Siyasal İktidar ve Sinema ilişkisi üzerine bir örnek olarak; Orhan Günşıray’ın ölümü vesilesiyle Yeşilçam ve Derin Devlet ilişkisi

Orhan Günşıray sektör içinde bilgi toplayan değil (zaten derin devletimizin bu konuda bir eksiği yoktu), ama daha çok söz konusu manipülasyonları yapmak için kullanılıyordu. Yeşilçam’ın bütün tarihi boyunca kaynağı belirsiz söylentiler çıkmış, ortak idealden uzak davranan gruplar olmuş, kısacası sektör belirli şekillerde manipüle edilmiştir. 1950’lerde Erksan’ın Aşık Veysel’in Hayatı adlı filmi bütünüyle sansür edilmişti. Tarihsel olarak baktığımızda bu filmin sansürü traji komik biçimlere bürünmüştü. 1951 yılındaki TKP tevkifatını bilirsiniz, filmde oynayan insanlardan örneğin Ruhi Su ve Ajlan Sayılgan bu partidendi. Yönetmende sektör içinde solcu olarak biliniyordu. Film sansüre gittiğinde olur olmadık yerleri sansürce kesildi. Örneğin film gerçekten Veysel’in yaşadığı köyler ve kasabalarda çekilmişti, ama sansür kurulu inanılmaz bir ret kararı çıkartmış, filmdeki başak tarlalarının çok cılız olduğunu söylemiş, bunların Türk köylüsünü kötü gösterdiğini belirtmiş ve bunların yerine o zamanların modası olan ABD propaganda bürosunun Soğuş Savaş için ülkemize gönderdiği propaganda filmlerindeki büyük çiftliklerdeki başak tarlalarının kullanılmasını önermişti. Bu müthiş milliyetçi duyarlılık önünde insan eğilmekten başka ne yapabilir. Amerika’yla da herhalde bu yüzden bir de gurur duymamız bile beklenmiştir.

Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.”

Yukarıdaki sözler Atatürk’e aittir, belirli bir pozitivist bakış açısıyla sinemanın ilerleyen bir insanlık idealine hizmet edeceği, farklı toplumları birbirine kaynaştıracağını öngörmüştür. İleri sürülen bu tez hem uzak-görüşlülüğü içerir hem de dönemi için varolun bir durumu tespit eder; sinema sanatlar içinde kitleleri yönlendirme de en etkin sanattır düşüncesi. Lenin’in de önemli bir sözü vardır; “Sanatlar içinde bizim için en önemlisi sinemadır”. Bu iki sözü birlikte düşünelim ve iki devlet başkanı eşliğinde sinema üzerinde biraz durduktan sonra bizim Yeşilçam ve Derin Devlet ilişkisi üzerinde duralım. Tarihsel gidişat Atatürk’ün belirttiği yönde olmamış, sinemanın ulus devletlerin kendi ihtiyaçları doğrultusunda, özellikle emperyalist devletlerin kendi görüşlerini, ideallerini yansıtmış, sinemanın çok farklı kullanımlarına göre şekillenerek bir anlamda emperyalist devletlerin kendi çıkarlarını ve dünya görüşlerini yansıtan araç olma özelliği onun “evrensel karakteri”ne baskın çıkmıştır. Ancak bu gidişat, yani emperyalist devletlerin görüşlerinin kendi sinemalarında egemen halde olması durumu bizzat Atatürk’ün söylediği sinemanın haiz olduğu önem ve etkinlik nedeniyle olmuştur; bu kadar güçlü ve etkili bir sanata kapitalist devletlerin müdahale etmemesi, kendi haline bırakması ya da emperyalist devletlerin kendi ideolojilerinin taşıyıcısı olarak sinemadan yararlanmaması imkânsızdır.

Bu noktada bir derin çelişki daha vardır; insanların, sanatçıların kendi evrensel idealleri sinemada yansıtılamaz mı? İnsanlar kendi toplumlarına ve bu arada başka toplumların insanlarına ve aydınlarına haklının ve aklın eserlerini yansıtamaz mı? Sinema evrensel insanlık ideallerine yaklaşamaz mı? Azgelişmiş toplumlar kendi toplumlarının haklı anti-emperyalist söylemlerini sinemayla önce kendi halklarına, sonra diğer halklara (özellikle de azgelişmiş toplumların insanlarına) anlatamaz mı? Emperyalist ülkelerdeki sanatçılar anti-emperyalist filmler yapamaz mı? Bunların hepsi olabilir, nitekim olmuştur da. Yeter ki sanatçı kendisini bu ayrım noktasında hissetsin ve yapacağı filmi, ait olduğu sanat dalını belirli bir bilinç eşliğinde ve vicdanından başka hiçbir şeye karşı hesap vermeksizin üretme arzusuyla işe koyulsun. Ama eğer egemen sinemayı konuşursak ne yazık ki konvansiyonel sinema bundan uzaktır.

Atatürk’ün söylemindeki iki temel öğeyi; 1) halkları birbirine kaynaştıran, 2) sinemayla toplumu aydınlatan yön gerçek bir olasılıktır, bu da ancak sinemanın insanı anlamaya çalışması ve insanları anlatmak için gerçekten bilimin yol göstericiliğinde direnişin bir parçası olarak görülmesiyle olur; Brecht’in tiyatro eserlerinde ve analizlerinde yapmaya çalıştığı budur. Bu anlamda hayatı sorgulayan ve insanımıza kendisini anlatırken onu kendisi için harekete geçirmeye çalışan bir ulusal sinema doğarsa ve bu sinema halkımızı eğitmek için bireysel özveride bulunup yaparken ve gösterirken gerçekçi ve ideallerine sıkı sıkıya bağlı olarak sanatının yapıcısı haline gelirse, o zaman hakikaten sinema işlevli olarak kullanılmış, anlamlı bir hedef doğrultusunda ereğine ulaşmış olur. Sanatın hayatın karşısında çıplak olması gerektiği doğrudur, aynı zamanda insanları aydınlatan bir yönü de olduğu doğrudur, bunun için ise sanatçının kendisi aydınlanmalı ve sanatı da aydınlanmanın taşıyıcısı olmalıdır. Niçin sinema?

Değişik yanıtlar verilebilir;

Sinema çünkü anlatanın anlatılana yakınlaşması için. Sinema çünkü anlatanın anlattığını anlaması için (çok ciddi bir çaba gerektirir). Sinema çünkü anlatanın anlatılana en doğrudan (aracısız) erişebileceği sanat dallarından birisi olduğu için. Sinema çünkü dünya halklarına erişebilme olanağını sanatçıya sunduğu için. Sinema çünkü halka yakınlaşmak ve onunla kaynaşmak için güçlü bir vesiledir. Sinema çünkü sinema gerçekten güzele açık ve güzeli en yetkin yansıtan sanatlardan birisidir. Sinema çünkü dilini en iyi bildiğim ve geçmişini en sevdiğim sanat olduğu için. Sinema çünkü topluma ulaşmak için yola çıkarken halkımız bizi yollarda beklemeye hazır olduğu için. Sinema çünkü estetik güzelliğinin yanı sıra gerçek bir toplumbilimsel olay olduğu için. Yaşasın sinema derken, aynı zamanda yaşasın halkçı sinema diyebildiğimiz ve bu görüşü bütün meşru dayanaklarıyla savunabildiğimiz için. Sinemanın halka, halkın sinemada aydınlanmaya, sanatın insanı anlama çalıştığı yöne gidebilme çabasına yakınlaşması dileğiyle.

Bir ulusu anlamak için sanatına bakarız, günümüzde ise o ulusun sanatı evrensel planda büyük oranda sinemadır. Sinemasıyla kelimenin gerçek anlamıyla Atatürk’ün değindiği o insanların maddi yaşam koşullarına, o insanların duygularına, o insanların düşünme biçimlerine, kısaca o toplumun yaşam biçimlerine bakarız, bu kadar dolayımsızlığın olduğu yerde sanatın önünde şapka çıkarmak ve sanatı yaparken sanatı yeniden üretme mücadelesinde insanı tanımamıza vesile olduğu için sinemayı yapmalıyız. İnsanın kendisi için ve halkını anlaması için üretilmiş ve aynı zamanda kendisini kandırması ve toplumları yanlış yönlendirmek için bir araç; bu noktada kendi ereklerimiz ve ideallerimizle anlamlı bir yanıt verebileceğimize inandığımız için sinema…

1) günümüzde sinema toplumların yönlendirilmesinde ve sanatçının fikrinin topluma ulaştırılmasında en etkili sanatlardan birisi olması, 2) sinema diğer toplumlara insanlık davasını anlatmak için en elverişli kitle iletişim araçlarından birisidir. Bu anlamda bir yerde yerellik öte yanda evrensellik sinemada buluşmaktadır, yani sanatın doruğunda.

Bir başka ülkeye, Sovyetler Birliği’ne baktığımızda çoğu eğitimsiz bir ülkede sinemanın hem hümanist (insan merkezci) hem de barıştan yana tavır aldığını görüyoruz, Lenin’in ülkesinde sinema özellikle eğitimsiz bir toplumu eğitmek için ve yine dünya halklarına hümanist bir sanat hediye etmek için gerçekten yararlanılan ve toplum bazında en etkili sanat olmuştur. Ama hiçbir tarihçi aynı şeyin Türkiye için geçerli olduğunu ileri süremeyecektir. Türkiye’de ne yazık ki sinema iki alanda devletimizin ilgisini çekmiştir; 1) ödeyeceği vergilerle iyi bir gelir kaynağı, 2) kontrol edilmesi gereken etkili bir sanat olarak. Bu anlamda dünyanın takdirini kazanan bir sansür tarihi, her fırsat bulduğunda öne çıkan bir gerici sinema ve TRT’nin kurulmasından sonra ise kısa dönemler dışında düpedüz emperyalist ülkelerin söylemlerini yansıtan ve birbirinden pespaye dizileri Türkiye’ye taşımanın ve ülkemizi açıkça kültür emperyalizminin gölgesi altında yaşamaya iten bir araç. İşte bu kontrol etme sinemamızda iki şekilde yapılıyordu;

Türkiye’de sinemaya yönelik kurumlar sektörün özgürce ifadesini kısıtlamak ve kontrol etmek ve bu şekilde sinemada yapılabilecekleri belirli bir aralıkta yaşamaya mahkûm etmek.
Sektörün içindeki adamlarıyla yaptıkları manipülasyonlarla sektörde istenmeyen sesleri ve potansiyel filmleri boğmak. Sinema etkin olduğu için sinema sanatçıları ve emekçileri kontrol altında tutuluyordu.
Bu anlamda Orhan Günşıray sektör içinde bilgi toplayan değil (zaten derin devletimizin bu konuda bir eksiği yoktu), ama daha çok söz konusu manipülasyonları yapmak için kullanılıyordu. Yeşilçam’ın bütün tarihi boyunca kaynağı belirsiz söylentiler çıkmış, ortak idealden uzak davranan gruplar olmuş, kısacası sektör belirli şekillerde manipüle edilmiştir. 1950’lerde Erksan’ın Aşık Veysel’in Hayatı adlı filmi bütünüyle sansür edilmişti. Tarihsel olarak baktığımızda bu filmin sansürü traji komik biçimlere bürünmüştü. 1951 yılındaki TKP tevkifatını bilirsiniz, filmde oynayan insanlardan örneğin Ruhi Su ve Ajlan Sayılgan bu partidendi. Yönetmende sektör içinde solcu olarak biliniyordu. Film sansüre gittiğinde olur olmadık yerleri sansürce kesildi. Örneğin film gerçekten Veysel’in yaşadığı köyler ve kasabalarda çekilmişti, ama sansür kurulu inanılmaz bir ret kararı çıkartmış, filmdeki başak tarlalarının çok cılız olduğunu söylemiş, bunların Türk köylüsünü kötü gösterdiğini belirtmiş ve bunların yerine o zamanların modası olan ABD propaganda bürosunun Soğuş Savaş için ülkemize gönderdiği propaganda filmlerindeki büyük çiftliklerdeki başak tarlalarının kullanılmasını önermişti. Bu müthiş milliyetçi duyarlılık önünde insan eğilmekten başka ne yapabilir. Amerika’yla da herhalde bu yüzden bir de gurur duymamız bile beklenmiştir. Ardından 1950’lilerin ikinci yarısında Akad-Hançerlioğlu’nun yapmaya çalıştıkları bir gerçekçi projenin daha senaryo yazım aşamasında “komünist” film çekiyorlar söylentisi ve projenin doğmadan boğulması örneğini hatırlayın. 1960’ların başında Yılanların Öcü filmi için birçok gazetede eşanlı başlayan kampanyayı, 1964 Sinema Şurası’nın başına gelenleri düşünün. Aynı dönem için hazırlanan yasa taslağının Adalet Partisi iktidara geldiğinde nasıl değiştirildiğini düşünün. 1965 yılında ilk grev filmimiz Karanlıkta Uyananlar çekildiğinde film hakkında çıkan söylentiler de cabası. 1960’ların sonlarında siyasallaşmanın artığı dönemde milli sinemacıların ortaya çıkması için çabalara bir bakın. Refiğ-Erksan’ın 1965 seçimlerinde TİP’e oy verdikten sonra 1970’li yıllarda “Türkiye’de sınıflar yoktur” naraları içinde MTTB içinde konuşmalarını ya da Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası adlı berbat kitabının Hareket Yayınları’ndan çıkmasını hesaba katalım. 1970’li yıllarda Yılmaz Güney’in hapiste olduğu yıllarda hakkındaki kampanyalara bakalım. 70’lerde ikinci hapislik döneminde başta Tercüman olmak üzere diğer yayınlardaki hedef gösterici kampanyaların eşanlılığının rastlantı olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Aynı şeyler 1990’larda da birkaç kez tekrarlanmadı mı? 1971 darbesinden sonra tutuklanmadıkları halde Hürriyet gazetesinin birinci sayfasının manşetinde yönetmenlerin tutuklandıkları haberlerini de unutmayalım. Sonra elbette Güneş Ne Zaman Doğacak? filminin çekim öyküsü ve bu filmin Maraş Katliamından önceki kritik rolüne bakın… İşte bu süreçte Orhan Günşıray çeşitli manipülasyon işlemlerinde bir jön olarak sahip olduğu etkisini bunlar için kullanan, insanlara nasihatler veren, gerektiğinde korkutan ve ajanlık yaptığını insanların bildikleri bir jöndü. Sıradan bir oyuncu oldu, sanat ile hiçbir alakası olmadı. Ama jönlüğü sayesinde bu süreçlerde sektörde derin devletin derin müdahaleleri için kullandığı isimlerden birisi oldu. Yaşlılığında bizzat bu işlerde çalıştığını kendisi açıkladı röportajında, ama somut olarak hangi işler için ve neler yaptıklarını hiçbir zaman açıklamadı ve bunlara mezara bir sır olarak götüreceğini belirtti.

Sinema önemlidir, ama sinemaya sosyalist devlet; halkları aydınlatmak, estetik beğenilerini geliştirmek ve dünyaya barışı yaymak için kullanırken, Türkiye tipik bir NATO üyesi devlet olarak sinemayı kontrol etmeye ve ülkeyi emperyalist ülkelerin boyunduruğuna sokmak için ve kültür emperyalizminin taşıyıcısı olması için çaba göstererek geçiriyor. Biri yaşayan bir sanat dalı yaratıyor, öteki sanatı öldürmeye çalışıyor. Sinema sanatı ise siyasi iktidarların boyunduruğuna girdiğinde değil, siyasi iktidara direndiğinde ve iktidara “gayri hallarımızı böyle yaz” diyen bir şekilde hakikati söylediğinde sanata yakınlaşıyor.

ZAHİT ATAM
Sinema Eleştirmeni

Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın kurulu üyesi ve yazarı

“Siyasal İktidar ve Sinema ilişkisi üzerine bir örnek olarak; Orhan Günşıray’ın ölümü vesilesiyle Yeşilçam ve Derin Devlet ilişkisi” üzerine bir yorum

  1. Yazi basligina göre ciliz kalmis, tarlalardaki basaklar gibi:) Derin devlet-sinema iliskisi hakkinda daha cok sey ögrenecegimi düsünerek okumaya baslamistim, olmadi:( Bu konuyla ilgili daha cok yazi yayimlanir umarim….Istahla okurum!

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
PEN Türkiye Yazarlar Derneği Barış Komitesi 1 EYLÜL 2008 Barış Bildirgesi

Troya'dan Günümüze: "İçinde gizlenmiş - Saklı-yeni bir savaş malzemesi- bulunan hiçbir antlaşma bir barış antlaşması olamaz." Kant Savaşı anlamakta zorlanırız,...

Kapat