Reklamlara Gerçekten İnanıyor musunuz? – Mario Levi

Onca konuştuğumuz reklamlar, gündelik hayatlarınızda nasıl bir yer tutuyor ? Sorum sektörün içinde yer alanlara değil elbet. Öyle olsaydı yanıtları kolaylıkla tahmin edebilirdim. Benim asıl merak ettiğim, reklamların yöneldiği yerden gelebilecek yanıtlar. Bu soruyu siz de sormayı denediniz mi ?.. Ben bunu çevremdekilere, özellikle de öğrencilerime birçok kez yaptım.

Çok sevilen, çok konuşulan reklamlar var bildiğiniz gibi. Hiç sevilmeyen, dahası nefret edilen, ama konuşulmadan edilemeyen reklamlar da var. Bunlara eğer isterseniz, ses getiren, gündelik konuşmalarımızın gündemine sık sık oturan reklamlar da diyebilirsiniz. Reklam bu durumda kendisine duyulan güveni hak ediyor mu ? Kimi ‘profesyonel’ reklamcılara bakarsanız bundan kuşku duymaya bile gerek yok. Çünkü onlar, o çoktan içi boşalmış ‘Reklamın iyisi kötüsü olmaz’ lafına gereğinden fazla inanıyor. Reklamın kötüsü var oysa, hem de bal gibi var ! Kimi başarısızlıkları böyle bir yalanla örtmenin zamanı çoktan geçti…

Ancak şimdi hangi reklamın neden kötü, hangisininse neden iyi olduğunu söylemek hiç gelmiyor içimden. Ben dikkatinizi bir başka gerçeğe çekmek istiyorum. Reklamların birçok insan, daha da doğrusu çok büyük bir çoğunluk için, aslında çok kolay tüketilebilir bir seyirlikten öteye geçemediğinin farkında mısınız ? Bir ürünü tanıtmanın, sevdirmenin, benimsetmenin başka bir yolu yok, böyle bir seyirlik karakteri reklamın ruhunda ve varoluş nedeninde var diyebilirsiniz. Buna itirazım yok. Ben birçok reklamın, birçok insanın gözünde sadece bir seyirlik olarak kaldığına ve konuşulduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Üstelik bu seyirlik kimi zaman çok zamansız bile bulunabiliyor. Romantik bir film izlediğinizi düşünün. Kadın ile adam tam öpüşecekken, kendinizi o havaya tam da kaptırdığınız o anda, birden bir çamaşır suyu ya da bir kredi kartı reklamının devreye girmesinin seyircide nasıl bir ruh hali uyandırabileceğini tahmin etmeye çalışın. Örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir. Bir de şimdi kimi reklamların seyircinin sinirini nasıl bozduğunu hatırlayın. Bundan en çok kim zarar görüyor sizce ? ‘Reklamı yapılan ürün’ diyebilirsiniz. Elbette öyle. Ancak bunun daha ilerisi var. Bence tüm bunlardan en çok reklamın kendisi zarar görüyor. Birçok insan, kampanyaların gün ışığına çıkma sürecindeki sorunları bilerek ya da bilmeyerek, reklamları inandırıcılıktan yoksun bulduğunu boşuna söylemiyor. Birçok insan reklamı hayatın gerçeklerinden kopuk bir yalan mekanizması olarak gördüğünü de boşuna söylemiyor. Ben öyle bir yerde değilim. Mutfağın gereğinden çok aşçısı olduğunu bilenlerdenim çünkü. Üstelik kralın çıplaklığını kendime göre görmeye ve göstermeye çalışırken, bağcıyı dövmeyi değil, üzüm yemeyi hedefliyorum.

Ne yapmalı öyleyse ? ‘Çocukça’ görülebilecek bir önerim var. Bir yerlerde sürekli toplantılar düzenlenmesine, bu toplantılarda reklamcıların, reklamverenlerin, bu işe kafa yoran ve yormak isteyecek sosyologların, psikologların, antropologların, yazarların görüş alışverişlerinde bulunmalarına ne dersiniz ? Bu toplantıları Reklamcılar Derneği de düzenleyebilir, herhangi bir reklam ajansı da, herhangi bir reklamveren de. Üstelik son iki olasılık bir marka bilinirliği yatırımı olarak bile görünebilir. Bu toplantılarda reklamların vardığı yer de genel anlamıyla tartışılabilir, gündeme oturan reklamlar da.

Bu işi çok ciddiye aldığımı düşünebilirsiniz şimdi. Bırakalım işler yolunda gitsin ya da herkes bildiğini yapsın, gerisini kurcalama, onca derdimiz arasında bir de bunu mu dert edineceğiz de diyebilirsiniz. Bana birçok ürün için artık iyiden iyiye belirlenmiş kodlar bulunduğunu, bunların da artık kolay kolay değiştirilemeyeceğini de söyleyebilirsiniz. Bunları bugüne kadar çok duydum. Söyleyin, bence hiçbir mahzuru yok. Ben buralardan öylesine geçiyorum zaten. Her reklamcı gibi ben de yolcuyum. Ancak geçerken, her zaman yaptığım gibi, bir kendi lafımı edeyim dedim. Hayatlarımızın nasıl boşaltıldığını, birçok reklamın, yine reklamın doğası gereği vaat ettiği, sattığı hayal dünyasının bile ne kadar tekdüzeleştiğini, inandırıcılığını yitirdiğini, reklamcılık, hocalık ve radyoculuk mesleklerimden çok daha fazla önemsediğim yazarlık mesleğimde yeteri kadar söylüyorum zaten. Ben bu konuyu açarken, böyle devam etmesi durumunda, geleceği kendi adıma pek parlak göremediğimi ifade etmek istedim sadece. Üstelik dediğim gibi, bu bağın daha çok üzüm vermesini istiyorum. Birçok meseleyi gözden geçirmek hâlâ mümkündür belki, ne dersiniz ?..

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
William Faulkner’in Nobel konuşması: Her şey korkmakla başlar

Kapat