NEYZEN TEVFİK’İN TIMARHANE GÜNLERİ: BENİM HAYSİYETİMLE OYNADILAR MI, KALKAR GELİRİM BURAYA!

Üç güzel kız gelmişti bizim odaya. Birbirinden güzel üç kız. İçlerinden biri üstada:
– Bize bir şey çalar mısın? dedi.
– Ben hırsız mıyım kızım?
– Hayır, ney demek istiyorum.
– Ben çalgıcı mıyım?.. Ney çalınmaz, üflenir. Beni çalgıcı mı sandınız?
– Hayır ama…
– Hayırı bayırı yok!.. Ben, benim gönlüm isteyince üflerim.
Birbirlerinden üç güzel kız fena bozulmuşlardı. Onların bu haline üzüldü mü ne:
– Ver şunu! dedi bana birden.
– Neyi mi, nısfiyeyi mi? dedim.
– Nısfıyeyi, dedi.
Sonra üç güzeli yataklarımıza oturttu, başladı üflemeye. Uzun uzun, çok uzun uzun…
Önce kızlardan biri başladı ağlamaya, sonra ikincisi, sonra üçü birden… Sessiz sessiz ağlıyorlardı. Ne dokunmuştu onlara böyle?.. Yaşlı bir üstadın tımarhanede oluşu mu?.. Böyle büyük bir adamın bu hallere düşüşü mü?..

TIMARHANE BANA NEYZEN TEVFİK’İ TANITTI

Onu tanımayan yoktur sanırım o kuşakta ve bizim kuşakta. Yeni kuşak merak sarsa, belki biraz tanıyabilir onun kişiliğini şiirlerinden…

Görmek mümkündü onu Beyoğlu’nda, Havuzlu Beyazıt Meydanı’nda, Küllük Kahvesinde,1 Kumkapı’da, Samatya’da… İstanbul’un her yerinde, her semtinde, hemen her meyhanesinde. Ya yarı sallanır, ya tam sallanır durumda, ister cebinde para olsun, ister meteliği olmasın, ceplerinde defteri, kurşun kalemi, neyleriyle, nısfiyeleriyle…

Onunla ilk Özcan Meyhanesi’nde karşılaşmıştım uzaktan uzağa. Beş kuruşa, yedi buçuk kuruşaydı o zamanlar rakının tek kadehi. On kuruşa kulplu bardaklı bira ve çeşitli mezeler… Bursa Sokağı’na yakın sokaklardan birindeydi Özcan Meyhanesi. Sanatçılar çıkardı o günlerde oraya. Ve sanatçıları sevenler. Oraya, Degüstasyon’a, Fişer’e, Çiçek Pasajı’na, Tuna Birahanesi’ne. Bilinen yerlerdi sanatçıların çıktığı yerler… Meyhaneler, kahveler, pastaneler, Nisuaz, Petrograd, Moskova ve Viyana kahveleri…

Benim onu asıl tanımam kahvelerde, meyhanelerde olmadı. Benim onu asıl tanımam, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde olmuştu:
İnsan haysiyetini boğazlayarak, kışın soğuk bir gününde, dilim bağlı, dört duvar arasına koydular beni. En uysal delilerin koğuşuydu bu. Her adam kendi dünyasını yaşıyordu. Birkaçı sobanın çevresinde halkalanmışlar, birkaçı pencerelerden dışarıyı seyrediyordu. Biri parke taşlarını sayıyordu. Bir başkası bir köşeye büzülmüş, sigarasını avucunun içinde saklayarak içiyordu. Üçü beşi ellerini arkasına bağlamış, üçü beşi sıralar üstünde ayakta, başlarını havaya sallayarak mırıldanıyorlardı. Çoğu yalınayaktı. Zaman zaman susan, zaman zaman yumruklarını başına ve bacaklarına çarparak dövünen, acı acı uluyan biri çevremde üçgenler dörtgenler çizerek çömeliyor, kalkıyor, gene dolaşıyordu. İki Yahudi hasta, el ele, birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.

Burada da imtiyaz vardı.
Her sınıftan, her işten, her çeşit insan yan yana yaşıyorduk. Ama pistonlulara ayrı davranış…
Çoğunun üstü başı yırtıktı. Yatağına uzanmış biri kitap okuyordu. Saçları ensesini aşmış ressam, sayfaları yırtarcasına desenler çiziyordu. Şahlanan at resimleri.
Kaptan yere çökmüştü. Gözlerini yere eğdi, tükürdü. Balgamında gemiler gözlüyor, söyleniyordu:
– Gelecek pazara!.. Kızım, karım, bana bir bavul getirecekler, temiz çamaşırlar, tertemiz, pazara!..
Ve şoför:
– Bekle!.. Zor gelecek!.. Gelir inşallah!.. diye alay ediyordu. Kaptan boyuna tükürüğüne bakıyor:
– Pazara!.. diyordu, gemi yanaşacak, rıhtımda karım, nurtopu çocuklarım!.. Ben köşkte, kaptan köşkünde!.. Vapur bir daha ötmeyecek!..
– Bir sigara versene!.. dedi terzi.
Şoför seslendi:
– Bekle, hele vapur, gelsin karısı bavulunu getirsin, kaptan bize paket paket sigaralar ikram edecek!.. Yalan mı kaptan?..
Bir deli acı acı söylendi:
– İskeleyi, vapuru unutmaya bak, beklediğin gelmeyecek denizden!..
– Dilim kopsun!..
– Havada bulut, unut unut!.. Haline köpekler acısın!..
– Halimize!..
– Çok şükür ben terziyim… Elime bir makas vermişler, kes babam kes!.. Fabrika dokudu ben kestim, ben giydirdim eşi dostu… Çoğu da veresiye!.. Ama şimdi bir hırka bile vermiyorlar sırtıma!.. Üşüyorum, üşüyorum!..
Yanıma geldi, sigara içiyordum.
– Bir sigara versene, içim ısınsın, dedi.
– Başka sigaram yok, dedim.
En değerli şey sigaradır burada. Kimse kimseye izmarit bile veremez. Kuru ağaç yaprakları tütündür, gazete parçaları kâğıt. Sarıp sarıp içerler. Eğer yazdan yaprak toplamamışlarsa izmarit için kavgalar çıkar, önlenmese cinayet olur.
Terzi yalvarıyordu:
– Allahım, büyük Allahım, büyüklüğüne sığınıyorum, bana bir tek sigara gönder!..
– Yalvarma, rahatsız olur!..
Dövünen adam acı acı uludu, dövündü, dörtgenler çizdi durdu.
Şoför homurdandı:
– Susturun şunu be, içimi parçalıyor!..
Bu hikâye böylece sürebilir. Bir roman olabilir.
Gene böyle bir günde, hastalar akşam saat altı sularında yataklarına yatırılmıştı. Söz dinleyen uysal hastalar. Kimsesizler, itilip kakılmışlar, hor görülmüşler, çıldırmışlar, yalnızlar.
Gece yarısını çoktan geçmişti zaman…
– Oh!.. of!..
Sesleri çınladı önce avluda, sonra koğuşta… Bitmez tükenmez “Of’lar, oh’lar ve ah’lar”…
Gelen Neyzen’di.
Zilzurnaydı, yıkılmış haldeydi.
– Üstat geldi!.. dedi hastabakıcılardan biri.
Üstü başı berbattı. Düşe kalka gelmişti, belli…
– Kim getirdi seni üstat, buraya? dedi nöbetçi doktor.
– Kim mi getirdi beni?.. Kendim geldim, tıpış tıpış, ayaklarımla!.. Benim haysiyetimle oynadılar mı, kalkar gelirim buraya!.. Haysiyetli insanlar arasına!.. Burası benim evim!.. Evim burası!.. Evim!..
Üstünü başını temizlediler, yıkadılar, temiz pijama giydirdiler. O hâlâ “oh!..” çekiyordu.
Koğuşta bölme bölme, sonradan bölünmüş birkaç oda vardı. Bu odaların birinde yanındaki karyola boştu. Oraya yatırdılar onu.
Duvarın tahta bölümüne birkaç çivi çaktım, defterini kalemini sicimle astım. Neylerini nisfiyesini yerleştirdim, kendine gelince çok sevinmişti buna…
– Sen kimsin? dedi bana, necisin?
Söyledim, anlattım…
– Âlâ, âlâ… Demek sen Abidin Dino’nun arkadaşısın! Çok severim, çok severim onları. Severim, severim, severim…
Bir sözü tutturdu mu, tutturur da tuttururdu…
İğneler, ilaçlar, kusmalar, zor uyuttuk onu o gece.
Sabah erken uyanmıştı, durmadan “of” çekiyordu.
– Fahrettin Kerim gelince gelsin beni görsün, dedi.
Fahrettin Kerim başhekimiydi hastanenin. Gerçekten de gelip görmüştü viziteden önce onu. Hatırını, isteklerini sormuştu.
İyi bir çorba istiyordu önce, sonra söğüş, bir tavuk, sütlaç mahallebi ve komposto…
İkinci Harbin ortalarıydı. Alman orduları zaferden zafere koşuyordu. Nedense Hitler’e tutkundu üstat o sıralar… Ama Alman orduları kuşatılıp geriledikçe, o da gerilemeye, Hitler sevgisi erimeye başlamıştı. Bir şeyi tutturdu mu tutturur, ertesi günü de yüz seksen derece dönüverirdi… Nedeni yoktu bunun, öyle işte…
Haftada iki gün ziyaret günüydü hastanenin. Ama bizim için böyle bir şey bahis konusu değildi. Abidin Dino’lar, Arif Dino’lar, Asaf Halet Çelebi’ler, Sait Faik’ler vb. isteklerince ziyaretimize gelir, isteklerince otururlardı. Abidin Dino her gelişinde, onun karakalem portrelerini çizerdi. Konuşarak, kahkahalar atarak çizer, çizer, çizerdi. Hayranlığı vardı bu başa… S.E.S.2 dergisi çıkıyordu o zaman. Orda yazıyorduk yazılarımızı… Orda yayımlıyordu o günlerin önde gidenleri… “Bulunmaz bir yüz!” diyordu Abidin, “ne kadar çizsem doyamıyorum…”
Ve çizmekten yorulmaz, S.E.S.’te yayımlardı bu çizgilerini…
Ara sıra sinirlenirdi en olmayacak şeye.
Kıvır kıvır beyaz saçlı, lahana yüzlü, harita yüzlü Neyzen Tevfik yarı homurdanır, yarı susar, yemekleri beğenmez, küfreder, aklına estikçe de neyini veya nısfıyesini üflerdi…
– Getirin elbisemi; çıkar, kaçarım burdan da ha!.. Kimse beni tutamaz!.. Bu dünyadan da kaçarım ha!.. Adam gibi eşit davranın insanlara!..
Bu gözdağını sık sık tekrarlardı…
Bir gün tıp öğrencileri gelmişti hastaneye. Koğuş koğuş gezdiriliyorlardı. Bir sirkteymiş gibi eğleniyorlardı hastaları seyrederek… Öyle ya, kimi:
– Çörçil’le randevum var yarın, uçağı hâlâ hazırlayamadılar mı? Adam bekler mi beni? Çörçil bu! Londra’da buluşup Rozvelt’e gideceğiz. Waşhington’a! Özel kalem müdürüm de hep gecikir!.. Kovacağım onu bugün de gecikirse! diyor, kimi İsmet Paşa’ya, kimi Stalin’e, kimi Hitler’e sövüp sayıyordu. Görülecek, zevk alınacak şeylerdi herhalde bu görünüş onlar için. Etüt yapıyorlardı…
Bu arada üç güzel kız gelmişti bizim odaya. Birbirinden güzel üç kız. İçlerinden biri üstada:
– Bize bir şey çalar mısın? dedi.
– Ben hırsız mıyım kızım?
– Hayır, ney demek istiyorum.
– Ben çalgıcı mıyım?.. Ney çalınmaz, üflenir. Beni çalgıcı mı sandınız?
– Hayır ama…
– Hayırı bayırı yok!.. Ben, benim gönlüm isteyince üflerim.
Birbirlerinden üç güzel kız fena bozulmuşlardı. Onların bu haline üzüldü mü ne:
– Ver şunu! dedi bana birden.
– Neyi mi, nısfiyeyi mi? dedim.
– Nısfıyeyi, dedi.
Sonra üç güzeli yataklarımıza oturttu, başladı üflemeye. Uzun uzun, çok uzun uzun…
Önce kızlardan biri başladı ağlamaya, sonra ikincisi, sonra üçü birden… Sessiz sessiz ağlıyorlardı. Ne dokunmuştu onlara böyle?.. Yaşlı bir üstadın tımarhanede oluşu mu?.. Böyle büyük bir adamın bu hallere düşüşü mü?.. Ses’ti…
Sonra birden ayırdı nısfiyeyi ağzından:

Mehlika Sultan

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı.
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı.

Bir hayalet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rü’yalarına;
Hepsi meshur, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: “Belki son akşamdır bu”

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalp üzülür:
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.

Mehlika’nın kara sevdalıları
Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,
Mehlika’nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: “Aynada bir gizli cihan…
Ufku çepçevre ölüm servileri…”
Sandılar doğdu içinden bir an
O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bir zaman baktı o viran kuyuya.
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’ya oldu!..
Erdiler yolculuğun son demine;
Bir hayal alemi peyda oldu
Göçtüler hep o hayal alemine.

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..3

– Neden kendinden değil de Yahya Kemal’den? dedim.
– Her şey, hepsi benden mi olsun? dedi, biraz da Yahya Kemal’i hatırlayalım. Benim şiirler ağır gelir bu genç güzel kızlara. Bu okuduğum tam onlar için. Hafif, nahif, güzel, tatlı.
Üç güzel çok istediler kendinden okuması için. Ama Neyzen uzun uzun baktı kızlara, uzun uzun süzdü onları, tepeden tırnağa kadar, okumadı…
Kızlar Neyzen’in elini öpmek için eğildiler:
– Ben hoca mıyım, papaz mıyım?.. dedi, çekti öptürmedi elini üç güzele.
Sen ne papazsın, ne hoca; sen, bir daha hiç gelmeyeceklerden’din…
O bir filmde de oynadı. Bir frak giydirmişlerdi ona… Çok yakışmıştı siyahlar, o güzel başa… Bir konser veriyordu anıma göre. Ama pek beceremediğini sevemediğini söylemişti bu işi…
Gönlünce yaşamalıydı o, dörtgenler, çizgiler içine girmeden, dilediği gibi. Hiç kimseye boyun eğmeden.
Ve sonra aylar, aylar geçti aradan… Çiçek Pasajı’nda karşılaştık. Sev-İç Birahanesi’nde. İyice hoştu başı. Dilediği gibi içiyordu, dilediği gibi konuşuyordu. Bana çok kızgındı. Onu o tarihlerde Bakırköyü’nde bırakıp, ondan önce çıktığım için hastaneden…
Evet, dilediği gibi konuşuyordu. Onun dediklerinin birini söyleseydi başka biri götürürlerdi. O zamanlar götürmek âdeti boldu. Ama ona kimse dokunmazdı. Dokunulmazlığı vardı sanki denilebilir. Bir çeşit gelenek dışı…
Bir arife günü ona Küllük’te rastlamıştım. Oturttu beni yanına. Üst üste çay içtik. Bir değil, üç beş bardak. “Bu keser,” dedi. “İçki isteğini keser…” Sonra fakir çocuklarını toplamaya başladı yanına. Çay ikram etti onlara. Bir iki derken, çocuklar top top olmuş birikmişti çevremizde. İki sıra yaptı onları okul çocukları gibi. Kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık…
– Haydi, dedi, şimdi Mahmut Paşa’ya.
– Ne olacak?
– Param var bu gün. Bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları…
Giydirdi o gün o fakir fukara çocuklarını. Sonra gene meyhaneye. Rakıdan önce bir fincan zeytinyağı. Rakı çabuk çarpmasın diye.
“Kızdım,” deyip, kızına kızdığını anlatmıştın bana bir gün. Doğru muydu bilmem… Evde temizlik yapılıyormuş Pendik’te, tahta siliniyormuş…
– Baba basma! demiş.
Vay sen misin söyleyen!..
– Nasıl dersin, demişsin, sen babana, basma diye! Benim ayaklarımda ne var?
– Çamur var! dememişlerdir sana. Ama sen kızmışsın bir kere. Ötesi bahane. Vurmuş kapıyı çıkmışsın. Aylarca içmişsin hırsından… Hepsi bahane.
Nedeni bu değildi elbet… Evden çıkmak, kaçmak, içmek istiyordu canın. Ve arşınlamak her yeri… Sesinle doldurmak… Ama bir türlü bulamıyordun istediğini. Ve gece gündüz içmek, içmek, içmek…
Ve bulamadan öldün. İnanıyorum. Ve ağlayan o üç kız geliyor gözlerimin önüne. Fakir fukara çocukları ve o günkü deliler.

7.7.1968
Cahit Irgat
Çok Yaşasın Ölüler


1 Küllük, 1940’ların ünlü kahvehanesi, Menderes’in İstanbul imar planıyla Beyazıt’ta yıkılan binalar arasındaydı.
2 S.E.S., 1940 Kuşağı’nın önemli edebiyat dergilerindendir.
3 Yahya Kemal, “Mehlika Sultan”, Kendi Gök Kubbemiz, ss. 79-80.

Musa Anter’in Hatıralarında, Necip Fazıl Kısakürek ve Neyzen Tevfik

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz