, bir iş tutmayacak mısın, halimiz ne  olacak?- diye. Pistonumuz yok ki, iş tutalım. Hamallık, amelelik  edecek değilim ya… Arkası olan arkadaşlar ofise, milli korunma kontrolörlüğüne yapışmışlar, gecede yüz elli papel eziyorlar.
Bizim de haysiyetimiz var. Ailemizin şerefine uygun bir  yer bulursam girmemezlik eder miyim? İnsan dünyada ne için  yaşar? Şerefi için değil mi ya!.. Valdeye meram anlatamadık,  baktı benden hayır yok, konuya komşuya asıldı, pederin eski  ahbaplarına gitti, günün birinde akşamüzeri eve dönünce baktım, yüzü gülüyor:

-Haydi aslan yavrum benim, yüzümü kara çıkarma. Sarıkamış’ta  iken babanın taburunda ihtiyat bir doktor teğmeni  vardı ya, bak, o tüysüz çocuk, şu bizim arkamızdaki hastaneye  röntgen mütehassısı olmuş. Başhekimle de arası iyi imiş, sana hastanede iş verdirecek. Yarın git gör…- dedi.

Ben evvela boş verdim, herifi gidip görmedim. Fakat valde arkasını bırakmadı. Kahvede arkadaşlara açınca, onlar da:

-Ulan enayi misin? Hastane bu. Anaforu boldur. Kazan  kaynayan yerden korkma, beş aile geçindirir. Eczanesi var, ilacı var… Tabii doktorlar gibi olmaz ama, gene de bey gibi yaşarsın!-
dediler. Hulasa, uzatmayalım, bu hastaneye ambar katibi  olarak girdik. Yetmiş lira aylık… Yaza da yeter kışa da… Durmaya  hiç gönlüm yoktu. Hele bir idare müdürü vardı ki, barut  mu barut… Hastanede başhekim de o, kıç hekim de o, muhasebeci  de o, ambarcı da o… Bir elli boyunda, altmışlık, kırçıl sakallı  bir adam. Hacı Lütfü Bey diyorlar. Tam dört defa hacca  gitmiş. Tanımadığı yok. Vekiller, mebuslar hep dostu. Aksaray’da  oturur, bir tramvay, bir vapur, yirmi dakika da yayan  yol, saat yedi buçukta hastanededir. Sabah namazına kalktıktan  sonra bir daha yatmaz, yola düzülürmüş. Hele sen dokuzu beş dakika geçir de, gör dünyanın kaç bucak olduğunu. Titiz mi titiz.
Eline biraz pamuk alıp ispirtoya batırır, karyolaların köşesine  bucağına sürer… Hele bir kir, bir pislik görsün, koridorda  hemşirelere, hademelere bir ezan okur ki, ölümlük hastalar bile  yataktan fırlar. Kendi kendime: -Ulan- dedim, -bu herif bize  zor anafor yaptırır. Ayda yetmiş liraya sabahtan akşama kadar  defter doldur… Bu benim işim değil…- Bir bahanesini bulup kirişi kırmak niyetindeydim, sade valdenin dırıltısından çekiniyordum.
Ah birader, bir bilsen, okumaya başladı mı plak değiştirmeden  altı saat söyler… Yirmi gün filan çalıştım. Vaziyeti kritik ediyordum. Hacı Bey’in bir oğlu kolejde, bir oğlu tıbbiyedeymiş.
Eh, onun maaşı da pek yüksek değil… Mal mülk sahibine  de benzemez. Var bu işte bir dalga ama, nedir acaba? diye  beni bir merak sardı. Herif vuruyor da, bize koklatmıyorsa kıyak doğrusu. Ambar benim üzerimde, defterler benim elimde…
Herif erzak tartarken dirhem sektirmiyor. Bu dalganın sırrına  eremedim gitti. Nihayet bir gün kendisi açıldı. Hiç unutmam,  seccadesini sermiş, namaz kılıyordu. Ben de masamda irsaliye  kesiyordum. O bir aralık, hem de namazın ortasında, iki  dizi üstünde oturup başını sağına soluna çevirdikten sonra, bana baktı:

-Evladım, bizim ambar fazlası iki teneke peynirimiz var, değil mi?- diye sordu:

-Evet efendim, var.-

-Tam iki teneke mi?-

-Yakın efendim!-

-Ehemmiyeti yok… Ben şimdi yirmi teneke peynir için bir  teslim makbuzu keserim, sen Karakaş’a benden selam söyler,  on şekiz teneke yüklersin. Aradaki farkı ben yarın uğradığımda alırım. Tabii senin de payın ayrılır.-

Sonra yine dalgın dalgın tespih çekmesine devam etti. Ben
kendi kendime:

-Vay namazına kurban olduğum Hacı Bey vay!- dedim.

-Eyi yutturdun bana kendini… Ama bundan sonra hakkımı isterim…-

Hacı Bey bana bir kere açıldıktan sonra, ambar işlerini ortaklaşa  yapmaya başladık. Aman iki gözüm, tasavvur edemezsin herif ne kurt. Dünyanın müfettişleri gelse dalgasını çakamazlar.
Defterler tamam, tartılar tamam, kayıtlar noksansız.
Herif, müfettişler Hamburg usulü bilmezler diye defterleri  Hamburg usulü tutuyor. Gel de içinden çık. Ayda birkaç yüz yalnız benim payıma düşmeye başladı. Onun vurduğu hesapsız…
Belki bini de aşar. Çünkü yalnız ambardan değil, her işten  para çıkarmasını biliyor. Hiç yoktan inşaat icat eder. Vekaletteki  ahbaplarına yazar, çizer, muhakkak tahsisat koparır. Doktora  gider: -Aman beyefendi!- der. -Sizin bu odaya muhakkak büyük bir dolap lazım… Şu köşe pek boş. Derhal yaptıralım…
Ben tahsisatı getirtirim!- Hem de getirtir azizim, getirtir… Ondan  sonra vurur avantayı… Düşün yahu, iki senede dört defa  hastanenin otomobilini boyattı. Üç ayda bir badana… Karyola  tamiri… Yatak pamuklarını attırmak… Bunların hepsi para, iki gözüm, para!.. Dalaveresine uyduramayacağı hiçbir iş yok vallahi.
İki ölüyü bir kefenle gömdürür, öteki kefeni evine yollar.
Mis gibi İtalyan patiskası. Harpten önce alınmış… Daha neler  neler. Bir gün yeni yatak, yorgan yüzleri, hastalara pijama diktirmek  için, burnu kesik bir kadın getirdi, üstünkörü bir pazarlıktan  sonra, kendisine bir oda açtılar, önüne bir dikiş makinesi  koydular. Dört ay çalıştı. Parça hesabıyla iki bin yedi yüz lira  aldı. Bizim Hacı Bey de bu burnu kesik karının faturalarını bir gün sektirmez, senetleri kendisi tanzim eder, her kolaylığı gösterirdi.
Neyse, iş bitti… Aradan aylar geçti. Bir gün bir iş için  Hacı Bey’in evine uğramıştım, bana kapıyı o burnu kesik karı  açmaz mı? Meğer karısıymış. Daha nişanlıyken incir ağacından  düşmüş, burnunu çöp tenekesi kesmiş. Doğancılar’daki iki evin hatırı için Hacı Bey gene de almış.

Diyeceğim o değil… Herif eline fırsat geçirmiş, vuruyor.
Vuracak tabii. Bu dünya menfaat dünyası. Menfaatini düşünmeyen  insan olur mu? Eline fırsat geçirip de çalmayan bir kişi  göstersene bana!.. Ha? Bir kişi!.. Kör olayım yoktur. Yalnız bizim  Hacı Bey yoluyla yapıyor. Bu kadar ustası olduktan sonra  hakkıdır alimallah… Ama bana kazık oynamamalı… Ambarın  bütün mesuliyeti bende… Kendisi müteahhitlerle işi halleder,  parayı alır… Bizim payımızı vermeye gelince anamdan emdiğim  sütü burnumdan getirir. Kalabalıkta söyleyemezsin. Odada  biri varken kulağına fısıldayıp beş lira istesen feryadı basar, it azarlar gibi adamı kovar… Ulan beraber çalışıyoruz işte…
Bana dümen yapmaya ne lüzum var, değil mi ya? Hayır kardeşim,  adamı kepaze eder billahi. Ancak kenefe gittiği zamanlar peşinden fırlar, apteshane aralığında sıkıştırıp üç beş lira alırım.
Müteahhit Karakaş’tan üç yüz mü gelecek? Yüz ellisi benim elbette…
Ne zaman isteyecek olsam: -Daha almadım… Atlatıyor  pezevenk!- der, elime beş on lira sıkıştırır… Ben ne alırsam defterime  geçiriyorum tabii. Eninde sonunda hesaplaşıyoruz. Fakat  o zaman da kazık atıyor. Katiyen dairede hesaplaşmaz. İki üç haftada bir, akşam üzeri çıkar, bu küçük meyhaneye geliriz.
Bu akşam da öyle yaptık. O açtı defterini, ben açtım defterimi…
Karşılaştırdık.

-Kaç para istiyorsun evladım?- dedi. -İki yüz mü? Öyle hakkın var. Herif dört yüz verecekti… Fakat vermedi hergele!
Namussuz herifler bunlar! Vallahi vermedi. Bak, evlatlarımın  hayrını görmeyeyim, şu ekmek beni çarpsın, üç yüz yirmi lirayı  zor kurtardım. Ne yaparsın? Kavga edemem ki… Biz de onun  karşısında gebeyiz. Üç yüz yirmi… Yarısı ne eder? Yüz altmış…
Sen şimdiye kadar benden ne almıştın? Yüz on beş… Tamam…
Şimdi ne istersin? Kırk beş mi? Bak evladım, sen bekar adamsın…
Bir anan var, kendi evinizde oturuyorsunuz… Ben halbuki kira evlerinde sürünüyor, üstelik iki çocuk da okutuyorum…
Kolejin seneliği iki bine çıktı… Maksat sırf memlekete hayırlı  bir evlat yetiştirmek… Haydi, al şu yirmi beşi de, bu hesabı kapayalım… Haydi, uzun etme… Sen mert, dürüst bir çocuksun…
Al bakalım. Bana da müsaade. Bugün cumartesi, çocuklar evde beklerler… Ta Aksaray’a gideceğim…-

Yerinden fırladığı gibi gitti. Bizim yirmi papel de yandı tabii…
Hadi, hepsi neyse ama, kapıdan çıkarken:

-Hesabı sen görüver, yanımda ufaklık yok!- diye seslenmesine  ne dersin? Tepem attı vallahi. Utanmasam arkasından  fırlayacaktım. Hacıdır, hocadır; hürmet, riayet borcumuzdur ama, böyle göz göre de hakkımızı yedirmeyiz; değil mi ya…

1947
Sabahattin Ali
 [Öykü: Hakkımızı Yedirmeyiz!]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insan | Albert Camus’nün Ölümü Üzerine – Jean Paul Sartre

Altı ay önce, dün bile, "Ne yapacak?" diye soruluyordu. Saygı duymak  gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için...

Kapat