“İnsan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm” İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali

Sabahattin Ali“İnsan sana güvenebilir mi?” dedi. “En müşkül vaziyetimde bile senin yardımını beklersem hata eder miyim? Söyle!..”
Bedri arkadaşının elini yavaşça yakasından uzaklaştırdı ve tatlı bir sesle:
“Bu lafları bırak… Ne istiyorsan söyle!.. Gene mi parasızlık?” dedi.  Bu son kelime Ömer’in üzerinde bir kamçı tesiri yaptı. İki elini arkasına bağlayıp ileri doğru uzanarak. “Ya? Öyle mi? Hemen para lafı ha? Belki… Belki de parasızlık… Her şeyi yapan paradır çünkü… İnsanları en aşağılara indiren ve en yukarılara çıkaran… Para… Ne malum? Belki de bana para lazım… Öyle ya, şu anda cebimde beş kuruşum bile yok. Haydi versene!..”
Bedri hemen elini cebine soktu. Eski ve rengi siyahlaşmış bir meşin çantayı açarak içini karıştırdı. Ömer bu esnada onun hareketlerini hiç kaçırmadan takip ediyordu. Arkadaşının birtakım ufak paraları alıkoyduktan sonra geri kalan bütün servetini, üç kâğıt lirayı masanın üzerine bıraktığını gördü. Onun ellerinin hareketine, yüzüne belki dakikalarca ve bir şey keşfetmek ister gibi baktı. Sonra iskemleyi kendine doğru çekerek dirseklerini arkalığına dayadı ve kelimeleri yarı yarıya dişlerinin arasında ezerek mırıldandı:  “Peki… Sen ne yapacaksın?  Sana bir şey kalmadı ki… Azizim, bu ne fedakârlık!.. Ben bir insanda bu kadar iyilik bulunabileceğine inanayım mı?

Macide, bir müddet sonra düşündüğü zaman, Ömer’le aralarındaki münasebetin nasıl süratle değiştiğini bir türlü vazıh olarak hatırlayamıyordu.
Ömer’i seviyordu. Bundan şüphesi yoktu. Hatta belki de bu sevgide vücudunun rolü kafasının rolünden daha büyüktü. Kocasının seyrek tıraş olan yanaklarını okşarken, yahut onun biraz kalınca ve bir çocuk dudağına benzeyen dudaklarını dikkatle seyrederken derisinde garip ürpermeler duyar ve kollarını utana utana, fakat kendisinden hiç ummadığı bir hararetle, onun boynuna sarardı.
Ona bağlılığı yalnız bu sevgiden doğmuyordu. Macide birkaç aylık beraber yaşayışları esnasında Ömer’in ne kadar çok zayıf tarafları bulunduğunu sezmişti. Kocası her şeyden evvel bir anlık arzuların zavallı bir oyuncağıydı. Beraber alışverişe gittikleri zaman bile bu huyu hemen kendini gösterir, çay fincanı almak için girdikleri bir dükkânda alacalı bulacalı Japon taklidi bir vazo görüp almaya kalkar, Macide ona paralarının yetişmeyeceğini, bunun lüzumsuz olduğunu anlatmakta müşkülat çekerdi. Bu gibi hallerden sonra üzerine bir mahzunluk çöküyor ve Macide böyle zamanlarda onu bir çocuk gibi kollarının arasına alıp avutmak istiyordu.
Kocasının bu bir anlık arzuları ve onlara mukavemet edemeyişi, daha doğrusu iradesini kullanmayı asla bilmemesi bazan daha can sıkıcı vaziyetler doğuruyordu. Birçok akşamlar eve geç geliyor, ağzının kokusundan sarhoş olduğu anlaşılıyor ve karısının: “Neden geç kaldın” sualine ya: “Arkadaşlar ısrar ettiler, dayanamadım!” yahut: “Canım istedi… Dayanamadım!” şeklinde cevaplar veriyordu. Macide onun bu sözlerinin samimi ve doğru olmadığını biliyordu. Ömer’in bütün hareketlerini bu bir tek “dayanamadım!” kelimesinde hulasa etmek mümkündü. Hatta: “Niçin benimle evlendin?” dese: “Gördüm ve dayanamadım!” cevabını alacağını kati olarak tahmin ediyordu.
Fakat bu birçok şeyler karşısında dayanamayan delikanlı, yıkılmadan, perişan olmadan yaşayabilmek için bir insanın yüzde yüz yardımına muhtaçtı ve bunu bilmek Macide’ye gurur veriyor, onu Ömer’e daha çok bağlıyordu. Adeta ağır bir mesuliyetin yükünü omuzlarında hissetmekteydi ve bir insanın mevcudiyetinin bu kadar kuvvetle başka bir insana ihtiyaç göstermesi okşayıcı bir şeydi.
Ne kadar farkında olmaz görünürse görünsün, Ömer de kendisinin Macide’ye muhtaç olduğunu hissediyordu. Dairede veya dışarıda birtakım vesilelerle eskisi kadar hür olmadığını, bir yere ve bir insana bağlı bulunduğunu nefsine itirafa mecbur kalınca, Macide’ye karşı müthiş bir hiddet duyuyor, fakat pek az zaman sonra sarhoşluktan ayılır gibi kendini toplayarak: “Ben onsuz ne olurum?.. Değil birkaç ufak hürriyet, birçok ve hem daha büyük şeyler bile bu yolda feda edilebilir…” diyordu. Macide’yi hayatında yok farz etmek mümkün değildi. Ondan ayrılmayı düşünmek şöyle dursun, onunla birleşmeden evvel nasıl yaşadığını, gezip dolaştığını bile tasavvur edemiyordu.
Bazı arkadaşları onu soğuk bekâr şakalarıyla kızdırdıkları ve ehemmiyetli göstermeye çalıştıkları birtakım hürriyetlerle hırsını ayaklandırdıkları zaman o içinde karısına karşı adamakıllı bir hiddetle evin yolunu tutar, kapıdan içeriye asık bir suratla girer, Macide’nin selamına ve sözlerine ters cevaplar verir, fakat karşısındakinin sarsılmaz sükûnetini ve bu sükûnetin altında saklı olduğunu açıkça hissettiği hakiki teessür ve telaşı görünce derhal değişerek onun ellerine sarılır, yüzünü, kollarını ağlayacak kadar içi titreyerek öper ve:
“Bana kızma!.. Benim kusuruma bakma! Bana kocan gibi değil, çocuğun gibi bak!” diye yalvarırdı.
Ömer, insanı istemediği şeyleri yapmaya mecbur eden ve herkeste az çok bulunan bir şeytanın mevcut olduğuna Macide’yi de inandırmıştı. Genç kadın şimdilik kendinde tezahürlerini görmediği bu acayip mahlukun mahiyetini iyice kavrayamıyor, fakat bir gün meydana çıkıp onu da avcuna almasından korkuyordu.

* * *

Bu sıralarda Bedri onları sık sık ziyarete başlamıştı. İşi olmadığı zamanlar ve ekseriya akşamüzerleri geliyordu. Ömer’i evde bulursa hep beraber gezmeye çıkıyorlar, Ömer henüz işinden dönmemişse, Macide’yle karşı karşıya oturup bekliyorlar ve şundan bundan konuşuyorlardı. Ömer, karısına Bedri’yi senelerden beri tanıdığını anlatmıştı.
“Pek iyi arkadaştık” diyordu. “Fakat belki bir seneden beri görüşemiyorduk. Ben onu hâlâ bir yerlerde muallim sanıyordum. Halbuki başına neler gelmiş!”
Sonra Bedri’nin evde kalmış hastalıklı ablasından, ihtiyar fakat dinç ve gayretli annesinden bahsediyordu.
Macide fazla alaka göstermek istemeden bu tafsilatı dinlerdi. Ömer’in böyle büyük bir sevgi ve hayranlık ile Bedri’nin iyi huylarını, büyük sanatkâr olacağını, arkadaşlığında ne kadar sadık olduğunu anlatması nedense hoşuna gidiyordu.
Fakat bir gün Ömer söz arasında ağzından:
“Dün Bedri’den iki lira borç aldım!” diye bir laf kaçırdı. Bu haber Macide’yi şaşırttı ve üzdü. Ömer’in huyunu biliyordu. Sıkışık zamanlarında gidip zavallı Bedri’den para istemesinden korkuyordu. Bedri’nin kendisine acımasını, onu zavallı bulmasını asla istemiyordu. Bazı akşamlar Bedri ile beraber Ömer’i beklerken söz evlenmelerine intikal edince Macide ağzından memnuniyetsizlik ifade edecek bir kelime çıkmamasına dikkat ediyor ve Ömer’i ne kadar sevdiğini ihsas edecek sözler söylüyordu. Hatta, –belki de Ömer’in ihmali yüzünden– bir türlü yürümeyen ve kâğıtları askıdan indiği halde muamelesi iki aydır tamamlanamayan nikâh işini bile ondan saklamıştı. Bedri onları doğru dürüst, anne ve babalarının muvafakatiyle evlenmiş biliyordu. Birkaç kere Macide’ye:
“Ömer’in vaziyeti nasıl? Sıkıntı çekiyor musunuz? Balıkesir’den yardım ediyorlar mı?” diye sormuş ve Macide kaçamaklı cevaplar vermişti.
Onun bu merakını, Macide ve Ömer’e karşı duyduğu samimi alakadan başka bir şeye atfetmek doğru olmazdı. Macide, Bedri’nin kendisi için hissettiği endişeyi anlamakta zorluk çekmiyordu. Birkaç gün uğramayıp tekrar göründüğü zamanlar genç adamın ilk sözü:
“Sizi merak ettim… Nasılsınız?” suali olurdu.
Bu merak genç kızın içinde tatlı bir akis yapıyordu. Ömer hiçbir zaman karısını merak ettiğini söylememişti. Ömer çok kereler karısını fark bile etmiyordu. Onun sevgisi, bütün hisleri gibi ani ve şiddetliydi. Birdenbire coşuyor, belki dünyada hiçbir insanın muktedir olamayacağı kadar kuvvetle Macide’yi aşk fırtınalarına boğuyor, fakat bu tufandan sonra, bazan günlerce, sanki evdeki kadın uzak bir akraba, yahut ev sahibi madammış gibi lakayt bir hal alarak muhayyilesinin dünyasına çekiliyordu. Macide bu coşkunluk ve aşk anlarının tesiriyle ona ne kadar yakınlaşsa, içinde mevcut olduğunu inkâr edemediği birtakım ihtiyaçların el sürülmeden kaldığını düşünerek bir sızı duymaktan da kendini menedemiyordu. Hislerinde daima ölçülü, en çılgın anlarında bile kendine hâkim olmayı bilen, sık sık iradesini kullanmaktan zevk ve gurur duyan bir insandı. Kendinde bulunmayan coşkunluğun, şiddetin, ani ve kuvvetli heyecanların Ömer’de çok olarak mevcut oluşun, ona daha ziyade bağlanmasına sebep oluyor, fakat kendisinde olup da Ömer’de bulunmayan vasıfların noksanlığını da acı acı hissediyordu. Bir insandan bu kadar çok şey talep etmek belki doğru değildi. Fakat Macide kendisini her an düşünen, sadece aşk ve istek değil, bunlar derecesinde de hürmet telkin eden, sadece bir küçük kardeş, yaramaz bir çocuk değil, aynı zamanda bir ağabey, bir destek olan bir insanın yakınlığını daima arıyordu.
Bedri’nin onları sık sık görmeye geldiği günlerde Macide’nin bu arzuları büsbütün arttı. Bazı hatıralara henüz bağlı bulunduğunu hissettiği eski hocasında bol bol mevcut olan bu vasıfları Ömer’de görmek istiyor, garip bir korkuya ve kıskançlığa benzeyen hislerle kocasına sokuluyor ve onun alakasını çekmeye çalışıyordu. Bedri’ye hatta biraz kızgın gibiydi. Onun kendisine karşı olan hislerini gayet iyi seziyor, bunlardan dolayı onu kabahatli bulmayı aklına bile getirmiyor, yalnız şimdiye kadar Ömer’de görmemeye çalıştığı kusurların apaçık gözlerinin önüne serilmesinde onun tesiri olduğunu düşündükçe istemeyerek hiddetleniyor ve ruhunda zorla ayakta tuttuğu bir muvazenenin bozulmasından korkuyordu.
Bu sıralarda bir hadise her şeyi altüst etti; birçok şeyleri geri attı ve birçok şeyleri ileri getirdi. Ömer son zamanlarda gene. müthiş bir somurtkanlığa ve tersliğe başlamıştı. Her şeye canı sıkılıyor, mütemadiyen üzüldüğü yüzünden okunuyordu. Adamakıllı para sıkıntısı içinde olduklarından Macide bu halin sebebini uzun uzun araştırmıyor, sualleriyle Ömer’i daha çok şaşırtmaktan çekiniyordu. Fakat ne kadar kendine hâkim olsa, her şeyi ne kadar hoş görse, sinirleri bu kadar gergin bulunan bir adamla uzun müddet beraberlik onun üzerinde de sarsıcı tesirler yapmaktan geri kalmıyordu.
Bir akşamüstü odasının pencerelerini açmıştı. Sokağın pek temiz olmayan havasını ciğerlerine çekip dışardaki muhtelif milletlere mensup çocukların bağrışlarını dinleyerek bir iskemlede oturuyordu. Bugün mektebe gitmediği halde yorgun, yerinden kımıldayamayacak kadar yorgundu. Başını arkasına dayamış, ayaklarıyla yeri ve sırtıyla iskemleyi itiyor, biraz böyle durduktan sonra tekrar ileri düşüyor ve bu basit oyun esnasında hayalleri daldan dala atlıyordu. Fakat düşüncelerinin dönüp dolaşıp bir noktaya: Bedri’nin şimdi gelivermesi arzusuna vardığını fark edince telaş etti. Bilhassa bu arzunun şu anda lüzumsuz olduğunu, çünkü Bedri’nin, birkaç gün evvel Ömer’e söz verdiği için, bu akşam nasıl olsa geleceğini hatırlayınca büsbütün kendinden utandı.
“Çok fena yapıyoruz” diye mırıldandı. “Ömer de, ben de!.. Ben eski talebesiyim… Beni seviyor ve mesut olmamı istiyor… Bunu muhakkak istediğini biliyorum. Ömer’i de çok seviyor… Belki dünyada bulunmaz bir arkadaş… Fakat bizim yaptığımız doğru mu? Bir aydan beri geçinmemize o yardım ediyor.. Halbuki üstüne başına bakılınca pek para içinde yüzmediği anlaşılır… Neden ona bu kadar fedakârlık yaptırmalı?.. Hiçbir şey mukabilinde olmadan onun dostluğunu geçim vasıtası yapmak bize yakışır mı? Acaba Ömer’in işleri ne zaman düzelecek? Bedri’den borç istemenin ona ne kadar güç geldiğini görüyorum. Bu kadar iyi bir arkadaşından ne zaman ödeneceği belli olmayan paralar almak herhalde hoş değil… Yalnız Bedri’nin öyle bir hali var ki, insana dokunmuyor… Bize yardım etmesi pek tabii bir vazifeymiş gibi yapıyor. Ne kadar iyi insan…”
Düşüncelerinde biraz daha cesur olmaya karar verdi:
“Onun bize gösterdiği bu alakada acaba benim tesirim ne kadardır? İkide birde Balıkesir’den bahsediyor ve herhalde yüzüme tabii şekilde bakamayacağını bildiği için, gözlerini yere çeviriyor: Fakat ben anlıyorum. Ne kadar saklamak isterse istesin, bu hatıralar onun içerisini hâlâ dolduruyor… Halbuki ben unuttum bile… Hayır, unuttum diyemem, fakat üzerimde bir tesiri kalmamış… Öyle ya! Zaten aramızda ne geçti ki? Ortada bir çift söz bile yok… Yalnız bakışlarını hatırlıyorum. Sınıfın kapısında durarak gözlerini üstümde dolaştırırdı. Ateş gibi bakışları vardı. Şimdi daha ziyade mahzun ve düşünceli bir hali var… Ablası hastaymış… Belki geçim derdi onu da eziyor… Halbuki biz boyuna…”
Kapıya yavaşça vuruldu ve Bedri’nin uzun boyu içeri sokuldu. Macide yerinden kalkarak o tarafa doğru bir adım yürüdü:
“Hoş geldiniz!”
“Teşekkür ederim. Ömer daha gelmedi mi?”
Bu sualinde biraz hayret, fakat birazcık da memnuniyet vardı. Macide bir iskemle uzatarak:
“Daha gelmedi. Oturun!” dedi.
Karşı karşıya geçtiler. Her zaman bu şekilde oturuyorlardı. Ortalık henüz tamamıyla kararmadığı için lambayı yakmadılar. Bir sükût başladı. Macide herhangi bir sözün, içinde birikmiş olan şikâyetleri ifade edivereceğinden korkuyor ve alt dudağını kemirerek önüne bakıyordu.
Bedri ise söyleyecek şey bulamıyordu. Ömer ile Macide’nin hayatları ve kendisinin bu aileyle münasebeti hakkında henüz vazıh bir fikri yoktu. Ömer’i eskiden tanıdığı ve sevdiği halde onun evlenmiş olmasını, hele Macide’yle birleşmesini biraz garip, hatta biraz münasebetsiz buluyordu. Bütün iyi niyetine rağmen, bu iki insanı beraber düşünmek imkânsızdı. Ayrı, son haddine kadar ayrı mahluklardı. Bedri onların hayatında, zahiri ahenge rağmen, muhakkak bir sakat taraf bulunacağını seziyor ve bundan samimi olarak korkuyordu. Daha ziyade Macide’yi düşünerek üzülmekte ve: “Bizim deli oğlan kızın başına işler açmasa bari! Ne cesaretle evlendi acaba?” demekteydi. Macide’nin hiç şikâyet etmeyişi ve bir şeye canı sıkıldığı pek belli olduğu zamanlarda bile onun suallerine: “Çok iyiyim… Çok memnunum!” gibi cevaplar vermesi, şüphelerini ve endişelerini daha çok artırıyordu.
Hayatının son senelerde birtakım karışık ve üzücü hadiselerle dolu olarak geçmesi bir müddet için Macide’yi unutmasına sebep olmuştu. Yalnız, geçenlerde bir münasebetle Balıkesir’den geçerken eski mektebini dolaşmış ve saza geldikleri akşam Macide’ye söylediği gibi, müzik odasına girdiği zaman kalbinin şiddetle ezildiğini hissetmişti. Siyah göğüslükleriyle koridorlarda dolaşan genç kızların hepsi ona iki sene evvelki hayatını ve o hayatın bir müddet için manasını teşkil etmiş olan insanı hatırlatmıştı. En ufak hissi hadiseler karşısında şiddetli ve uzun teheyyüçler duyan Bedri, Macide’yi o akşam sazda gördüğü zaman bu tazelenmiş hatıraların henüz tesiri altındaydı.
Senelerden beri arkadaşı olan Ömer’e karşı dürüst davranmak ve münasebetlerinde ondan gizli hiçbir şey bulundurmamak istiyordu. Fakat ne söyleyebilirdi? Ortada ne vardı, daha doğrusu ne olmuştu ki söylesin? Bugün Macide’ye karşı duyduğu hisler, Ömer için duyduğu alaka ve sevgiden pek farklı değildi; belki biraz daha kuvvetli, belki biraz daha mahrem, fakat herhalde aynı neviden şeylerdi. Böyle olması lazımdı. Sabahtan akşama kadar çalışıp kazandığı beş on kuruşun yarısını bu aileye verirken, Macide’nin sıkıntı çekmesini istemediği kadar Ömer’in müşkül vaziyete düşmesinden, Macide’nin karşısında ezilip büzülmesinden korktuğunu da kendine itiraf ediyordu. Hasta ablasına vazife olarak bakmaktan bıkmıştı. Onların arzularının, dertlerinin esiri olmak artık onu sıkıyordu. Halbuki Ömer’e ve Macide’ye yardım ederken içinde mecbur olmadan iyilik yapmanın hodbin zevkini duyuyor, onları bir sıkıntıdan kurtardığı zaman birlikte ve adamakıllı seviniyordu. Bunlara mukabil hiçbir şey istediği yoktu. Çalışmak ve üzülmekten ibaret sandığı hayatına küçük de olsa yeni bir mananın gelmesi ona kâfi bir mükâfattı. Sonra, dertlerini, düşüncelerini ondan sakladığı halde gene yakınlığını muhafaza eden Macide ile ara sıra böyle karşı karşıya oturmak… Hep beraber gezmeye çıkmak… Göz göze geldikleri zaman, eski ahbap olduklarını bildiren bir bakış ve bir gülümseme ile iktifa etmek ve buna rağmen hayatının daha maksatlı, daha canlı bir yol tuttuğunu vehmetmek… Bunlar az şeyler miydi?
Hiç konuşmadan karşı karşıya otururlarken epey vakit geçmiş olmalıydı. Oda tamamen kararmıştı. Birbirlerinin yüzünü seçmekte güçlük çekiyorlardı. Yalnız, ikisi de, karşısındakinin düşüncelerini sezdiğini zannettiği için, kalkıp lambayı yakmak ve ötekinin yüzüne bakmak cesaretini gösteremiyordu.
Bu sırada sofanın halıları üzerinde ağır ağır yürüyen bir ayak sesi duyuldu ve kapı açılarak içeriye Ömer girdi. Karanlık merdivenden ve sofadan geldiği için, pencereden biraz ışık alan bu odayı gayet iyi görüyordu. Ortadaki masada karşı karşıya ayakta duran karısıyla Bedri’yi manasız gözlerle bir müddet süzdü. Macide ona doğru yürüdü:
“Gene geç kaldın!.. Bedri bey bir saatten beri burada!” dedi ve kocasının önünden geçerek elektriği yaktı.
Abajurun kırmızı ışığı vurunca Ömer’in gözleri birkaç kere kapanıp açıldı. Macide ona dikkatle baktı ve bir adım geri çekildi. Kocasını hiç bu kadar değişmiş görmemişti. Evvela sarhoş zannetti. Fakat onun en çok içtiği zamanlarda bile böyle bitkin ve kendinden uzak bir çehre almadığını hatırlayarak daha fazla korktu. Ömer’in yanakları çökmüş, dudaklarının iki tarafı, her şeyi yapabilecek bir insan gibi, aşağı doğru çekilmiş, gözleri bulanık ve yorgun bir hal almıştı. İki yanına uzanan elleri bile sapsarıydı ve titriyordu. Yanaklarındaki adalelerin oynayışından ve gözlerini boyuna açıp kapamasından kendini toplamaya çalıştığı anlaşılıyordu. Bir adım ileri attı, eliyle iskemleyi kendine doğru çekerek oraya yığıldı. Bedri ve Macide ona doğru koşarak: “Ömer, neyin var?” diye sordular. Delikanlı hiç cevap vermeden yüzünü sağ koluna kapattı ve birkaç dakika bekledi.
Sonra birdenbire başını kaldırarak fırıl fırıl dönen gözlerle etrafına bakındı. Odadakilerin mevcudiyetini şimdi fark ediyor gibiydi. Bir müddet Bedri’yi süzdükten sonra, fısıltı gibi bir sesle:
“Sen burada mısın?” dedi.
Sualin manasızlığı Bedri’yi şaşırtmadı. Elini arkadaşının omzuna koyarak:
“Ömer!” dedi. “Bizi korkutuyorsun… Bir şey mi oldu?”
Ömer gözlerini bir Macide’ye, bir de Bedri’ye çevirdi. Bu hareketi birkaç kere yaptıktan sonra ani bir fikirle canlanmış gibi, boğuk boğuk sordu:
“Siz kim?..” Karısını göstererek: “Bu ve sen mi? Ne zamandan beri siz oldunuz?”
Macide bağırmak ister gibi ağzını açarak ve aynı zamanda elini Ömer’in ağzına götürmek için uzatarak bir adım ilerledi. Ömer derhal yerinden kalktı. Sağ eliyle Bedri’yi yakasından tuttu, fakat deminkine hiç benzemeyen yumuşak, adeta yalvaran bir sesle:
“Sen benim arkadaşımsın, değil mi?” dedi.
Bedri sükûnetini muhafaza ediyordu. Gayet tabii olarak cevap verdi:
“Ömer!.. Ne oluyor? Son zamanlarda kendi içine kapandın… Nihayet bu hallere geldin… Çıldıracaksın… Aklını başına topla!”
Ömer hep o yumuşak ve yalvaran tavrıyla:
“Sen iyi bir insansın… Çok iyi bir arkadaşsın” dedi ve biraz acı bir eda ile devam etti: “Hatta son günlerde bizim hamimiz, ne diye saklayayım, belki de velinimetimizsin… Dünyada bir insana itimat caizse o da sen olmalısın!” Karısına döndü: “Öyle değil mi Macide!”
Genç kadın cevap vermeden kocasının yüzüne baktı. Bu sahnenin onu muazzep ettiği belliydi. Ömer bunun farkına varmadan, tekrar Bedri’ye dönerek:
“İnsan sana güvenebilir mi?” dedi. “En müşkül vaziyetimde bile senin yardımını beklersem hata eder miyim? Söyle!..”
Bedri arkadaşının elini yavaşça yakasından uzaklaştırdı ve tatlı bir sesle:
“Bu lafları bırak… Ne istiyorsan söyle!.. Gene mi parasızlık?” dedi.
Bu son kelime Ömer’in üzerinde bir kamçı tesiri yaptı. İki elini arkasına bağlayıp ileri doğru uzanarak.
“Ya? Öyle mi? Hemen para lafı ha? Belki… Belki de parasızlık… Her şeyi yapan paradır çünkü… İnsanları en aşağılara indiren ve en yukarılara çıkaran… Para… Ne malum? Belki de bana para lazım… Öyle ya, şu anda cebimde beş kuruşum bile yok. Haydi versene!..”
Bedri hemen elini cebine soktu. Eski ve rengi siyahlaşmış bir meşin çantayı açarak içini karıştırdı. Ömer bu esnada onun hareketlerini hiç kaçırmadan takip ediyordu. Arkadaşının birtakım ufak paraları alıkoyduktan sonra geri kalan bütün servetini, üç kâğıt lirayı masanın üzerine bıraktığını gördü. Onun ellerinin hareketine, yüzüne belki dakikalarca ve bir şey keşfetmek ister gibi baktı. Sonra iskemleyi kendine doğru çekerek dirseklerini arkalığına dayadı ve kelimeleri yarı yarıya dişlerinin arasında ezerek mırıldandı:
“Peki… Sen ne yapacaksın? Sana bir şey kalmadı ki… Azizim, bu ne fedakârlık!.. Ben bir insanda bu kadar iyilik bulunabileceğine inanayım mı? Belki başka zaman inanırdım… Fakat bugün… Bugün inanmak mümkün mü? Bir insan diğer bir insana kötülükten başka ne yapabilir? Kimi kandırıyoruz? Bana öyle riyakâr gözlerle bakmayın! Masum tavırlar beni deli ediyor. Ben de sizin gibi masum suratlar almasını bilirdim… Ama bu suratın arkasında ne saklı olduğunu da biliyorum. Anlıyor musunuz? İnsan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm. Burun buruna nefesini koklayarak gördüm. Hiçbir evliya benim karşımda maskesini muhafaza edemez… Sen Bedri, sana hiçbir fenalık yükleyecek değilim… Olduğumuz gibisin… Fazla bir tarafın yok… Ama karşımda böyle fazilet heykeli gibi durma… Masanın üzerine koyduğun üç yeşil kâğıt sana bu kadar cesaret vermesin… Anlıyor musun? Karanlık odalarda baş başa oturduktan sonra bu saf çocuk çehreleri gülünç oluyor. Siz ne dersiniz küçükhanım?.. Bunları pek mi ustaca buluyorsunuz?..”
Sesi gitgide yükselerek boğuk bir haykırma halini almıştı. Macide gözlerini yarı kapayarak bekliyor, zonklayan kafasında yalnız bir tek düşünce: “Ah, bu sahne bir bitse… Bir bitse!” arzusu geçiyordu. Bedri ise evvela sakin, hatta biraz mütebessimdi. Acıyan gözlerle Ömer’e bakıyor ve: “Bu oğlana ne oldu acaba?.. Nasıl teskin etmeli?” diye düşünüyordu. Fakat yavaş yavaş o da içerlemeye başladı. Ne gibi bir tesir altında olursa olsun, bir insanın bu kadar kendini kaybetmesi ve böyle tamiri güç, hatta imkânsız işler yapması mazur görülemezdi. Hele Macide’nin hiç yoktan delice ithamlara maruz kalması hakikaten üzücü bir şeydi. Bunun için Bedri’nin kaşları çatılmış ve teessürü adamakıllı artmıştı. Ömer biraz durduktan sonra tekrar bağırmaya başladı:
“Size doğrudan doğruya ve bir vakaya dayanarak hücum etmiyorum. Yalnız insanlara itimadım yok… Hele dostluğa, hele arkadaşlığa… Asla inanmıyorum… Bundan sonra inanamam da… Çabuk… Bedri, derhal defol git… Tahammül edemeyeceğim ve seni tokatlayacağım…”
Arkadaşının üzerine doğru yürüdü. Bedri tabii bir müdafaa vaziyeti almıştı. Ömer, zor zapt ettiği anlaşılan ellerle onu omzundan yakalamaya çalıştı, buna muvaffak olamayınca iki eliyle birden ve şiddetle Bedri’yi kapıya doğru itti. O zamana kadar taş kesilmiş gibi hiç ses çıkarmadan duran Macide bir çığlık kopardı.
Bedri geri geri sendeleyerek duvara tutundu. Eliyle kapının mandalını araladı. Bu sırada Ömer’in her tarafı sarsılarak, biraz evvel kalktığı iskemleye çöktüğünü gördü. Başı derhal göğsüne düşen genç adam omuzları sarsılarak ağlıyordu. Bedri ona sahiden acıyarak baktı. Kendi gözleri de yaşarmıştı. Ömer’e mi, kendine mi, Macide’ye mi daha çok acıdığını bilmiyordu. Gidip gitmemekte bir an tereddüt etti, sonra genç kadına bakarak:
“Görüyorsunuz ki size yardım etmem imkânsız… Bu çocukla tek başınıza meşgul olmanız lazım… Allahaısmarladık!” dedi.

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Virginia Woolf’un Son Mektubu: “Eğer biri beni bu durumdan kurtarabilecek olsa bu sen olurdun”

Yine delirecekmişim gibi hissediyorum. Bu korkunç günleri atlatamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve giden zamanı geri çeviremeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum ve konsantre...

Kapat