Ressam Dr. Cem Cemal İşyapar ile Resim Sanatı üzerine söyleşi: Sanat Uzun Hayat Kısa


“Toplum olarak resimle uzun bir geçmişimiz yok, resimle çok tanışıklığı olan bir ülke değiliz. Yahya Kemal’in bir sözü var ‘Bir resmimiz bir de nesrimiz olsaydı, çok daha farklı olurduk.’ Biz de bunun eksikliğini yaşıyoruz.”

Ressamlığı ve doktorluk mesleği dışında  Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde AMATEM’de hastalarla resim çalışmaları yürüten Ressam Cem Cemal İşyapar’ı , “atölyeye dönüştürdüğü” evinde ziyaret eden  Dr. Metin Serimer hekimlik mesleği ve resim sanatı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Resim sanatının, insanın var olanı resmederken başka başka açılardan bakabilmeyi önemsetiğini belirten İşyapar, Resmin, insanı kendi içinde derinleştirdiğini ve kendini tanımasında önemli bir rolü olduğunu söylüyor.

Hem hekimliği hem de resim sanatını fonksiyonel bir şekilde bir arada yürüten bir insansınız. Bugünlere nasıl geldiniz? Kısa öz geçmişinizden bahseder misiniz?

1963 Kahramanmaraş doğumluyum, ilkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da bitirdim. 1988 Ankara Tıp Fakültesi mezunuyum. Tunceli’de Ovacık Yeşilyazı Sağlık Ocağı’nda mecburi hizmetimi yaptım. Sonrasında da Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çalıştım. Dört yıldan beri istanbul’da Kartal Yavuz Selim Devlet Hastanesi Acil Bölümü’nde çalışıyorum. istanbul’da birçok yerde çalıştım. Bu arada 2006 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünü birincilikle bitirdim. Sonra da aynı bölümde yüksek lisans yaptım. Yüksek lisans konum da Resim Sanatında Tıp, Ameliyat ve Ameliyathane Olgusu gibi benim iki branşımı, iki ilgi alanımı da birleştiren bir çalışma oldu. Bununla ilgili araştırmalar, kendi ürettiğim resimlerin de olduğu bir çalışma oldu. Severek çalıştım. Onun dışında, üniversite hayatımın bir dönemi de Erasmus Öğrenci Değişim Programıyla Kunst Akademie- Münster- Almanya’daki Sanat Akademisinde geçti. Yurt dışında sanatı, akademi ortamında gördüm. O da benim için bir kazançtı, şanstı, iyi değerlendirmeye çalıştım. Orada gravürü öğrendim, atölye ortamında çalıştım. Çok değişik uluslardan insanlar tanıdım. Öğrenciler, hocalar… Tabii ki çok büyük bir zenginlikti, orada çok sayıda müze gezdim. Yurt dışında böyle bir deneyimin de beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. Onun dışında atölyeye çevirdiğim bu evde çalışmalarıma devam ediyorum. Bir yandan da nöbetlerimi tutuyorum. Resim yapıyorum, çalışıyorum.

Malum, bu yol uzun bir yol… “Sanat uzun, hayat kısa.” Bu tıp için  “Sanat uzun, hayat kısa.” Bu tıp için söylenmiş bir söz ama resim sanatı için de geçerli.

Resim bir bakıma sizin hayatınız olmuş. Bu da sizin kimliğinize artı değerler katmış. Pratikte Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde de bir çalışmanız olduğunu biliyoruz. Biraz bu çalışmanızdan da bahseder misiniz?

2008 yılı sonunda orada AMATEM’de çalışan arkadaşlarımdan; “Burada ayaktan tedaviye gidip gelen hastalarımıza resim dersi verebilir misiniz?” şeklinde bir teklif geldi. Tedavi süreci klinikte tamamlanmış ama kliniğe gelip giden bağımlılarla resim çalışması yapma teklifini kabul ettim. Daha evvel çoğu hiç resimle tanışmamış insanlardı. Benim için de ilginç bir deneyim olacaktı. Resmin onların ilgisini çekip çekmeyeceği, benim için çok önemli bir soruydu. Resimle daha evvel çok ilişkisi olmamış insanlara resmi tanıtabilecek miydim, sevdirebilecek miydim? Bir yerde başarılı olduğumu sanıyorum. Çünkü gerçekten çalışan ve bunu çok iyi içselleştiren, artık resim ihtiyacı hisseden arkadaşlar var orada. Bu çok güzel. Amacım orada bir atölye ortamını oturtmaya çalışmaktı. Orası bir resim atölyesi olsun artık diye hedefledim.

Bu vesileyle bir kısım kabiliyetler ortaya çıktı mı?

Tabii ki. Sadece sevgiyle değil, biraz da yetenek, biraz da çalışma, biraz da ilgiyle… Ama o arkadaşlarda kesinlikle şunu gördüm; son derece ilgiliydiler ve son derece ciddiye aldılar. Çünkü ben de onları çok ciddiye aldım, inanın atölye ortamında çalışırken resmin dışında en küçük farklı bir şey aklına gelmiyor insanın. Son derece sükûnet içinde resim yapıyoruz. Orada resim derdine düşüyoruz. 5-6 kişi, tedavi bir yana, sanatla uğraşıyoruz. Sanatın ne olduğuna dair bir şeyleri aktarmak, bu güzel. Orada müzik de tiyatro da var.

Onlar resimde kendilerini daha farklı algılayabilecekleri bir boyut buldular mı sizce?

Tabii ki. Bunun geri dönüşümlerini aldık zaten. Klinik şefi Doç. Dr. Defne Gürol bu konuda bizi, hastaları cesaretlendiren gayet ilgili bir insan. En başta klinik bunu başlattı, biz de orada elimizden geleni yaptık. Tabii ki başka çalışmalar da var. Orada da çok güzel şeyler yapıyorlar ama resim çok farklı bir boyut. Bana “Resim bizi bulutların üzerine çıkartıyor, resim bizi sarıyor, unutuyoruz her şeyi, olumsuzlukları.” diyorlar. Ne kadar güzel bir şey. Biliyorsunuz, insanın ihtiyaçlar şemasında en tepede sanat, kendini geliştirme daha doğrusu kendini gerçekleştirme var. insanın kendini sanatla ifade ediyor olması, insani olarak en tepedeki niteliği yaşıyor olması demek. Yurt dışında daha fazla kullanılan bir şey; art terapi, sanatla terapi. Bizde de bu konuda çalışanlar var. Ben art terapi yapmıyorum, direkt olarak sanatla ilgileniyorum. Ben orada bir doktor olarak yer almıyorum. Diyalogumuzun bir şekli var ve resim sanatının etrafında buluşuyoruz o insanlarla, eksenimiz o. Resmi tartışıyoruz, resmin kuralları neler, resmin kendi gerçekleri neler, resim sanatının içinden nasıl daha fazla bir şey alabiliriz, bunlarla uğraşıyoruz. Bu noktada bir ölçüde başarılı olduğumu sanıyorum. Tabii ki bu uzun bir süreç. Orada sadece resmin derdindeyiz ve bu bizi alıp götürüyor, işte bir testiyi çizmek nedir, testinin resmini yapmak… O testiyi beş kişiyi yapıyor ama beş farklı resim çıkıyor. Her biri bir resim, her biri ayrı bir güzellik, her biri ayrı bir insan. Onun değerini fark ediyorsunuz. O zaman sanatın, insanın ne anlama geldiğini fark etmeye başlıyorlar. Benim de bunları bir yandan gözlemliyor olmam da kendi açımdan güzel bir şey.

Bunları sergiye de dönüştürdünüz, değil mi?

Evet, iki defa sergi açtık. Birisi Haziran 2009’da, diğeri Haziran 2010’da olmak üzere. Sadece AMATEM’de bulunan insanların yaptıkları resimleri sergiledik. Her yıl mayıs ve haziran aylarında düzenlenen Bağımlılık Günü’nde birtakım tiyatro, konser vb. etkinlikler oluyor. Biz de iki yıldır resim sergisiyle bu çalışmalara katılıyoruz. Olumlu tepkiler alıyoruz. Söz söylemeye gerek yok, resim zaten kendini gösteriyor. Aile yakınlarına, çevrelerine, doktorlarına da o resimleri gösteriyorlar. Olumlu tepkiler alıyoruz. Biz de seviniyor, mutlu oluyo-
Sizce ressamlık diplomayla birebir irtibatlandırılacak bir şey midir? Bu vesileyle biraz da resimle ilgili kaygılarınızı, beklentilerinizi alabilir miyiz?

Ben tıp fakültesinde iken de resim çalışmalarım vardı. Tıp fakültesi birinci sınıfa başladığımız andan itibaren Ankara Tıp Fakültesinde bir resim atölyesi açtık. Bazı arkadaşlarımız da model olarak bize yardımcı olmuştu. Aradan yıllar geçti. Biz unutmuşuz ama şu an profesör olan bazı arkadaşlarımız “Ben size model olmuştum hatırlıyor musun?” diye bize hatırlatıyorlar. O zaman tıp fakültesinde okuyan ama resimle de ilgilenen arkadaşlarla bir atölye çalışması yapmıştık. Rahmetli hocam ve ustam Fethi Arda’dan Ankara’da Tıp Fakültesi’ne başlamadan önce resim dersleri almaya başlamıştım.

Resmin hangi tarzıyla ilgileniyorsunuz, eşya, portre, manzara?

Ayrımım yok. Her şeyin resmi yapılabilir diyorum. Bir şiirin neye gücü yetiyorsa resmin de ona gücü yeter diyorum. Bir edebiyatın neye gücü yetiyorsa resmin de ona gücü yeter diyorum.

Bir edebiyat okurluğu, bir şiir okurluğu farklı olduğu gibî biı resim okurluğu da farklı. Toplumda bunun karşılığını bulabiliyor musunuz?

Demin de söylediğim gibi bizim bu konuda geçmişimiz, resimle olan ilişkimiz çok yeterli değil. Bu anlamda iyi örnekler de sunulmadığı için insanlarımız da iyi örnekleri göremiyor. Göz eğitilen bir organdır. Ama iyi örnekleri göreceksiniz. Sonuçta resmin kendi değerleri ve kuralları var. Güzel bir ifade kullandınız; “resim okumak…” resim hakikaten okumayı gerektirir. Yani ona baktığınızda belli bir birikiminiz yoksa çok fazla bir şey anlaşılamayabiliyor. Bunun için de fazla bir şey değil, biraz kendinize saygı “Baktığımda ne anlıyorum, ne anlamıyorum?” şeklinde, önce kendinizi referans almak, bu önemli. Yani bir resme baktığınızda seviyorsanız, “Tamam ben bu resmi sevdim.” deyip kendinize güvenmeniz, sevmiyorsanız “Sevmedim!” deyip, yine kendinize güvenmeniz gerekiyor. Ama biraz da bilgiyle “Neden sevmedim, neden sevdim?” sorularını araştırmaya başladığınızda, iyi resimleri iyi örnekleri gördüğünüzde, derinleşiyorsunuz, öteye gidiyorsunuz daha fazlasını fark ediyorsunuz.

Resmin, sizce insan üzerinde aşkınlığı ifade eden bir boyutu var mı?

Resim yapan ayrı ama resmin değerini bilen bir insan da çok önemli. Yahya Kemal’in; “Bir resmimiz bir de nesrimiz olsa” dediği nokta o. Çünkü baktığınızda bir ressamın yaptığı bir eseri izliyorsunuz. Tabii herkes bakar, herkes görür çünkü hepimizin dünyayla ilişkimizi kuran temel organ gözdür. Bir eli yanlış çizmişse ressam, herkes yorum yapabilir, eleştirebilir. Mesela bu olsa bizde, buradan giriş yapabiliriz. En basitinden, resim eleştirelliği de beraberinde getirir demek istiyorum. Ama onun ötesinde hazlarla resmin kendi kuralları olan denge, kompozisyon, açık-ko- yu, çizgi ve renk tüm bunların değeri anlaşılmaya başlandıkça o zaman içine gireceğiz resmin. O dediğimiz aş- kınlık o zaman belki kendini gösterir ve sessiz sedasız bir yolculuk başlar. Bir şiir okuduğunuzda duyduğunuz tadı belki anlatamazsınız ama o şiir sizi yakalar götürür. Resimde de böyle. Günün değişik saatlerinde bir resim vardır, çok farklı şeyler ifade eder. Resim, bir tek göründüğü gibi değildir. Tamam, resim değişmez ama siz değişirsiniz. Günün saatleri değişir, ışık değişir. Siz belki bir gün algılayamadığınız bir şeyi beş yıl sonra algılayabilirsiniz. Farklı şey. Ama resim, salonunuzda duruyordun Bu anlamda iyi örnekleri görmemiz değerlendirmemiz lazım. Yani iyi resim ve kötü resim vardır. Portre, manzara, bunlar kategori olarak var ama onun ötesinde iyi resim ve kötü resim vardır. Bu klasik bir söylem. Gerisi önemli değil. Mesela ulvi bir tema kötü resmedilmiş olabilir. Sadece tematik anlamından dolayı resmin değeri belirlenemez. Konu basit de olsa iyi resmedilmişse sanatsal anlamda resmin değerinden bahsedilebilir. Kaldı ki resmin bir konusu da olmak zorunda değildir.

Bir testiyi çizmek nedir, testinin resmini yapmak… O testiyi beş kişiyi yapıyor ama beş farklı resim çıkıyor.
Her biri bir resim, her biri ayrı bir güzellik.
Onun değerini fark ediyorsunuz. O zaman sanatın, insanın ne anlama geldiğini fark etmeye başlıyorlar. Benim de bunları bir yandan gözlemliyor olmam da kendi açımdan güzel bir şey.

Resimle ilgili ilginç bir hatıranız var mı?

Yıllar önce bir sergi geziyordum. Serginin açılışından hemen önceydi. Türk ressamların olduğu bir sergiydi. Takım elbiseli bir adamdı. Mehmet
Güler- yüz’ün resmine eğildi, baktı ve yanındaki kadına; “Adam bir parmak boya kullanmış yaf’dedi. Yani çok boya kullanmış, iyi resim bu demek istedi.

Yüksek lisans teziniz de çok özel bir konu. Hekimce… Biraz da bize tezinizden bahseder misiniz?

Tez konum “Resim Sanatında Tıp- Ameliyat ve Ameliyathane Olgusu”. Resim sanatında, mağara dönemindeki resimlere bakıldığında dahi tıpla ilgili resimler var. Eski Mısır’da sünnet sahneleri var. Sünnet, cerrahi bir uygulama sonuçta. Eski Hindistan’da Ayur veda hekimini nabız muayenesi yaparken gösteren resimler var. Bir Çin generalinin omuz ameliyatı ama “Go Oyunu” oynatarak anestezi yapılmış. Anestezi o zaman olmadığı için bu oyuna konsantre olması sağlanarak cerrah tarafından ameliyat ediliyormuş, bu durum resmedilmiş. Bu resimler günümüze kadar geliyor. Bu noktada araştırma yapınca insan çok farklı şeylerle karşılaşıyor. Bir yandan tıp alanındaki gelişmeleri de takip edebiliyorsunuz. Resim sanatı olmasaydı, anatomi de bu kadar gelişemezdi. Anatomi atlaslarımızdaki resimler, illüstrasyonlar olmasa biz de anatomiyi bu kadar iyi anlayamazdık. Hele fotoğrafın olmadığı 1500’lerde anatominin büyük ustalarından Leonardo da Vin- ci’nin çalışmalarını resme aktarması olmasa anatomi bilimi bu kadar gelişemezdi. Onun için resimle tıbbın bir kardeşliği var. Benim çalışmam bu iki alanın etkileşimini ortaya koymaktadır. Tabii bu arada ameliyathanelere girerek çalıştığım resimler de var. Ampute bacak, fıtık ameliyatı, diabetik ayağın ampütasyonu… Bu konu, tematik olarak çok rastlanan bir konu değil. Çok cezbedici bir konu da değil. Hatta hemen hemen hiç yok.

Türkiye’de bu konuda bir ilk olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben söylemiyorum ama akademideki hocalarım söylüyor. Onlar tabii ki resim konusunda benden çok daha fazla bilgililer.

Türk sanat tarihinde hem hekim hem ressam olanlar var mı?

Benim bildiğim yok. Yurt dışında var ama onlar da sayılı. Tezimin içinde bazı resimler var bu konuyla ilgili. Mesela Fransız ressam Georges Chicotot, aynı zamanda bir röntgen mütehassısı. Bizde de varsa ben bilmiyorum.

Meslektaşlarınıza resmi tavsiye eder misiniz?

Kesinlikle. Zaten bizim mesleğimizde görsellik çok önemli. Biz okurken de resim ya da stilize edilmiş hastalıklar, resimler ve şekillerle çok fazla iç içeyiz.
Ama o işin illüstrasyon tarafı. Ben sanatı tabii ki tavsiye ediyorum. Resim sanatına yaklaştıkça çok büyük şeyler bulacaklarına inanıyorum. Bir resimle kurulan ilişki son derece özel ve güzel bir şeydir. Sadece meslektaşlarımın değil, herkesin onu yaşamasını isterim. Yani bir insan ne kadar o noktada kendini derinleştirmeye çalışırsa resimden de o kadar çok haz alır, o kadar anlam bulur diye düşünüyorum. Yeter ki “Ben bunu görüyorum ama daha fazla ne bulabilirim.” desin. Biraz daha resmin içine girmeye başlanırsa hayattan zevk alma anlamında, sanattan zevk alma anlamında büyük bir zenginlik kazanacak. Zaten bunu meslektaşlarım biliyorlardır. Ben onlara haddim olmayarak sadece kendi bildiklerimi, düşündüklerimi söylüyorum.

 

Tıp ve Sağlık

“Ressam Dr. Cem Cemal İşyapar ile Resim Sanatı üzerine söyleşi: Sanat Uzun Hayat Kısa” üzerine 3 yorum

  1. degerli doktorum
    Aile hekimı oldugunuzu yenı ogrendım sızı tanımak isterım sevgiler..

  2. Hi, Cem-
    You know me. Die Übersetzung ist grotten schlecht,
    man kann nichts verstehen.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Çağdaş bir peygamber | Franz Kafka’nın Kederi – Ahmet Ümit

Eş dost sohbetlerinde sıradışı yazarlardan söz açılınca, aklıma önce Kafka gelir. Bende bu düşünceyi yaratan Kafka'nın yazın alanında biricik olmayı...

Kapat