İyi Öyküler Anlatmak – Luis Goytisolo

Konuştuğum kişi, kendi anlayışınca, çoksatar özelliğini yazınsal nitelikle bağdaştırabilen bir romancıya duyduğu hayranlığı şu sözlerle dile getiriyordu: “Sonuçta olay bu; iyi öyküler anlatmak”. Yanlış anlaşılmak istemediğim için itirazda bulunmadım. Ama aslında soru hazırdı: kimin için iyi öyküler? Hangi bakış açısından iyi? Öyle ya, bazılarının hoşuna giden şey başkalarının hoşuna gitmeyebilir. Örneğin onun bunca övdüğü yapıt, yazarının doğrusu daha farklı bir yazı yaşamı umduran, uzaklarda kalmış ilk romanından başlayarak yazdığı herşey gibi, yenip yutulmaz bir basmakalıp romandı. Ama konuştuğum kişinin muradının ne benim fikrim ne de başka herhangi bir somut bireysel ya da toplu kendiliğin fikri değil, geniş okur kitlesi sayılanınki olduğu açıktı; oysa o okur kitlesine yerli yerince belirlenmiş çeşitli formüllerle ulaşmak mümkündür, ama bunların yazınsal nitelikle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Gerçekte yazınsal yaratı okullarının ve atölyelerinin çoğu –bunun dışına çıkan pek azını biliyorum– bunu hedeflemektedir: ilk satırlardan başlayarak okurun ilgisini çekecek, geniş kitlelerce kolaylıkla benimsenecek bir düzenek kurmak. Öğretileri büyük bir olasılıkla doğru yoldadır, ancak yazınsal yaratı ele avuca gelmez bir şeydir, onu teknolojik kalıplarla yakalamanın yolu yoktur ve, çoğu durumda, elde edilen ürün, parlak bir temellendirmenin ardından, ortasına gelince gemi gibi su almaya başlar ve korkunç bir deniz kazasıyla sonuçlanır. Gerçek yazınsal yaratı yaratıcı yeteneğin meyvasıdır, o da insanda ya vardır ya yoktur, ama hiçbir şekilde satın alınamaz, patenti çıkarılamaz, ticarileştirilemez ya da seri üretimi yapılamaz. O yüzden, toplumumuzda, yazınsal ya da sanatsal yeteneği, özel olarak faydalanılması haksız, hatta nerdeyse yasalara aykırı sayılan bir güzel doğa manzarası gibi, bir kamu malı sayma eğilimi var – bunun ilk farkına varanlar müzisyenler oldular.
Piyasanın önümüze sürdüğü iyi öyküler halkın yazınsal yaratıya karşı giderek artan ilgisizliğine son verme girişimine karşılık veriyor, o yüzden –XX. yüzyılın ikinci yarısında gelişmiş olan– o girişim büyük ölçüde savunma özellikli; eğer insanlar kitle halinde Proust ya da Faulkner okusalar, çoksatar henüz icat edilmemiş olurdu. Ne var ki o da durumu ağırlaştırmaktan başka işe yaramıyor, çünkü yazın etiketi altında satılan şeyle yazınsal yaratı olarak anlaşılması gereken şey arasındaki ayrılığı arttırmakta. Öte yandan, roman türünü salt sinemaya ya da televizyona uyarlanması için bir taslağa dönüştüren süreci hızlandırmaktan başka işe yaramıyor; bu uyarlamanın asıl ürünün kendisi olduğu gittikçe daha açıklıkla ortaya çıkmakta. Bir moda, bir zevk değişikliği, daha önceki modelin yerine yenisini öneren bir dinamik değil söz konusu olan, göreneklerde derin bir değişim söz konusu; çeşitli görsel-işitsel araçların gündelik yaşamı istila etmesi ya da eğitimin genelde zayıflaması gibi bazı etmenler de on, yirmi, otuz yılda bunu giderek büsbütün hızlandırmış bulunuyor. 1989’da toplumda bu yönde algıladığım belirtileri kamu önünde açıklamaya başladığımda, ötede beride beni felaket tellalı ya da kıyamet habercisi diye nitelediler, bu nitelemeler, biraz ilerde açıkladığım üzere, her zaman yersiz kaçmıştır. Şimdilerde durumun gerçeği herkes için bir sır olmaktan çıktı ya, yayıncılarla kitapçılar kısa ve uzun vadeli tahminlerinde onu gözönüne almaya başlıyorlar.

Belli yazarlarla eleştirinin önemli bir bölümü, özellikle akademik eleştiri için ise aynı şey söylenemez, bunda da bir gariplik var gibi, çünkü olayların tuttuğu yönden en fazla etkilenenler doğrudan doğruya onlar. Akademik eleştiride, asıl yazınsal yaratının böylesine gerileyişinin etkisi örneğin eleştirmenin dikkatinin başka yere kaymasıyla kendini gösteriyor; dikkat giderek belli bir yazarın yapıtından çok, kişiliği, yaşamının en çok skandal yaratan yönü üstüne odaklanıyor, böylelikle insanın beklediği yazınsal çözümleme ya da inceleme boyalı basına uyar dedikodularda tükeniyor. Kendi açılarından romancılar da giderek çağdışı kalan bir türü işlediklerini kabullenmeye genellikle yanaşmıyorlar –oysa şairler bunu fazlasıyla üstlenmiş durumdalar–, direnişleri çoksatara sığınarak talihini deneme eğilimlerinin şiddetiyle orantılı artıyor. O zaman hiçbir dönemde bu kadar okunmadığı ileri sürülüyor ve sanki bu iki şeyin birbiriyle ilgisi varmış gibi, Balzac ile Dickens’ın ne oranda popüler oldukları hatırlatılıyor, sanki Dickens’ın bir tek sayfasındaki söylem yoğunluğu gelmiş geçmiş tüm çoksatarlara değmezmiş gibi. Ya da Jonathan Franzen’in kendi Amerikalı meslektaşlarının çoğunluğuna ilişkin olarak söylediği gibi: “Yazının tehdit altında olduğunu yadsıyorlar. Yeni teknolojiyle barışıyorlar. Onun tutku verici olduğuna karar veriyorlar. Piyasanın onlardan hep istediği üzere, okur kitlesinin hoşuna gitme hedefini her zaman benimsemenin yazarı ferahlattığını keşfediyorlar. Ne büyük bir yük kalkıyor omuzlarından! Şirket kültürünün sunduğu ünlüleri –çeşitli Kennedy’ler, Arnold Schwarzenegger– seçmeye ve onlar üstüne öyküler geliştirmeye başlıyorlar. Kendilerini posmodern olarak adlandırıyorlar ve sistemin onlardan yararlanmadığını, kendilerinin sistemden yararlandığını sanıyorlar.”

İçtenlikle sanıyorum ki, şöyle bir miktar ihtiyatlı inançsızlık bu tür yazarlar için daha yararlı olurdu. Sonuçta hayat kısa ve yeryüzü önemsiz bir yıldız kümesinin enginliğinde kaybolmuş bir ufak gezegenden başka birşey değil. Kendini aldatmanın hiç anlamı yok. Nostaljiyi ya da yakınmalarımızı beslemenin de geçerliği olmaz. Ancak illetin ne olduğunu bilirsek –romanın ömrünü tamamlayışı o illetin belirtilerinden biri yalnızca– çaresini arayabiliriz. Çare: insan denen varlığın özünü oluşturan en iyi niteliklerin yeniden birer ölçüt değeri kazanmaları. İllet dışardan, sınırlarımızı tehdit eden birtakım barbarlardan gelen bir kötülük değil, belli zihinsel ve duygusal özelliklerin genellikle tanınmaz olması ve niteliklerini yitirmesi. Yine de en karşıt koşullar içinde bile bu tür yoksunlukları aşarak yücelme atılımı insan varlığının yapısında bulunmaktadır.

El Pais gazetesi, 6 Mart 2004
İspanyolcadan çeviren: Neyire Gül Işık (kitap-lık)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Siyasal İktidar ve Sinema ilişkisi üzerine bir örnek olarak; Orhan Günşıray’ın ölümü vesilesiyle Yeşilçam ve Derin Devlet ilişkisi

Orhan Günşıray sektör içinde bilgi toplayan değil (zaten derin devletimizin bu konuda bir eksiği yoktu), ama daha çok söz konusu...

Kapat