Romantik Devim ve Alman İdealizmi – F. COPLESTON

Ama metafiziksel idealizmin sözü edilmesi gereken bir başka yanı daha vardır—Almanya’daki romantik devim ile ilişkisi. Alman idealizminin romantizm felsefesi olarak betimlenmesi gerçekte ciddi karşıçıkışlara açıktır. İlk olarak tek-yönlü bir etki düşüncesini imler. Başka bir deyişle, büyük idealist dizgelerin yalnızca romantik tinin ideolojik anlatımı olduklarını imler. Ama gerçekte Fichte ve Schelling’in felsefeleri romantiklerden kimileri üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. İkinci olarak, önde gelen idealist felsefecilerin romantikler ile ilişkileri kendi aralarında belli ayrımlar gösterir. Aslında Schelling’in romantik devimin tinine dikkate değer bir anlatım verdiğini söyleyebiliriz. Oysa Fichte romantiklere karşı sert bir eleştiriye girişti, üstelik romantikler onun belli düşüncelerinden esinlenmiş olsalar bile. Ve Hegel’in romantizmin kimi yanları ile duygudaşlığı pek güçlü değildi. Üçüncü olarak ileri sürülebilir ki ‘‘romantizm felsefesi’’ terimini büyük idealist dizgelerden çok Friedrich Schlegel (1772-1829) ve Novalis (1772-1801) gibi romantikler tarafından geliştirilen kurgul düşüncelere uygulamak daha uygun olacaktır.

 Aynı zamanda hiç kuşkusuz idealist ve romantik devimler arasında belli bir tinsel yakınlık da vardı. Genel olarak romantik tin aslında dizgesel bir felsefe olmaktan çok yaşam ve evrene karşı bir tutumdu. Belki de Rudolf Carnap’ın terimlerini ödünç alıp ondan bir Lebensgefühl [yaşam duygusu] ya da Lebenseinstellung [yaşam tutumu] olarak söz etmek olanaklıdır.11 Ve Hegel’in dizgesel felsefi düşünce ile romantiklerin sözleri arasında dikkate değer bir ayrım görmüş olması bütünüyle anlaşılabilir birşeydir. Ama geriye ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Alman sahnesine baktığımız zaman doğal olarak ayrımlarla olduğu gibi benzerliklerle de yüz yüze geliriz. Eninde sonunda metafiziksel idealizm ve romantizm az çok eşzamanlı Alman ekinsel olayları idiler, ve temelde yatan tinsel benzerlik ancak bulunması beklenebilecek birşeydir.
  Romantik tini tanımlamak aşırı ölçüde güçtür. Ne de onu tanımlayabilmemiz beklenmelidir. Ama, hiç kuşkusuz belirgin özelliklerinden söz edilebilir. Örneğin, Aydınlanmanın eleştirel, çözümsel ve bilimsel anlak üzerinde yoğunlaşmasına karşın, romantikler yaratıcı imgelemin gücünü ve duygu ve sezginin rolünü yücelttiler.12 Sanatsal deha le philosopheun yerini aldı. Ama yaratıcı imgelem ve sanatsal deha üzerine getirilmiş olan vurgu insan kişiliğinin özgür ve tam gelişimi üzerine, insanın yaratıcı güçleri üzerine ve olanaklı insan deneyiminin varsıllığından yararlanma üzerine genel vurgunun bir parçasını oluşturdu. Başka bir deyişle, vurgu tüm insanlara ortak olandan çok her bir insan kişiliğinin özgünlüğü üzerine getirildi. Ve yaratıcı kişilik üzerinde bu diretmeye kimi zaman törel öznelliğe doğru bir eğilim eşlik ediyordu. Daha açık bir deyişle, ‘kendi’nin bireysel kişilikte kökleşmiş ve bu kişiliğe karşılık düşen değerler ile uyum içinde özgürce gelişiminden yana, değişmez evrensel yasaları ya da kuralları değersizleştirme yönünde bir eğilim vardı. Bununla romantiklerin ahlaka ve ahlaksal değerlere ilgisiz olduklarını imlemek istiyor değilim. Ama, örneğin F. Schlegel’de görüldüğü gibi, bireyin kişisel-olmayan kılgın us tarafından buyrulan evrensel yasalara boyun eğmesinden çok kendi ahlaksal idealini özgürce izlemesini (kendi ‘İdea’sını yerine getirmesini) vurgulama yönünde bir eğilim bulunuyordu.
  Yaratıcı kişilik üzerine düşüncelerini geliştirirken kimi romantikler Fichte’nin erken düşüncelerinde esin ve uyarı buldular. Bu hem F. Schlegel ve hem de Novalis için doğrudur. Ama bundan hiç kuşkusuz Fichte’nin düşüncelerinden yararlanma yollarının her zaman felsefecinin niyetleri ile uyum içinde olduğu sonucu çıkmaz. Bir örnek bunu açıklayacaktır. Gördüğümüz gibi, Kant’ın felsefesini arı idealizme dönüştürürken Fichte enson yaratıcı ilkesini sınırsız etkinlik olarak düşünülen aşkınsal ‘ben’de buluyordu. Ve bilinci dizgesel çıkarsamasında ya da yeniden kurmasında büyük ölçüde üretken imgelem düşüncesinden yararlandı. Novalis bu düşüncelere sarıldı ve Fichte’yi yaratıcı ‘kendi’nin tansıklarını gözler önüne seren bir düşünür olarak sundu. Ama önemli bir değişim getirdi. Fichte sonlu öznenin ona verili olan ve onu örneğin duyumda olduğu gibi değişik yollarda etkileyen nesnelerin dünyasındaki durumunu idealist ilkeler üzerinde açıklamakla ilgileniyordu. Böylece söz konusu üretken imgelemin etkinliğini, imgelem nesneyi sonlu ‘kendi’yi etkiliyor olarak koyduğu zaman, bilinç düzeyinin altında yer alıyor olarak sunuyordu. Aşkınsal düşünme yoluyla felsefeci bu etkinliğin yer aldığını bilebilir, ama ne o ne de bir başkası onu yer alırken bilemez. Çünkü nesnenin koyuluşu mantıksal olarak tüm bilmeye ya da bilince önseldir. Ve üretken imgelemin bu etkinliği hiç kuşkusuz sonlu ‘kendi’nin istencine göre değiştirilebilir değildir. Bununla birlikte, Novalis üretken imgelemin etkinliğini istenç tarafından değiştirilebilir olarak betimledi. Tıpkı bir sanatçının sanat çalışmalarını yaratması gibi, bir insan da yalnızca ahlaksal alanda değil ama, en azından ilkede, doğal alanda da yaratıcı bir güçtür. Fichte’nin aşkınsal idealizmi böylece Novalis’in ‘‘büyüsel idealizm’’ine dönüştürüldü. Başka bir deyişle, Novalis Fichte’nin kimi felsefi kuramlarına sarıldı ve bunları şairane ve romantik bir taşkınlığın hizmetinde, yaratıcı ‘kendi’yi yüceltmek için kullandı.
  Dahası, romantiklerin yaratıcı deha üzerine vurguları onları Fichte ile olmaktan çok Schelling ile bağlar. Yeri geldiği zaman görüleceği gibi, sanatın metafiziksel imlemini ve sanatsal dehanın rolünü vurgulamış olan Fichte değil ama Schelling idi. Friedrich Schlegel sanat dünyasından daha büyük bir dünyanın olmadığını ve sanatçının İdeayı sonlu biçimlerde sergilediğini ileri sürdüğü zaman, ve Novalis ozanı gerçek ‘‘büyücü,’’ insanın ‘kendi’sinin yaratıcı gücünün tenselleşmesi olarak ileri sürdüğü zaman, Fichte’nin güçlü bir biçimde törel görüşü ile olmaktan çok Schelling’in düşüncesi ile uyumlu olan yollarda konuşuyorlardı.
Bununla birlikte, yaratıcı ‘kendi’ üzerine vurgu romantizmin salt bir yanıydı. Bir başka önemli yan romantiklerin Doğa anlayışlarıydı. Doğayı yalnızca düzeneksel bir dizge olarak kavramak ve böylece insan ve Doğa arasında (Kartezyenizmde olduğu gibi) keskin bir zıtlık oluşturma zorunda kalmak yerine, romantikler Doğaya belli bir yolda tine yakın olan ve güzellik ve gizeme bürünmüş dirimli bir örgensel bütün olarak bakma eğilimindeydiler. Ve aralarından kimileri Spinoza’ya, romantikleştirilmiş bir Spinoza’ya belirgin bir duygudaşlık gösterdiler.
  Doğayı tine yakın örgensel bir bütün olarak alan bu görüş yine romantikleri Schelling ile bağlar. Felsefecinin Doğayı insandan daha alt bir konumda duran uyuklayan tin olarak ve insan tinini Doğanın kendine ilişkin bilincinin örgeni olarak alan düşüncesi bütünüyle romantik bir tondaydı. Şair Hölderlin’in (1770-1843) Tübingen’de öğrenci iken Schelling’in bir arkadaşı olmuş olması imlemli bir olgudur. Ve ozanın Doğayı dirimli, kapsamlı bir bütün olarak görüşü felsefeci üzerinde belli bir etki yaratmış görünür. Buna karşı Schelling’in Doğa felsefesi de romantiklerden kimileri üzerinde güçlü bir uyarıcı etki yaratmıştır. Romantiklerin Spinoza ile duygudaşlıklarına gelince, bunun tanrıbilimci ve felsefeci Schleiermacher tarafından paylaşıldığı doğrudur. Ama hiç kuşkusuz yalnızca özgür ahlaksal etkinlik için bir alan ve araç olarak gördüğü Doğanın bir tanrısallaştırılmasına yaklaşan herşeyden derin bir hoşnutsuzluk duyan Fichte bu duygudaşlığa katılmıyordu. Bu bakımdan dünya görüşünde karşı-romantik olduğunu söylemek doğru olacaktır.
  Bununla birlikte, romantiklerin dirimli bir örgensel bütünlük olarak Doğa düşüncesine bağlılıkları Doğayı deyim yerindeyse insanın zararına vurguladıkları anlamına gelmez. Gördüğümüz gibi o denli de özgür yaratıcı kişiliği vurguluyorlardı. Doğa insan tininde bir bakıma doruğuna ulaşır. Bu yüzden romantik Doğa düşüncesi tarihsel ve ekinsel gelişimin sürekliliği üzerine, ve insan tininin gizilliklerinin açınması için geçmiş ekinsel dönemlerin imlemi üzerine göze çarpar bir kavrayış ile bağdaştırılabilirdi ve bağdaştırıldı. Örneğin Hölderlin eski Yunan dehası için romantik bir coşku duyuyordu,13—bir coşku ki öğrencilik günlerinde Hegel tarafından paylaşıldı. Ama burada Orta Çağa yönelik yeniden uyanan bir ilgiye özel olarak dikkati çekebiliriz. Aydınlanmanın düşünürü ortaçağ döneminde Rönesansın şafağını ve le philosopheların bunu izleyen doğuşunu öncelemiş olan karanlık bir gece görme eğilimindeydi. Ama Novalis için Orta Çağ, eksiksizce olmasa da, inanç ve ekinin örgensel bir birliği idealini temsil ediyordu—bir ideal ki yeniden diriltilmeliydi. Dahası, romantikler bir ulusun tini (Volksgeist) düşüncesine güçlü bir bağlılık ve bu tinin örneğin dil gibi ekinsel belirişlerine yönelik bir ilgi gösterdiler. Bu bakımdan Herder’in14 ve daha başka öncellerin düşüncelerini sürdürdüler.
  İdealist felsefeciler bütünüyle doğal olarak bu tarihsel süreklilik ve gelişim anlayışını paylaşıyorlardı. Çünkü tarih onlar için tinsel bir İdeanın, bir telos ya da ereğin zaman içindeki bir çalışmasıydı. Büyük idealistlerin her birinin kendi tarih felsefeleri vardı—Hegel’inki özellikle dikkate değer olmak üzere. Fichte Doğaya birincil olarak ahlaksal etkinlik için bir araç olarak bakarken, doğallıkla vurguyu dahaçok insan tini alanına ve ideal bir ahlaksal dünya-düzeninin olgusallaşmasına doğru bir devim olarak tarih üzerine getiriyordu. Schelling’in din felsefesinde tarih düşmüş insanlığın, varlığının gerçek özeğinden yabancılaşmış insanın Tanrıya geri dönüşünün öyküsü olarak görünür. Hegel’de ulusal tinlerin eytişimi düşüncesi önemli bir rol oynar, ama buna dünya-tarihsel bireyler tarafından oynanan rol üzerinde bir diretme eşlik eder. Ve bir bütün olarak tarihin devimi tinsel özgürlüğün olgusallaşmasına doğru bir devim olarak betimlenir. Genel olarak diyebiliriz ki büyük idealistler kendi dönemlerini öyle bir çağ olarak görüyorlardı ki artık insan tini tarihteki etkinliğinin imleminin ve bütün tarihsel sürecin yönünün ya da anlamının bilincine varmıştı.
  Herşeyden önce belki de romantizm sonsuz için bir duygu ve özlem tarafından ıralandırılıyordu. Ve Doğa ve insan tarihi düşünceleri bunları tek bir sonsuz Yaşamın belirişleri olarak, bir tür tanrısal şiirin yanları olarak gören anlayışta biraraya getirildiler. Böylece sonsuz Yaşam kavramı romantik dünya görüşünde birleştirici bir etmen olarak işlev gördü. İlk bakışta belki de romantiklerin Volksgeist düşüncesine bağlılıkları bireysel kişiliğin özgür gelişimi üzerine vurguları ile bağdaşmıyor gibi görünebilir. Ama gerçekte kökten hiçbir bağdaşmazlık söz konusu değildi. Çünkü sonsuz bütünlük, genel olarak konuşursak, kendisini sonlu varlıklarda ve onlar yoluyla belirten sonsuz Yaşam olarak tasarlanıyordu—onları yokediyor ya da salt düzeneksel araçlar düzeyine indirgiyor olarak değil. Ve ulusların tinleri aynı sonsuz Yaşamın belirişleri olarak düşünülüyordu—tam gelişimleri için bu tinlerin bir bakıma taşıyıcıları olan bireysel kişiliklerin özgür anlatımını gerektiren göreli bütünlükler olarak. Ve bir ulusun tininin politik tenselleşmesi olarak düşünülen Devlet için de aynı şey söylenebilir.
  Tipik romantik sonsuz bütünlüğü estetik düzlemde görme, insanın kendisini onunla bir olarak duyumsadığı örgensel bir bütün biçiminde tasarlama eğilimindeydi, ve bu birliği algılamanın araçları kavramsal düşünceden çok sezgi ve duygu idi. Çünkü kavramsal düşünce belirli sınırlar saptama ve sürdürme eğiliminde iken, romantizm ise sonsuz Yaşamın akışında sınırları çözmeye yönelir. Başka bir deyişle, sonsuz için romantik duygu çoğu kez belirsiz olan için bir duygu idi. Ve bu özellik felsefeyi şiir ile karıştırma ya da sanatsal alanın kendi içersinde sanatları kendi aralarında karıştırma eğiliminde olduğu gibi, sonsuz ve sonlu arasındaki sınırı bulanıklaştırma eğiliminde de görülebilir.
Hiç kuşkusuz bu belli bir ölçüde yakınlıkları görme ve insan deneyiminin değişik tiplerini bireştirme sorunuydu. Böylece F. Schlegel felsefeyi dine yakın olarak görüyor, çünkü ikisinin de sonsuz ile ilgilendiklerini ve insanın sonsuz ile her ilişkisinin dine ait olduğunun söylenebileceğini düşünüyordu. Gerçekten sanat da dinsel ıradadır, çünkü yaratıcı sanatçı sonsuzu sonluda, güzellik biçiminde görür. Ama gene de romantiklerin belirli sınırlardan ve açıkça saptanmış biçimden uzak durmaları Goethe’yi klasiğin sağlıklı ve romantiğin hastalıklı olduğu biçimindeki ünlü bildiriminde bulunmaya götüren nedenlerden biriydi. Bu nedenle kimi romantiklerin kendileri sezgisel ve oldukça sisli yaşam ve olgusallık görüşlerine belirli şekil verme ve sonsuz için ve bireysel kişiliğin özgür anlatımı için duydukları özlemi belirli sınırların bir tanınması ile birleştirme gereksinimini duymaya başladılar. Ve devimin belli temsilcileri, örneğin F. Schlegel, Katoliklikte bu gereksinimin bir giderilişini buldular.
  Sonsuz için duygu açıktır ki romantizm ve idealizm için ortak zemini oluşturur. Sonsuz Yaşam olarak tasarlanan sonsuz Saltık düşüncesi Fichte’nin geç felsefesinde öne çıkar, ve Schelling, Schleiermacher ve Hegel’in felsefelerinde Saltık özeksel bir temadır. Dahası, diyebiliriz ki Alman idealistleri sonsuzu sonluya karşı koyulmuş birşey olarak değil ama kendini sonluda ve onun yoluyla anlatan sonsuz yaşam ya da etkinlik olarak düşünme eğilimindedirler. Özel olarak Hegel’de sonlu ve sonsuz arasında uzlaşma yaratmak için, bunları biraraya getirmek ve bunu sonsuzu sonlu ile özdeşleştirmeksizin ya da sonluyu olgusallıktan yoksun bir yanılsama olarak bir yana atmaksızın başarmak için bilinçli bir girişim görürüz. Bütünlük tikel belirişlerinde ve onlar yoluyla yaşar, ve bu sonsuz bir bütünlük, e.d. Saltık açısından olduğu gibi, örneğin Devlet gibi göreli bir bütünlük açısından da böyledir.
  Romantik ve idealist devimler arasındaki tinsel yakınlık böylece sorgulanamaz bir olgu olarak kalır. Ve bunu pekçok örnekle göstermek olanaklıdır. Söz gelimi Hegel sanat, din ve felsefeyi değişik yollarda da olsa Saltık ile ilgileniyor olarak betimlerken, bu görüşü ile F. Schlegel’in son paragrafta sözü edilen düşünceleri arasında belli bir yakınlık görmek olanaklıdır. Aynı zamanda büyük idealist felsefeciler ve romantikler arasında önemli bir zıtlığı vurgulamak da zorunludur—bir zıtlık ki aşağıda göreceğimiz yolda açıklanabilir.
  Friedrich Schlegel felsefeyi şiire benzeştiriyor ve bir olmalarını düşlüyordu. Onun görüşünde felsefe birincil olarak sezgisel bir içgörü sorunuydu, çıkarsamacı uslamlama ya da tanıtlama sorunu değil. Çünkü her tanıtlama birşeyin tanıtlanmasıdır, ve tanıtlanacak gerçekliğin sezgisel olarak ele geçirilişi tüm uslamlamayı önceler, ki bu sonuncusu salt ikincil bir sorundur.15 Schlegel’in belirttiği gibi, Leibniz ileri sürdü ve Wolff tanıtladı. Açıktır ki bu sözler Wolff’a bir övgü olarak amaçlanmamışlardı. Dahası, felsefe Evren ile, bütünlük ile ilgilenir. Ve bütünlüğü tanıtlayamayız: o ancak sezgide ayrımsanır. Ne de onu tikel bir şeyi ve bunun başka şeyler ile ilişkilerini betimleyebileceğimiz bir yolda betimlememiz olanaklıdır. Bütünlük bir anlamda, şiirde olduğu gibi, gösterilebilir ya da sergilenebilir, ama sağın olarak ne olduğunu söylemek gücümüzü aşar. Öyleyse felsefeci söylenemeyecek olanı söyleme girişimi ile ilgilenir. Ve bu nedenle felsefe ve felsefecinin kendisi gerçek felsefeci için anlıksal düzlemdeki ironik bir olaydan daha öte anlam taşımazlar.
Bununla birlikte, romantik Schlegel’den saltık idealist Hegel’e döndüğümüz zaman dizgesel kavramsal düşünce üzerinde kesin bir diretme ve gizemsel niyet ve duyguya başvuruların kararlı bir yadsınışını buluruz. Hegel hiç kuşkusuz bütünlük ile, Saltık ile ilgilenir, ama gene de yalnızca onu düşünme ile, sonsuzun yaşamını ve sonlu ile ilişkisini kavramsal düşüncede anlatma ile ilgilenir. Şiiri de içine almak üzere sanatı felsefe ile aynı nesneyi, eş deyişle saltık Tini konu alıyor olarak yorumladığı doğrudur. Ama korunması özsel olan bir biçim ayrımı üzerinde de eşit vurgu ile diretir. Şiir ve felsefe ayrıdırlar, ve karıştırılmamaları gerekir.
Karşı çıkılarak denebilir ki romantiklerin ve büyük idealistlerin felsefe anlayışları arasındaki zıtlık F. Schlegel ve Hegel’in görüşleri arasındaki bir karşılaştırmanın düşündürebileceği denli büyük değildir. Fichte arı ya da saltık ‘ben’in temel bir anlıksal sezgisini konutladı—bir düşünce ki kimi romantikler tarafından kullanılacaktı. Schelling felsefesinin hiç olmazsa bir evresinde Saltığın kendinde ancak gizemsel sezgide ayrımsanabileceğinde diretti. Ve ayrıca Saltığın doğasının kendinde değil ama simgesel biçimde ayrımsanmasını sağlayabilecek bir estetik sezgi düşüncesini vurguladı. Bu bakımdan romantik çizgileri giderek Hegel’in eytişimsel mantığı içersinde bile bulup çıkarmak olanaklıdır—bir mantık ki Tinin iç yaşamını sergilemek ve sıradan mantığın durağan ve sürekli kılma eğiliminde olduğu kavramsal karşısavların üstesinden gelmek için tasarlanmış bir devim mantığıdır. Aslında, Hegel’in insan tinini ardışık bir yolda bir tutumlar türlülüğü içersinden geçiyor ve konumdan konuma durmaksızın deviniyor olarak betimleme yolunu romantik bir bakışın bir anlatımı olarak görmek usauygun olabilir. Hegel’in mantıksal aygıtının kendisi romantik tine yabancıdır, ama bu aygıt dizgesinin öntasarına aittir. Altında romantik devim ile derin bir tinsel yakınlığı görebiliriz.
  Bununla birlikte, sorun metafiziksel idealizm ve romantizm arasında tinsel bir yakınlığın olduğunun yadsınması değildir. Böyle bir yakınlığın olduğunu daha önce belirttik. Belirtilmesi gereken şey genel olarak idealist felsefecilerin dizgesel düşünce ile ilgilenirlerken romantiklerin ise sezgi ve duygunun rolünü vurgulama ve felsefeyi şiire benzeştirme eğiliminde olduklarıdır. Schelling ve Schleiermacher gerçekte romantik tine Fichte ya da Hegel’den çok daha yakındılar. Fichte’nin arı ya da saltık ‘ben’in temel bir anlıksal sezgisini konutlamış olduğu doğrudur; ama bunu bir tür ayrıcalıklı gizemsel içgörü olarak düşünmüyordu. Bu onun için kendini düşünsel bilince sunan bir etkinliğin sezgisel bir algılanışı idi. Gerekli olan şey bir tür gizemsel ya da şiirsel sığa değil ama ilkede herkese açık olan aşkınsal düşüncedir. Ve romantiklere saldırısında Fichte felsefesinin, gerçi etkinlik olarak ‘ben’in bu temel anlıksal sezgisini gerektiriyor olsa da, pekin bilgi anlamında bilim üreten bir mantıksal düşünce sorunu olduğunda diretiyordu. Felsefe bilginin bilgisidir, temel bilgidir; söylenemeyecek olanı söylemek için bir girişim değildir. Hegel’e gelince, hiç kuşkusuz doğrudur ki geriye bakarsak onun eytişimi içersinde bile romantik çizgileri ayrımsayabiliriz. Ama bu onun felsefenin bir tanrısal bildirişler ya da şiirsel melodiler ya da gizemsel sezgiler sorunu değil ama nesnesini kavramsal olarak düşünen ve görüşe açık kılan bir dizgesel mantıksal düşünce sorunu olduğu konusunda diretmiş olduğu olgusunu değiştirmemektedir. Felsefecinin işi olgusallığı anlamak ve başkalarına onu anlatmayı başarmaktır, ruhları yüceltmek ya da anlamı şiirsel imgeler kullanarak imlemek değil.

Çeviren: Aziz Yardımlı

Notlar: 11Rudolf Carnap’a göre, metafiziksel dizgeler yaşam için bir duyguyu ya da ona karşı bir tutumu anlatırlar. Ama böyle terimler söz gelimi Hegel’in eytişimsel dizgesinden daha çok romantik tine uygulanabilirdirler.GERİ
12Buraya iki yorum uygun düşer. İlkin, demek istemiyorum ki asıl romantik devim Aydınlanmayı doğrudan doğruya izlemiştir. Ama ara evreleri atlıyorum. İkinci olarak, metindeki genelleme Aydınlanma düşünürleri duygunun insan yaşamındaki önemini hiç anlamıyorlardı biçiminde yorumlanmamalıdır. Bkz. örneğin Aydınlanma, İdea, Bölüm Bir, Kesim 7.
13Hölderlin’in Yunanistan’a gösterdiği düşkünlüğün onu zorunlu olarak bir romantiğe karşıt olarak bir klasikçi yaptığını düşünmek yanlış olacaktır.
14Bkz. Aydınlanma, a.v.y., Bölüm Yedi, Kesim 2; Bölüm Dokuz, Kesim 5.
15Schlegel’in görüşü metafizik üzerine kimi çağdaş yazarlar tarafından ileri sürülen görüşe benzetilebilir: metafiziksel bir dizgede gerçekten önemli olan şey ‘‘görüş’’tür [vision] ve uslamlamalar bir önermek ya da kabul ettirmek için inandırıcı aygıtlardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir