Sartre’nin Düşünce Dönemleri ve Sartre Felsefesinin Ana Çizgileri – Selahattin Hilav

sartreSartre’a göre, insan bireyi, kendine yabancı bir gerçeklik içindedir

“Demek ki, Marksizm, zamanımızın felsefesi olarak kalıyor; aşılamayan bir felsefe Marksizm; çünkü onu doğuran koşullar, henüz aşılmış değil.”[Sartre]* Bireyin çelişkileri, çağımızın sorunları, Sartre’nin felsefesinde çarpıcı bir biçimde dile gelir. Birey ve onu ezen, ona ters düşen her tür topluluk; tek kişinin somut varlığı ve bağlanma (eylem) zorunluğu; burjuva değerleriyle, sömürgecilikle ve emperyalizmle savaş, insan onurunun yüceltilmesi ve savunulması, barışçılık, Sartre’nin düşüncesinin sürekli olarak irdelediği temel konulardır. Düşüncesiyle eylemini durmadan yenilenen ama belirli bir yönde ilerleyen bir sentez içinde kaynaştırmak ister Sartre. Uyandırdığı büyük ilginin kaynağını, kavranması hayli güç felsefî düşüncelerinden çok bu düşüncelerden kaynak alan edebiyat ürünlerinde ve eyleminde gerçekleştirdiği külyutmaz ve eleştirici tutumda, yürekli ve içten davranışta aramak gerekir.

Sartre, Hegel’in, Husserl’in, Heidegger’in ve ayrıca Marx’in etkisinde kalarak düşüncesini oluşturdu. İlk felsefe çalışmalarından başlayarak Husserl’in fenomenoloji yöntemini uyguladı. Varlığın ne olduğunu soruyordu Sartre; varlığın temel belirlemelerini, türlerini ayırt etmek ve açıklamak amacını güdüyordu, Daha önce verdiği edebiyat ürünlerinde, somut olarak dile getirdiği görüşlerini soyut planda ve sistemli bir biçimde L’étre et le neanfda () 1943 yılında açıkladı. Sartre’ın varoluşçuluk diye bilinen felsefe akımının belli bir türünü ortaya koyduğu görülüyordu bu kitapta. Bu, tanrıtanımaz bir varoluşçuluktu. Tanrıtanımazlık, onu, çoğunlukla dinsel ve mistik bir yönelimde yer alan varoluşsal felsefe içinde özgün bir yere oturtuyordu. Varlık üzerindeki araştırmaları, iki temel varlık kategorisi ya da türü ayırt etmeye yöneltmişti onu. Bunların birincisi “kendinde” diye adlandırdığı kategoriydi yani, dış gerçekti, maddî olan’dı, maddesellikli. İkincisi de “kendisi-için” dediği kategoriydi yani bilinçti; her yönüyle canlı ve somut bireydi. Bu iki varlık türü, sürekli olarak çatışma halindeydi. Kendisi-için, sürekli bir devinim, bir oluş, bir olumsuzlama ve hiçleme süreci içinde kendini kuruyordu; daha önce belirlenmiş bir Öze göre varolmuyordu: kendisini “ne yaparsa, o oluyordu.”

Sartre, kendisi-için’in yani bilincin (somut bireysel insanın) temel belirlenmesini, ayırt edici özelliğini şöyle açıklıyordu: “Ne değilse odur, ne ise o değildir.” Demek ki, insan, hiçbir zaman kendi kendisiyle çakışma halinde bulunmayan bir varlıktı, içinde bulunduğu ve kendisine verilmiş olan gerçeği, sürekli olarak olumsuzlayan, bu gerçeğe hayır diyen ve onu başka bir yöne doğru aşan, özgür bir varlıktı. Buna karşılık, kendinde varlık, kendi kendisiyle çakışan, “ne ise o olan”, içine kapanık, dopdolu som bir varlıktı. Bilinç, kendinde’yi (verilmiş, katı, değişmez, maddî gerçeği) olumsuzlayarak, hiçleyerek, ona hayır diyerek varoluşuyor ve gelişiyordu. Bu soyut felsefe terimlerini daha anlaşılabilir hale getirmek için şöyle diyebiliriz: Sartre’a göre, insan bireyi, kendine yabancı bir gerçeklik içindedir; bir başma bırakılmıştır; içinde bulunduğu gerçekliğe karşı şu ya da bu tutumu benimsemesini sağlayan bir Özgürlüğü vardır. Bu özgürlüğünü kullanmaya mahkûmdur; ne yapacağını pek bilmediği bu özgürlük aracılığıyla şunu ya da bunu seçebilir; seçebilmek yeteneğinden ötürü sorumludur; kendisini kurma, yaratma, yapma sorumluluğu ve zorunluğuyla başbaşadır. İnsanoğlu (kendisi-için varlık, bilinç, birey) içinde bulunduğu yabana ve devinimsiz dünya (kendinde varlık, doğa, toplum) karşısında yapayalnız ve özgür olduğu için boğuntu ve tedirginlik duyar. Ama Sartre’a göre, bu özgürlük ve boğuntu, onu ancak eyleme götürecektir. Görüldüğü gibi, Sartre, bir varlık araştırmasından kalkarak, doğrultusu henüz iyice belirlenmemiş bir seçme, bağlanma, sorumluluk ve eylem ahlâkına yöneliyordu. Daha sonraki yaşantısında ve düşüncesinde, bu yöneliş belirginleşmeye ve kesinleşmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki umutsuzluk ve arayış havası içinde, yukarda özetlemeye çalıştığımız düşüncelerin büyük bir ilgi çekmesine ve etki göstermesine şaşmamak gerekir. Sartre’nin görüşleri, devrimci düşünce (özellikle Marksizm) tarafından gerektiği kadar önemle ele alınmamış bir felsefe sorununa yani tek insanın, bireyin varlığı, yaşantısı ve özellikleri sorununa eğildiği ve ilgi çekici açıklamalar getirdiği gibi, sorumluluk ve eylem sorununu da aynı önemle ele alıyor, toplumsal gerçeği hiçbir zaman gözden kaçırmıyordu. 1946’da yayımlanan L’existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır) adlı kitabında, Sartre bu düşüncelerini özetledi ve somut bir biçimde açıkladı. Kitap büyük bir başarı kazandı ve Sartre’m kısa sürede ün kazanmasına yol açtı. Sartre’m, düşüncesindeki birinci dönem diyebileceğimiz bu aşamadan sonra, politikaya gittikçe daha fazla yaklaştığını ve teorik düşüncelerinin yeni temellerini oluşturan denemeler yazdığını görüyoruz. Bu çalışmalar ikinci büyük felsefe yapılında, Critique de la raison dialectique’de (Diyalektik Aklın Eleştirmesi) sistemli bir biçimde ortaya kondu (1960). Sartre, başlangıçtan beri üzerinde durduğu, irdelediği, eleştirdiği, hesaplaşmaya çalıştığı Marksizm ile kendi felsefesi arasındaki ilişkiyi bu kitabında açıkça belirtti. Beklenmedik bir sonuç sayılmayacağı halde, Sartre’m kendi varoluşçuluğunu Marksizm içine yerleştirmeye, onunla kaynaştırmaya çalışması, büyük şaşkınlık uyandırdı. Sartre, bu kitabında, kendi varoluşçuluğunu, “Marksizmin içinde kapah bir alan” olarak niteliyordu.

Varoluşçuluğun ve bunun yanı sıra psikanaliz gibi yöntemlerin, Marksizmin gelişmesine yardımcı olacağını ileri sürüyordu. Kitabın birinci bölümü olan “Yöntem Sorunu” bu açıdan çok önemliydi. Sartre, bu bölümde, Marksizmin tarih ve toplum gerçeklerini, sınıf gerçeğini ve çatışmalarım çok iyi açıkla dığı halde, tek kişiyi, bireyi ve onun somut yaşantısını gerektiği gibi ele almadığını ileri sürüyordu. Sartre’a göre, Marksizmin diyalektik yöntemi ve tarih anlayışı, ayrıntıları ve özel durumları kendi özgün boyutları içinde ele almıyor, genel bir kalıba, soyut bir şemaya indirgiyor, böylece, bireysel ve somut gerçekler gerektiği gibi göz önüne serilmiyordu. Ama bu durum, Marksizmin özünden gelen bir eksiklik ve çarpıtma değildi; Marksizmin belli koşullar altmda dogmatik ve kalıpçı bir duruma düşmesinin, kötü uygulanmasının sonucuydu. Yani, Marksizm, bireyi, somut durumları açıklayacak biçimde kullanılabilirdi ve bu olanağı kendi içinde taşıyordu. Zamanımızın felsefesi olan Marksizm, bu yönde gelişecek ve zamanımızı belirleyen koşullar ortadan kalkmadıkça, çağımızın genel, geçerli, kapsayıcı ve yaratıcı felsefesi olarak kalacaktı. Daha önceleri, insanlar arası çatışmaları, tek insanın yaşantısı ve psikolojisi açısından açıklayan Sartre, yeni kitabında aynı çatışmaları, ekonomik bir gerçekle, kıtlık’la açıklıyordu. Kıtlıkla belirlenen, kıtlığın geçerli olduğu düşman bir dünya içinde yaşamak zorunda olan insan, ancak bir gruba, bir topluluğa bağlanarak ayakta kalabilirdi. Böylece Sartre, kendi çıkış noktasından ve kendine Özgü yöntemle, somut gerçekliğe daha fazla yaklaşıyor; Marksiznüe arasındaki bağlan pekiştiriyor ve bireyle (kendisi-için varlık), dış gerçek (kendinde varlık) arasındaki ilişkiyi daha elle tutulur bir çerçeve içinde inceleyerek genel bir tarih ve praksis (insan etkinliği, insanın kendini ve tarihi yaratması eylemi) felsefesine ulaşmaya çalışıyordu. Sartre, özellikle 1960’lardan sonra bizde de ilgi çekti, belli ölçüde etkili oldu. Bu etki, Sartre’m felsefe alanındaki veriminden çok edebiyat alanındaki verimleri aracılığıyla gerçekleşti. Hegel’in, Husserl’in, Heidegger’in hemen hiç bilinmediği, Marx’m metinlerinin okunmadığı yıllarda, Sartre’m Türk aydını üzerinde derin ve yaratıcı bir etki yapması beklenemezdi… 1950-60 arasında karanlık ve bağımlı bir iktidarın egemen olduğu yıllarda yetişmiş olan yazarlar, Sartre’nin ileri sürdüğü yaşamın boşluğu ve anlamsızlığı, boğuntu, sorumluluk, özgürlük, politik bağlanma gibi temel kavramlara derine inmeden ilgi duymaya, bu kavramları benimsemeye çalıştılar. Yönü iyice belirmemiş olan bir başkaldırma eğilimi ve eleştirme ihtiyacı, Sartre’ın yalınkat kavranmış düşünceleriyle giderildi. Bu etki özellikle, 1960’tan biraz önce ve sonra yayımlanan hikâye ve roman gibi edebiyat ürünlerinde kendini gösterir. Politik koşullar değişince aynı aydınlar ve yazarlar, Marksist düşünceye yöneldiler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’da Sartre varoluşçuluğunun benimsenmesi yaygınlaşması ve Marksizme doğru yöneliş başka oranlar ve çerçeveler içinde bizde de tekrarlandı. Bunun Türk düşüncesi açısından bir zenginleşme olup olmadığı tartışılabilir. Batı düşünce geleneğinden yoksun bir ülkede yani ülkemizde, bu gidişin yüzeyde kalmasının zorunlu olduğunu söylemeliyiz. Bizde, Sartre varoluşçuluğunun ortaya koyduğu kavram geliştirmeleri ve inceltmeleri, daha sonraları, benimsenen Marksist anlayış üzerinde, genellikle büyük bir etki göstermemiştir.

Sartre felsefesi gerçekten özümlenmiş olsaydı, çoğunlukla görüldüğü gibi, daha sonraki yıllann kaba ve dogmatik Marksizm anlayışına dü- şülmezdi. Ama daha önce, Marksist düşünce ve düşüncenin içinde yer aldığı gelenek (örneğin bir Hegel) gerektiği gibi özümlenseydi, Sartre da daha derinlemesine anlaşılır ve felsefî gelişmenin diyalektiği Batı’da olduğu gibi bizde de gittikçe zenginleşerek kendini ortaya koyardı. Bu durumdan, aydınlan ve yazarları değil, daha çok, bizim tarihsel, toplumsal ve politik koşullarımızı sorumlu tutmak gerekir sanıyorum. Ama aydının ve yazarın, aydın ve yazar olarak sorumluluğunu da unutmayarak. Özetlemek gerekirse, Sartre felsefesinin, çağımızın en canlı, en çelişmeli sorunlanyla hesaplaşmaya çalışan bir bilgelik; bir teori ve pratik birliği çabası olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin, birey olarak özelliklerinin ve boyutlannın üzerinde önemle durulması ve toplumsal-tarihsel gerçeklerin gözden kaçırılmaması; sorumluluk ve eylem, her türlü baskı ve yabancılaşmaya karşı savaş bu felsefenin temelleri. Sartre’ın felsefesinden, Marksizme olan ilişkisi ve oranı açısından söz edilebilir. Başka bir deyişle, Sartre’ın felsefesi, Marksizme göre konumlanmıştır, belirlenmiştir; ancak onun aracılığı ile gerçek anlamı içinde kavranabilir ve değerlendirilebilir, denebilir. Ama buna karşılık, Sartre’nin felsefesinin genel gelişimine baktığımız zaman, bu felsefenin Marksizme yönelttiği olumlu eleştiriler dolayısıyla, Sartre felsefesine göre, yani ona oranla bir Marksizmden söz etmemiz de zorunlu oluyor. Başka bir deyişle, Sartre’den önceki Marksizmle, Sartre’dan sonraki Marksizm birbirinden hayli farklıdır. Düşünce ve eylem açısından böyle bir ilişki içinde yer almak, çağdaş düşünürlerin pek azma nasip olan bir durumdur.

Milliyet Sanat Dergisi, Sayı: 137,20 Haziran 1975


*J.-P. Sartre, Critique de la raison dialectique, Gallimard, 1960, s. 29

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Jiddu Krishnamurtı: “Korku zihni köreltir, korku düşünceyi eğip büker, korku karanlığı doğurur”

Doğru Eğitim Almak Neden eğitim aldığınızı merak ediyorum. Siz biliyor musunuz? Yeterince büyüdüğünüzde anne babanız sizi okula gönderiyor. Herhalde onlar...

Kapat