Psikanalizin Tarihçesi (3) – Sigmund Freud | “İnsanın gelişmesi içeriden dışarıya doğrudur”

Öğretinin ana ilkesini çocuğun ruhsal yaşamına bağlama çabası, psikanalizce yadsınmaz bir gerçek niteliği taşıyan böyle bir girişim, Adler’de gözlem gerçeğinden en ağır sapmalara ve en geniş kavram karışıklıklarına yol açmış, erkeksel» ve «kadınsal» sözcüklerine yüklenen yaşambilimsel anlamlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa oluşturmuştur. Oğlan ya da kız çocuklarının, kadın cinsiyetine karşı başlangıçta duydukları küçümsemeye dayanarak yaşamlarını yönlendirmeleri ve «tam bir erkek olma» isteğini yaşamlarının bir laytmotifi yapmaları düşünülemez; nitekim gözlemler de böyle bir şeyin olanaksızlığını kanıtlamaktadır. Çocuk, cinsiyetler arasındaki aynının önemini ilkin sezmez, yani cinsellik konusundaki araştırmalarına cinsiyetler arasındaki aynım anlamakla başlamaz, kadını toplumsal bakımdan erkekten aşağı görmekten büsbütün uzaktır. Yakalandıkları nevrozun etiyolojisinde bir erkek olma isteğinin hiç rol oynamadığı kadınlar vardır.

<<öncesi] Erkeksel protesto denilen şeyin ta baştaki bensevide iğdiş korkusuyla ortaya çıkan bir aksaklıktan ya da cinsel alandaki ilk etkinliklerin karşılaştığı engellemelerden kaynaklandığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Nevrozların oluşumu konusunda tüm tartışmaların, nihayet çocuk nevrozları alanında çözüme ulaştırılması gerekiyor, ilk çocukluk yıllarında ortaya çıkan bir nevrozun psikanalizi, nevrozları etiyoioj isiyle ilgili bütün yanılgıları yokedecek ve cinsel içtepiierin söz konusu nevrozların doğuşunda rol oynadığı gerçeğine karşı duyulan kuşkuları silip atacaktır. Zaten bu yüzden Adler, Jung’un Çocuk Ruhundaki Çatışmalar (rvonilikte der kindlicnen Seele) adındaki yazısını eleştirirken, ilgili konudaki malzemenin besbelli «baba» taralından tutarlı bir biçimde düzenlendiği iltirasma başvurmuştur.03 ,
Adler kuramının yaşambilimsel (biyolojik) yönü üzerinde daha çok durmayarak somut organsal aşağılık kompleksinin ya da bunun öznel algılanmasının hangisi belli değil Adler sistemini gerçekten taşıyabilecek bir temel oluşturup oluşturamayacağını araştıracak değilim. Ancak şu kadarını belirteyim İd, her iki durumda da nevroza, organsal bir yetersizliğin kendisine sağladığı bir yan kazanç gözüyle bakılması gerekecektir; oysa çirkinlerin, ucubelerin, sakatların ve düşkünlerin büyük çoğunluğunun, organizmalarmdaki kusurlara bir nevrozla tepki göstermediğini gözlemler ortaya koymaktadır. Adler’in söz konusu organsal yetersizliği büyüklerden alıp çocuk ruhuna aktarmak gibi ilginç tutumunu da yine bir yana bırakmak isterim. Nihayet bu bize, psikanalizce hayli üzerinde durulan çocuksallığın (infantilizm), bireysel psikitojide nasıl kılık değiştirerek karşımıza çıktığını gösterir. Buna karşılık, belirtmeyi gerekli bulduğum bir şey varsa, psikanalizin bulguladığı ruhbilimsel gerçeklerin Adler taralından göz ardı edildiğidir. Adler, Nevrotik Karakter adlı kitabında bilinçdışını kurduğu sistemle herhangi bir ilişkiden bağımsız psikolojik bir özellik niteliğinde ele alır. Daha sonraları ise, bir düşünce ya da duygunun bilinçli mi, bilinçsiz mi doğduğunun kendisi için hiç farketmediğini bu tutumuna tam bir uygunluk içinde açıklamış, geriye itim olayını ise daha baştan beri anlamaya yanaşmamıştır. 1911 şubatında ViyanaPsikanalistler Derneğinde verilen bir konferansa ilişkin eleştirisinde şöyle der: «Bir vaka üzerinde kanıtlandığına göre, hasta kendisini karşısında sürekli güvenlik altına almaya çalıştığı libidosunu ne geriye itmiş, ne de…»00 Çok geçmeden yine Viyana’da bir toplantıda şu açıklamada bulunur: «Bu geriye ilim nereden kaynaklanıyor? diye sormaya kalkarsanız, alacağınız yanıt uygarlıktan olacaktır. Ama uygarlık nereden kaynaklanıyor? derseniz, o zaman da size geriye itimden yanıtı verilecektir. Yani görüyorsunuz, sözcüklerle bir oyun hepsi. Adler, Nevrotik Karakter’indeki kendini savunma oyunlarının maskesini düşürebilmesini sağlayan keskin zekâsının küçük bir parçasına başvursaydı, laf canbazhğından başka bir şey sayılmayacağını ileri sürdüğü kanıtlar arasında bir çıkış yolu bulabilirdi kendine. Gerçek durum, uygarlığın önceki kuşaklarca gerçekleştirilmiş geriye ilimlerden kaynaklanmasından ve her yeni kuşağın aynı geriye itimleri gerçekleştirerek uygarlığı ayakta tutmakla yükümlü kılınmasından başka bir şey değildir. Yumurta nereden çıkıyor? sorusuna tavuktan yanıtını alan, tavuk nereden çıkıyor? sorusuna ise yumurtadan yanıtını alıp, kendisiyle alay edildiğini sanarak ağlamaya başlayan bir çocuktan söz açıldığını işitmiştim. Oysa bu yanıtlarda söz oyununa da gidilmemiş, çocuğa doğru bir açıklamada bulunulmuştu.
Adler’in düş konusunda, yani psikanalizin bu «alâmeti farika»sıyla ilgili olarak bütün söyledikleri de yine içerikten yoksun acınacak şeylerdir. Adler, ilkin düşü kadınsal çizgiden erkeksel çizgiye bir geçiş diye değerlendirmiştir ki, bu da düşlerin bireyin isteklerini gerçekleştirici bir işlev gördüğü öğretisinin «erkeksel protesto» diline çevrilmesinden başka bir şey değildir. Daha sonra, Adler. bilinçli durumda elde edilemeyen nesnenin bilinçsiz durumda gerçekleşmesini sağlayan bir mekanizma gözüyle bakmıştır düşe. Ayrıca, düşü gizli düş düşüncesiyle karıştırma önceliğini de yine elinde bulundurmakta ve «prospektif eğilim» görüşü de bu karıştırmaya dayanmaktadır, ileride ise Maeder aynı konuda Adler’i izlemiştir. İlgili konuda görmezden gelinmek istenen bir şey var ki, o da açık (manifest) içeriğiyle bize anlaşılır bir şey söylemeyen her düşün, varsayım ve sonuçları benimsenmeye yanaşılmayan düş yorumu tekniğiyle kavranabileceğidir. Karşıkoyma’nm ise, hastanın hekim karşısında tutunmasına hizmet ettiğini söyler, Adler. Elbet doğru bir söz; bu şu demeye gelir ki, hasta karşıkoymanın hizmetindedir. Ancak, nereden ileri geliyor bu karşıkoyma ve nasıl oluyor da hastanın amacının emrinde bulunuyor? «Ben» için ilginç görmediğinden bunun üzerinde durmaz, Adler. Öte yandan, semptom ve hastalıkların ayrıntılı mekanizmalarını, hastalıklarla onların dışavurumlarmdaki zengin çeşitliliğin nedenlerini hiç dikkate almaz; çünkü bütün bunlara yine erkeksel protestonun, özyaşamı sürdürme çabasının, kişiliği yüceltme amacının hizmetinde nesneler gözüyle bakar. İşte tümüyle Adler sistemi budur. Bu sistemde, Adler, psikanalitik gerçekleri yeni bir yoruma kavuşturmak için alabildiğine çaba harcamış, karşılığında bir tek yeni gözlem getirmemiştir. Şimdiye kadar anlattıklarımız, Adler sisteminin psikanalizle hiç bir alıp vereceği olmadığını kanıtlamıştır sanıyorum.
Adler sisteminin sunduğu yaşam tablosu, bütünüyle saldırganlık içgüdüsü temeline dayanmaktadır; sevgi denen şeye yer verilmez bu tabloda. Böylesi acınacak bir dünya görüşünün az da olda ilgiyle karşılanmasına şaşmamak doğrusu elde değil. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, cinsel gereksinimlerin sultası altında ezilen insanlık kendisine sunulan her görüşü benimsemeye dünden hazır bekler; yeter ki, bu görüş «cinselliği» yenme sözverisini oltanın ucunda bir yem gibi buyur edip atsın önüne.
Adler’in psikanalizden kopma olayı 1911 yılındaki Weimar kongresinden önce açığa vurmuştu kendini; bu tarinten sonra ise İsviçrelilerin kopma olayıyla karşılaşıldı. Bunun ilk belirtilerini de ne tunafsa iiickün’in isviçre literatüründe yayınlanan popüler yazıları oluşturmuş, ilgili yazılarla kamuoyu Rickiin in en yakın meslekdaşianndan önce psikanalizi gözden düşürecek bazı üzücü yanılg.lardan bu akımın kurtarıldığını öğrenmişti. Jung’a gelince, 1912’de Amerika’dan yolladığı bir mektupta, psikanalizde yapmaya kalktığı değişiklikleri şimdiye kadar benimsemeye yanaşmayan birçok kişinin sonunda direnişten vazgeçtiğini övünerek yaziyordu. Ben, kendisine bunun bir kıvanç nedeni sayılamayacağım, çünkü psikanalizin güç belâ elde ettiği başarılardan ne kadar çoğunu gözden çıkarırsa, bu bilime karşı direnişlerin o ölçüde kaybolacağını bildirdim. İsviçrelilerin psikanalizde gerçekleştirmekle o kadar gurur duydukları değişiklik ise, yine cinsel etkenin kuramsal alanda geri plana itilmesiydi. İtiraf edeyim ki, bu sözde ileri adımı daha İ3İ11 başından beri güncelliğin gereklerine geniş çapta bir uyum gözüyle gördüm, liurada birbiriyle kar3.1la5t1rd1g.rn, gerice aogru tin yon izlenip psikanalizden uzaklaşan her iki akımın, sub specie aetcrnitatis yollu bazı yüce görüşlerle kamuoyunda kendileri lehinde bir önyargının doğmasını sağlamaya çalışmak gibi benzer bir yanları da vardı. Adler’de ilgili rolü, bütün bilgilerin göreceliği ve kişinin bilgi malzemesini bireysel sanatçı bir tutumla ele almaya hakkı olduğu görüşü oynamaktaydı. Jung’ta ise, gençliğin uygarlık tarihi açısından sahip olduğu hak üzerinde duruluyor ve gençler görüşleri donmuş zalim yaşlılar tarafından kendilerine vurulmak istenen zincirleri silkip atmaya çağrılıyordu. Gerek Adler, gerek Jung’un izledikleri yol için başvurdukları bu nedenlere ilişkin yadsıyıcı bir kaç söz söylememin gerektiğini sanıyorum. Bilgilerimizin göreceliğine dayanılarak psikanalize yapıldığı gibi, onun dışındaki her bilim dalma da eleştiriler yöneltilebilir. Bilgilerimizin göreceliği düşüncesi, günümüzün bilime düşman tutucu akımlarından alır kaynağını ve bize yakışmayacak sözde bir üstünlüğün ar
Öliimsüzlüğün alt düşünceleri (Ç.N.)
dında koşar. İçimizde, kuramsal çalışmalarımıza ilişkin olarak insanlığın ileride vereceği en son ve kesin yargıyı önceden bilecek kimse yoktur. Örneğin bir kuram karşısında diyelim üç kuşak boyu gösterilen yadsıyıcı tutumda bir sonraki kuşak tarafından düzeltmeye gidildiğini ve söz konusu yadsımanın bir benimsemeye dönüştüğünü örnekler bize göstermektedir. Böyle olunca, bir araştırmacı için yapılacak en doğru şey, içindeki eleştirisel sese gereği gibi kuıak verip, kendisine karşıt düşüncedekilerin söylediklerini de biraz dikkatle dinledikten sonra, deneyimlere dayandıracağı görüşünü bütün gücüyle savunmaktır. Araştırmacı dürüstlük çerçevesi içinde işini yapmakla yetinmeli, bir büyüklük duygusuna kapılarak ileri bir geleceğe aynlmış yaıg.çhk koltuğuna oturmaya kalkmamalıdır. Bilimsel konularda kişisel keyfiliğe kaçmak, kötü bir davranıştır; böyle bir keyfiliğin ise, daha önceki sözlerle değer kaybına uğratılan psikanalize bilim olma şanını çok gördüğü açıktır. Bilimsel düşünüye üstün önem veren kimsenin, kişiselsanatçı keyfiliğini rastladığı yerde elden geldiğince önleyecek çare ve yollan araması gerekir daha çok. Hani savunmada fazla hamaratlığa kaçmanın yersizliğini de vaktiyken anımsamak doğru olacaktır. Adler’in başvurduğu kanıtlar ciddilikten uzaktır, yalnız karşıt düjşüncedekilerle savaşılırken yararlanılır bunlardan, yoksa Adler’in kendi kuramlarını bağlamaz. Ayrıca, ilgili kanıtlar, taraftarlannın Adler’i, geleceğine pek çok öncünün insanlığı hazırladığı bir Messias gibi karşılayıp baştacı etmekten alıkoymamıştır. Anlaşılan Messias’a görece bir açıdan bakılmamaktadır.
Jung’un başvurduğu ad captandam benevolentiam görüşü ise, insanlığın, uygarlığın ve bilimin gelişimi hep kesiksiz bir çizgi üzerinde gerçekleşmiş gibi bir varsayıma dayanmaktadır. Sanki hiç duraklama dönemleri yaşanmamış, sanki her devrimi çeşitli tepkiler ve eskiyi hortlatma girişimleri izlememiş, sanki kendilerinden önceki bir kuşağın elde ettiği basanlara geriye sayan adımlarla sırt çeviren kuşaklar çıkmamıştır. Jung’un kitlesel görüşe yak
 Tevrafta Tanrı tarafından yollanacağı söylenen kurtarıcı. (Ç.N.)
laşma, kitleye sevimsiz gelen yenilikten el çekme çabası ise, onun psikanalizdeki düzeltme (ıslahat) girişiminin, özgürlüğü gerçekleştireceğini söylediği bir gençlik eylemi sayılacağına daha baştan olasılık dışı bir gözle bakmamızı zorunlu kılmaktadır.
Burada ele alınan her iki akımdan Adler’inki, Jung’un öncülük ettiği akımdan kuşkusuz daha değerlidir, temelden yanlışlığına karşın vargı (konsequenz) ve tutarlılık açısından mükemmel bir karakter taşır. Jung’un psikanalizde başvurduğu değişiklik, olayların içgüdüsel yaşamla ilişkisinde bir gevşemeye yol açmıştır. Ayrıca, Abraham, Ferenczi ve Jones gibi kişilerin de belirttiği gibi, bu değişiklik o kadar açıklıktan uzak, o kadar bulanık, o kadar çapraşık bir şeydir ki, karşısında söyle ya da böyle bir tutum takınmak kolay değildir. Neresinde bir kusur bulsa, orasını yanlış anladığı suçlamasının şahsına yöneltileceğine insanın kendisini önceden hazırlaması gerekmekte, ilgili değişikliğin doğru olarak nasıl anlaşılacağı da bir türlü bilinememektedir. Zaten değişikliğin kendisi de tuhaf bir dalgalanma gösteriyor, zaten «psikanalizden bu kadar yaygara koparılmasını gerektirmeyecek hafif bir sapma» (Jung) gibi ortaya çıkıyor, bazan da psikanalizde yeni bir çığır açan, hatta bütün insanlar için yeni bir dünya görüşü getiren tanrısal bir bildirim kılığında açığa vuruyor kendini.
Jung akımı mensuplarının özel ve resmi dışavurumları arasındaki uyumsuzlukları görünce, bu akımdaki açıklık ve dürüstlükten uzak karakterin söz konusu dışavurumlarda ne ölçüde rol oynadığını, insan kendi kendine sormadan duramıyor. Ancak şurasını itiraf etmeli ki, yeni öğretinin temsilcileri güç durumda bulunmaktadır. Daha önce kendilerinin de savundukları nesnelerle şimdi savamıyor, üstelik bunu kendilerine yeni şeyler öğreten yeni gözlemlere dayanarak değil, daha önce gördüklerini şimdi kendilerine başka kılıkta gösteren yorum değişikliklerinden ötürü yapıyorlar. Bu yüzden, temsilcisi olmakla kendilerine ün sağladıkları psikanalizle bağlarını koparıp atmıyor, psikanalizin değiştiğini öne sürmeyi daha uygun sayıyorlar. Münih kongresinde bu alacakaranlığı ister istemez aydınlatmaya çalıştım ve İsviçreliler tarafından başvurulan yeniliklere, çıkışını benden alan psikanalizin yasal yoldan bir sürdürülüşü ve geliştirilmesi gözüyle bakmadığımı açıkladım. Furtmüller8″ gibi işin dışındaki eleştirmenler, durumun nereye gittiğini daha önceden sezmişti. Abraham, Jung’un psikanalizden tam bir gerileyiş durumunda bulunduğunu haklı olarak belirtir. Kuşkusuz herkesin istediği şeyi düşünüp yazmak hakkını yürekten teslim etmek isterim; gelgelelim, kendini çevresine olduğundan başka türlü tanıtmaya gelince, buna kimsenin hakkı yoktur.
Nasıl ki Adler’in psikanalitik araştırmaları ortaya yeni olarak biraz «bireysel psikoloji» koymuş ve psikanalizin bütün temel öğretilerini ayak altı ederek bu birazcık şeyi fazlasıyla pahalıya satmak istemişse, Jung ve taraftarları da, psikanalize karşı açtıkları savaşı ele geçirdikleri yeni bir başarıya yaslamışlardır. Kendilerinden önce Pfister’in yürüdüğü yolu izleyerek, aile kompleksi ve yasaksevisel (inzestiös) obje seçimiyle ilgili cinsel malzemenin, nasıl insanlığın en yüce ahlaksal ve dinsel yönelimlerinin hizmetinde kullanıldığını ortaya koymuş, yani insan ruhundaki sovisel dürtülerin yüceltilmesi ve bundan böyle sevisel diye nitelendinlemeyecek eğilimlere dönüştürülmesi gibi önemli bir olayı ayrıntılı çalışmalarla açıklığa kavuşturmuşlardır. Ancak, psikanalizin beklentileriyle tam bir uyumu içeriyordu söz konusu bulgulama, bu ve benzeri yüceltmelerin (sublimasyon) düşlerle nevrozlarda geriye dönüş sonucu ortadan kalktığını savunan psikanalizin görüşüyle eksiksiz bağdaşabilmekteydi. Ne var ki, böyle bir şey tarafımızdan daha önce açığa vurulsaydı, bütün dünya ahlâk ve din cinselleştiriliyor diye ayağa kalkardı. Burada «finalist»87 bir tutumla söz konusu gerçeği bulgulayanlarm kendilerini böyle bir gazap fırtınasına karşı durabilecek güçte hissetmediklerini düşünmeden yapamayacağım. Belki bu gazap fırtınası kendi içlerinde de esmeye başlamıştı. Nasıl ki Adler’in bağlı bulunduğu sosyalist görüş bireysel psikolojisini geliştirmede etkisiz kalmamışsa, İsviçrelilerin çoğunda rastlanan dindarlık da onların psikanalize karşı takındıkları tutumu etkilemiştir. Burada saatinin başından geçenleri dile getiren Mark Twain’in öyküsünü ve öykünün son sözlerinde açığa vurulan o merak duygusunu anımsamamak elde değil: «Hayatta başarıya ulaşamamış bütün o teneke ve tüfek tamircilerinin, ayakkabıcıların ve nalbantların şimdi ne olduğunu merak edip dururdu hep; ama bunu ona söyleyecek kimse yoktu.»
Şimdi bir karşılaştırmaya başvurarak şöyle diyeceğim: Tutalım ki bir toplumda sonradan görmüş biri var. Yaşadığı yerde kimselerce bilinmeyen bu adam çok, ama çok eski ve soylu bir aileden geldiğini anlatıp övünüyor sürekli. Gel zaman, git zaman, anne ve babasının yakınlarda bir yerde yaşayıp hiç de öyle soylu olmadığı ortaya çıkarılıyor. Sonradan görmüşün eline, soy ve sopunu öğrenmek için bir fırsat geçmiştir artık, ilgili fırsattan yararlanıp araştırıyor ve gerçeği öğreniyor. Bu durumda söz konusu kimseler için anne ve babam değildir diyemeyerek, onların da aslında pek soylu kimseler olduklarını, ancak sonradan düştüklerini öne sürüyor ve devlet dairelerinin birinde rüşvet karşılığı kendine bir soy sop belgesi uyduruyor. Öyle sanıyorum ki, İsviçrelilerin davranışı da buna benzemekte. Ahlâk ve dinin cinselleştirilmesi doğru görülmeyerek, daha başından bunlara «yüce» bir gözle bakılması mı gerekiyor, beri yandan bunlardaki düşüncelerin aile ve Ödipus kompleksinden çıkışları yadsınacak gibi bir durum göstermiyor mu, yapılacak tek şey var: Söz konusu komplekslerin öteden beri taşıyor göründükleri anlamı taşımadıklarını, bunların Silberer’iri bir deyimiyle anagogih yüce bir anlamı08 içerdiklerini, bu anlam dolayısıyla ahlâk ve gizemciliğin soyut kavramları arasında kendilerine özgü yeri aldıklarını ileri sürmek.
Hani bunları söylediğim için, YeniZürih öğretisini yanlış anladığım suçlamasını yine buyurup tarafıma yöneltebilirler; böyle bir suçlamaya hazırlıklı bulunuyorum. Ancak ilgili ekolün yayınlarında benim anlayışla çelişen noktaların onlara değil de bana maledilmesine asla göz yumamayacağımı daha baştan belirtmek isterim. Jung’un yeniliklerini başka türlü anlamam; bunlara kendi içlerinde tutarlı bir bütün gözüyle bakmam olanaksız. Jung’un psikanalizde yaptığı değişikliklerin tümü de aile komplekslerinden çirkin görünen şeyi atmak, dolayısıyla din ve ahlâk alanında bunlarla yüz yüze gelmemek gibi bir amaç
tan alır kaynağını. Söz konusu yeniliklerde libido kaldırılarak yerine akıllılar için de, aptallar için de gizemsellik ve kavranılmazlığını koruyan bir kavram geçirilmiş, Ödipus kompleksi «simgesel» olarak ele alınmıştır; bu komplekste anne, uygarlığın gelişimi uğrunda kendisinden el çekilmesi gereken erişilmezi anlatmakta, Ödipus efsanesinde öldürülen baba ise, bireyin bağımsızlığını elde etmek İçin kendisinden kurtulması gereken «içsel» bir babayı göstermektedir. Cinsel düşünce ve duygu malzemesinin öbür parçaları da, kuşkusuz zamanla benzeri yorum değişikliklerine uğrayacaktır. Ben’e aykın sevisel (erotik) isteklerle ben’sel egemenlik dürtüsü arasındaki çatışmanın yerini ise, «yaşamsal ödev» ile «ruhsal adalet» arasındaki çatışma alır Jung’ta; nevrotik suçluluk bilincinin yerine ise yaşamsal ödevin üstesinden gelemediği yolunda bireyin kendi kendine yönelttiği suçlama geçirilir. Böylece dinselahlâksal bir sistem hazırlanıp öne sürülmüştür; tıpkı Adler sistemi gibi bu sistemde de ister istemez psikanalizin gerçek verileri bir yorum değişikliğine uğratılarak eciş bücüş bir duruma sokulmuş ya da kaldırılıp bir kenara, atılmıştır. Gerçekte ise dünya olaylar senfonisinden uygarlık tarihiyle ilgili tiz perdeden birkaç tona kulak verilmekle yetinilmiş, o muhteşem içgüdüsel melodi işitilmezlikten gelinmiştir.
Böyle bir sistemi ayakta tutmak, gözlem ve psikanaliz tekniğine tam bir sırt çevirişi gerektirmektedir. O yüce öğretiye karşı gösterilen hayranlık, nevrozların etiyolojisinde Jung’un Ödipus kompleksini yeterince «spesifik» bulmaması ve bu spesifikliği süredurumda (atalet), yani canlı ve cansız nesnelerin bu en genel özelliğinde görmesi gibi bilimsel mantığı küçümseyen davranışlara olanak veriyordu. Bu arada şurası unutulmamalıdır ki, ödipus kompleksinin kendisi «ruhsal süredurum» gibi bir güç olmayıp, bireydeki ruhsal güçlerin ölçütü sayılan bir içeriği anlatır. Tek tek kişiler üzerindeki araştırmaların kanıtladığına veher vakit de kanıtlayacağına göre, cinsel kompleksler ilk başlangıçtaki anlamlarıyla insan ruhunda canlı olarak varlığını sürdürür. Bundan dolayıdır ki, bizim çalışmalarımızda bireye yönelik araştırmaların sağlayacağı verilere gör© bir yargıya varma yolu izlenmiştir. Jung ekolüne mensup psikoterapisti en başta bekleyen tehlike, olduğundan başka türlü yorumlanan komplekslerin ilk çocukluk yıllarındaki gerçek ve yalm anlamıyla yüz yüze gelmektir. Dolayısıyla, hastanın geçmişini elden geldiği kadar az dikkate almak, tedavinin ağırlık noktasını aktüel çatışma üzerine kaydırmak, Jung yöntemine göre psikoterapide kural saptanmıştır; aktüel çatışmada ise Jung ekolüne göre en önemli nokta, tesadüfi ve kişisel etkenler değil, genel özellik, yani yaşamsal ödevin yerine getirilemeyişidir. Ancak biliyoruz ki, nevrozlulardaki aktüel çatışma, ancak gerisin geriye izlenip hastanın geçmişine doğru ilerlendiği ve hastalığın oluşumunda libidonun tuttuğu yol gözden kaçırılmadığı zaman anlaşılmakta ve ortadan kaldırılabilmektedir.
Zürih ekolünce uygulanan yeni psikoterapide, yukarıda anlatılan eğilimler nedeniyle nasıl bir yönteme başvurulduğunu, böyle bir psikoterapiden geçirilen bir hastanın açıklamalarına dayanarak söyleyebilirim. «Bu yeni yöntemde ne geçmişin, ne aktarım olayının üzerinde en ufak bir şekilde durulmakta. Aktarım olayının kendini açığa vurduğunu bir ara sezer gibi olmuştum ki, bana bunun libido simgesinden başka bir şey olmadığı söylendi. Ahlaksal öğütlere diyecek yoktu ve bir süre bunlara sadakatle uyarak yaşadım. Ama sağlık durumumda hiç bir düzelme görülmedi; durum hekim için olduğundan daha da tatsızdı benim için, ancak elimden ne gelirdi?… Psikanaliz beni ferahlığa kavuşturacakken, tedavi kürünün her seansında tarafıma yeni yeni güçlü istekler yöneltiliyor, yakalandığım nevrozun ortadan kaldırılması, bu istekleri yerine getirmem koşuluna bağlanıyordu. Örneğin bir içe yönelişle (introversiyon) dikkatimi kendi üzerimde toplamam, dinsel duygulanmda derinleşmem, seVgi dolu bir teslimiyetle bir kadına bağlanıp onunla ortak bir yaşamı sürdürmem gibi öğütler bunlar arasındaydı. Adeta gücümü aşan bir şeydi bu, nihayet insandaki iç yapının tümüyle değişmesi gibi bir anlam taşıyordu. Psikoterapi için belirlenmiş her seansın sona erişinde, alabildiğine güçlü pişmanlık duyguları ve en iyi kararlarla, ama cesaretim kırılmış olarak muayenehaneden ayrılıyordum. Hekimin yapmamı öğütlediği şeyleri herhangi bir rahip salık verebilirdi bana, ama bunları yerine getirecek güç neredeydi?» Hasta, psikanalitik tedavide geçmiş yaşamla aktarım olayı üzerinde durulduğunu işitmişti. Ancak, tedaviyi yürüten hekim tarafından bunların yeterince ele alındığı söylenmişti kendisine. Hastanın durumunda bir iyileşmesağlanamadığına bakılırsa, geçmiş yaşam ve aktarım olayının yeteri kadar psikanaliz konusu yapılmadığı sonucunu çıkarmak haksız bir davranış sayılmaz sanırım. Geçmiş yaşam ve aktarım olayının, izlenen tedaviye psikanalitik tedavi adını vermeyi haklı gösterecek yoğun bir dikkatle ele alındığını asla ileri süremeyiz. Dubois’nın, nevrozluları moral takviyesiyle daha kollayıp gözetici bir yoldan iyileştirmeye çalıştığı pek yakındaki Bern’e varmak için Zürihlilerin Viyana üzerinden geçen uzun ve dolambaçlı bir yolu geride bırakmaları şaşılacak şeydi hani. Söz konusu yeni doğrultunun psikanalize bütünüyle sırt çevirişi, Jung’un yazılarında pek yer vermediği geriye itim’e karşı takınılan tutumda, Adler’in yaptığı gibi düş psikolojisinden el çekilmesi ve gizli (latent) düş düşünceleriyle karıştırılan düşün yanlış anlaşılmasında, bilinçdışına karşı gösterilen anlayışın elden çıkarılmasında, kısaca psikanalizin temel direkler olarak ortaya koyduğu bütün konularda da kuşkusuz kendini açığa vurmaktadır. Jung’un, yasaksevi kompleksinin salt «simgesel» karakter taşıyıp gerçek bir varlıktan yoksun bulunduğu, bir vahşinin bir kocakarıyı içi çekmeyip genç ve güzel bir kadına yöneldiği yolundaki sözlerini işitince, insan, «simgesel» ve «gerçek bir varlıktan yoksun» deyimleriyle, dışavurumları ve hastalandırıcı etkileri göz önünde tutularak psikanalizde «bilinçdışı varlık sahibi» diye nitelenenden başka bir şey anlatamadığım düşünmek ve böylelikle aradaki sözde çelişkiyi ortadan kaldırmak isteğini duyuyor.
Düşün, işleyip değerlendirdiği gizli (latent) düş düşüncelerinden daha başka bir şey sayılacağı dikkate alınırsa, hastaların düşlerinde ister «yaşamsal ödev», ister «üstte ve altta yer almak» gibi şeyler olsun, psikoterapi sırasında kafalarına doldurulan nesneleri gördüklerine şaşmamak gerekir. Nasıl ki normal düşler çeşitli uyarılarla deneysel yoldan etki altına alınabiliyorsa, psikanalizden geçirilen kimsenin gördüğü düşler de bir bakıma yönetilebilmektedir. İçereceği malzemenin birazı her ne kadar bu yoldan belirlenebilirse de, düşün özü ve mekanizmasında bir değişiklik sağlanamaz. Ayrıca «özyaşamsal» (biyografik) denen düşlerin psikanalitik tedavi süreci dışında görüldüğü inancında değilim. Buna karşılık, tedavi öncesine rastlayan düşler yorumlanır ya da tedavi sırasında başvurulan uyanlar sonucu hastanın gördüğü düşe ne gibi eklemeler yaptığına dikkat edilir veya düşü görene bu gibi ödevler yüklemekten kaçınılırsa, yalnız yaşamsal ödev’e ilişkin çözüm denemeleri sunmanın düşlerin çok uzağında bulunduğu kanısına varabiliriz.
Nihayet düş, bir düşünü biçiminden başka bir şey değildir; ilgili biçim asla düşün kapsadığı düşünceler yard:ma çağrılarak anlaşılamaz; bunu düş oluşumu’nun dikkate alınnuıoı sağlar ancak.
Jung’un yanlış anlamalarını ve psikanalizden sapmalarını olgulara dayanarak çürütmek güç değildir. Doğru dürüst her psikanaliz uygulaması, hele çocuklar üzerinde başvurulacak uygulamalar, psikanaliz kuramının dayandığı görüşleri pekiştirir ve gerek Adler, gerek Jung sistemindeki yorum değişikliklerinin yanlışlığını ortaya kor. Jung’un kendisi, sistemini henüz geliştirmeden, bir çocuk üzerinde böyle bir psikanaliz uygulamasına girişmiş ve bunu kaleme alarak yayınlatmıştır. Adler’in bir deyimiyle, «olgulardaki bir diğer tutarlılığa» başvurarak, Jung adı geçen psikanaliz denemesine ilişkin yeni bir yorum öno sürecek mi, sürmeyecek mi, beklemek gerekiyor. Yüce» düşüncelerin düş ve nevrozlarda cinsel yoklan dışavurumunun arkaik bir dışavurum biçiminden başka bir şey sayılamayacağı görüşüne gelince, bunun, nevrozlardaki cinsel bileşenlerin (komponent) gerçek yaşamdan uzak tutulan libido enerjileri olmasıyla bağdaşacak yanı yoktur. Eğer burada yalnız cinsel bir dil sorunu söz konusu olsa, libidonun ekonomisinde hiç bir şey değişmezdi. Jung’un kendisi bunu daha Psikanaliz Kuramı Üzerine adlı kitabında itiraf etmekte ve ilgili bileşenlerden libido yükünün çekilip alınmasını sağaltımsal (terapötik) bir ödev diye göstermektedir. Ne var ki, dikkati bu komplekslerden başka yana çekmek ya da yüceltme (sublimasyon) üzerinde diretmekle, adı geçen ödevin asla üstesinden gelinemez. Ancak onların alabildiğine titiz bir incelemeden geçirilip, bütün genişliğiyle bilinçli bir duruma sokulmasıyla başarı sağlanabilir. Hastanın dikkate alacağı ilk realite parçası, kısaca kendi hastalığıdır. Onun bu ödevden kurtarılmak istenmesi, tedaviyi yürüten hekimin, hastanın karşıkoymalarıyla başa çıkmadaki güçsüzlüğünü gösterir ya da hastanın bu yolda yapacağı çalışmaların sonuçlarından çekindiğini anlatır. Sözlerime son verirken, Jung’un psikanalizde yaptığı «değişiklikle» ortaya Lichtenberg’in ünlü bıçağı gibi bir yap:t koyduğunu belirtmek isterim. Bıçağın sapı değiştirilmiş, madeni kısmı da yenilenmiştir; ancak üzerine aynı marka kazındığı için, bizden onu eski bıçak gibi görmemiz istenmektedir.
Oysa, psikanalizin yerine geçmeyi amaçlayan yeni öğretinin psikanalizden bir el çekiş, ondan bir konuş anlamına geldiğini şimdiye kadarki sözlerimle gösterdim sanıyorum. Belki bu kopuşun, psikanalizin geleceği düşünülürse, başka herhangi bir kopuştan daha tehlikeli sonuçlara yol açacağı endişesi uyanacak, çünkü psikanaliz akımında pek büyük rol oynamış ve onu hayli ileriye götürmüş kişilerden kaynaklandığı düşünülecektir. Ben, böylo bir endişeyi paylaşmıyorum.
Güçlü bir düşünceyi savundukları sürece güçlüdür insanlar; bu düşünceye karşı çıktılar mı, hiç bir şey yapamaz duruma gelirler. Psikanaliz önce sözünü ettiğimiz kaybın altından kalkacak, yitirdiği taraftarların yerino yenilerini kazanacaktır. Sözlerimi yalnız bir dilekle bitirmek istiyorum; psikanalizin yeraltı dünyasında eğleşmekten artık sıkılmış olanlar, inşallah yine rahatçacık yeryüzüne çıkarlar da, geride kalanlar derinlerde sürdürdükleri çalışmaları kimse tarafından rahatsız edilmeden sonuçlandırma olanağına kavuşur.

NOTLAR
1. [Freud «yalpalar, ama batmaz, anlamına gelen Paris kentinin gemi resmiyle donatılmış armasında, gördüğü bu söze, daha önce kendi kendini karakterize ettiği bir yazıda değinir. Von Gebsattel 1957’de yazdığı Sigmund Freud adlı yazısında bu sözü «(Psikanalizin Parolası» olarak niteler.]
2. Über Psychoanalyfe (Psikanaliz Üstüne), 1910. Amerika’da Massacute eyaletinin Worcester kentinde Clark Ünlversite’si’nin yirminci kuruluş yıldönümü şenliği dolayısıyla verilen ve üniversitenin rektörü Stanley Halle İthaf edilen beş konferans.
3. Bakınız s. 207
4. [James Strachey bunun besbelli bir yanılgı eseri olacağını, İsteri Üzerine İncelemeler’in, Fischer Yayınevi cep kitapları dizisinde çıkmış 1970 baskısında yer alan «Kuramsal» yazısında, Breuer’ln Kouversion (dönüşüm) deyimini birçok defa kullandığını, ama bu deyimi İlk kez kullanışında Frcııd’un adını yanına ayraç içinde eklediğini belirtir. Strachey’in sanısına göre, Freud, «Kuramsal» adlı yazının basılmadan önceki bir başka manüskrisini görmüş ve adını birden çok yerde anmamasını Brener’den rica etmiştir.]
6. [Erb, W.; Handbuch der Elektrotheraple (Elektroterapi El Kitabı), 1882, Leipzig.]
6. [Freud 1889 yazısında Nancy’ye gitmiş ve oradu Ambrolse Auguste Ltebault die Hippolyte Bernheim’ın yanında ipnotizma tekniğini geliştirmeye çalışmıştır.]
7. [1879’dan beri Pari3 Üniversitesi Adli Tıp kürsüsü profesörü.]
5. [Otto Bank 1911’de Schopenhauer über den VVıthnsinn (Bchopenhauer’in Cinnet Üzerine Görüşleri) adıyla Zentralblatt für Pyschoanalysc dergisinin 1. cildinde bir yazı yayınlamıştır. Bu yazıda Schopenhauer’ln Die Welt alt» wille und Vorstcllung yapıtının Über den Wahnsina (Cinnet Üzerine) başlıklı 32. bölümü ele alınır.]
9. [Schemer, K.A.; Das Leben des Tranmes (Düş Yaşamı),
1861, Berlin.]
110. [Ancak Freud, Fliess’e yazdığı 14 Kasım 1897 tarihli bir mektupta, İnsanın kendi üzerinde uygulayacağı psikanalia konusunda daha kuşkulu bir dil kullanır. Bu kuşku sonra
ları onun özanalize kargı tutumunda belirleyici bir rol oynar.]
11. [2 Mayıs 1896’da verdiği konferans Zar Etiotogie der Hysterie (İsterinin Eyilojisi) başlığını taşıyor. Jones, FreudYaşarnöyküsü’nde, sonraları Freud’un kocası Meynert’in yerini almış psikiyatrist KrafftEbing’in konferansla ilgili olarak «Bilimsel bir masala benz.yor» demekle yetindiğini belirtir.]
12. [Freud, Sigmund; Bruchstück einer HystericAnalyse, 1905 (Bir İsteri Analizinden Parça), Bütün Eserleri, c.5,s.l63 vd. Gerek şimdiye kadarki baskılarda, gerek manüskride 1900 yerinde yanlışlıkla 1899 tarihi bulunmaktadır.]
13. [Bunların arasında Alfred Adler ve bir sonraki cümlenin kendisiyle ilgili olduğu Wilhelm Stekel de bulunmaktadır.l
14. [Psikanalizin Tarihçesi’nin 1924 baskısında yer alan not:] Şu anda kendisi Uluslararası Psikanaliz Yaymevi’nin yönet’eisi ve Die interııationcle znlılsclırift für Pyschonalyse (Uluslararası Psikanaliz Dergisi) ile Imago dergilerinin baştan beri redaktörü.
15. [Freud, Sigmund; Das Intcres.se an der Psychoanalyse (Psikanalize İlgi) Bütün Eserleri, c.8s.390 vd.]
16. [O zamanlar Eugen Bleuler’in direktörlüğünü yaptığı Zürih psikiyatri kliniği.]
17. [Psikanalizin Tarihçesi’nin 1£24 baskısında yer alan not:] Daha sonra Berlin’de bir psikanaliz polikliniğini kurdu.
18. [Freiburg’ta psikiyatri profesörü olan Alfred Hoche, 1920 mayısında BadenBaden’dekl bir kongrede, «Hekimler Arasında Psikoloji Salgını» konulu bir konferans vermiş, bu konferansta psikanalizin gizemsel geleneğe bağlı bir yöntem olup hekimliğin saygınlığına gölge düşürdüğü ve temsilcilerinin delillerevine tıkılacak bir duruma geldikleri görüşünü belirtmiştir.]
[Jung, C. G.; Zur Psychologic und Pathologic okknlter
19.20.Phanomene (Gizbilimsel Olayların Psikolojisi ve Patolojisi Üzerine), 1902, Leipzig.]
[James Strachey manüskride de aynı olan bu tarihin yanlışlığına, Freud’un bu hastalık öyküsünü daha 1896 yılının mayıs ayında Weitere Bcmcrkangen über die AbwchrNeuropsychoaen (Savunu Nöropeikozlan Üzerine Daha Başka Açıklamalar) adlı yazısında yayınladığına dikkati çekmiştir.]
21. [Manüskride paragrafın bundan sonraki bölümü şöyledir: «Nihayet günün birinde kendisi şizofreniyi libido kuramıyla açıklamaya girişerek karşıt doğrultuda ilerlemeye koyuldu; ama libido kavramını öylesine değiştirdi ki, ortaya koyduğu kuramın o zamana kadar psikanaliz tarafından geliştirilen kuramla isimden başka ortak bir yanı kalmadı. Gerçekte bu ismi de alıkoyması yersiz bir davranıştı Jung’un, çünkü şizofreniyi dinamik yoldan açıklamak isterken başvurduğu İlkeye libido adını vermenin gereği yoktu. Psikanalizin libido kuramının adına sahip çıkmak her ne kadar üzerinde durulmaya değecek bir olay değilse de, Jung’un karakterindeki kendisiyle ortak b’r çalışmayı olanaksız kılan özelliğin bir dışa sızması, hoşlanmadığı kimseyi ne bahasına olursa olsun saf dışı bırakma eğiliminin bir kendini açığa vurmasıdır.»]
22. [Ellis, Haveleck; The Doctrines of the Freud School (Freud Ekolünün Öğretileri); Zcntralblatt für Psychoanalyse dergisinde (c. 2., s. 21 vd.) Dlel Lclhrcn der FreudSchulc adı altında 1912’de yayınlandı.]
23. [Grece, G.; Sobrc Psicologia y Psicoterap’a de ciorto* Estados angustiosos; Zentralblatt für Psychoanalyse, c. 1, s, 540.]
24. [Owen BerkeleyHills adını Freud 1924’te yazısına eklemiştir.]
25. [Manüskride bunu şu cümle izlemektedir: «Hepsi de psikanalizle Zürh’te tanınmış kimselerdi.»]
26. [1924 tarihli baskıda yer alan dip notu: S.J.J. Putnam, Addresses on PayclıoAnalysis, Internat. PsychoAnalytical Library, Nr. 1, 1921. . Putnam 1918’de ölmüştür.]
27. [Iîer iki yazarın yapıtları toplu olarak yayınlanmış bulunuyor: Brill, Psychoanalysis, Its Theories and Practical Appl’cations, [Philadelphia] 1921, ve E. Jones, Papers on Psychoanalysis, [New York] 1913. Birinci kitabın 1914’de, ikinci kitabın 1918’de pek genişlemiş İkinci baskıları yapıldı (1938’do dördüncü baskı). Son cümle Psikanalizin Tarihçesi’nin ilk baskısında bulunmamakta, İncelemenin daha sonraki baskılarında yer almaktadır.]
28. [Şimdiye kadarki baskılarda yanlış olarak 1913 tarihi bulunmaktaydı.]
29. [Manüskride ve 1914 ile 1918 baskılarında cümlenin bu bölümü şöyledir: «… Sadece psikanalizin başvurduğu sembollere takılan ayrıntılı ve anlayış dolu bir İnceleme yayınlayarak…»}
30. [IWgis, E., ve Hesnard, A.; La psychoanalyse dcs nevroses et lies psychoses, 1914, Paris.]
31. [Renterghem, A.W.v.; Freud en zlpn School (Freud ve Eko1U), 1913, BaarnJ
32. [Avrupa’da düş yorumunu ve psikanalizi ilk kez resmen benimseyen kimse psikiyatrist Jelgersma olmuş, 9 Şubat 1914’de Leiden Üniversitesi rektörü olarak yaptığı konuşmada bunu açıkça belirtmiştir. Daha sonra konuşma Uluslararası Psikanaliz Dergisi’nin (Internationale Zeltschrift für Psychoanalyse) 1 notu eki olarak Bilinçsiz Ruhsal Yaşam adı altında yayınlanmıştır.]
33. [Metne 1923’de eklenmiştir:] 1014’de kaleme alınmış Psikanalizin Tarihçesi’nl up to date (günümüze kadar) sürdürmek gibi bir niyetim yok burada. Sadece arada geçip dünya savaşını içerisine alan zaman süresinde psikanaliz alanındaki görünümün ne gibi bir değişikliğe uğradığına birkaç sözle değineceğim. Her ne kadar bazan böyle olduğu kabul edilmese bile, Almanya’da psikanaliz öğretileri yavaş yavaş p,.’kiyatri kliniklerine sızmaya başlamıştır; son yıllarda Fransızca’ya çevrilip yayınlanan yazılarım nihayet bu ülkedo de psikanalize karşı güçlü bir ilginin «yanmasını sağlamıştır; günümüzde bu İlgi, edebiyat çevrelerinde bilimsel çevrelerdekinden daha da etkin durumdadır. İtalya’da M. Levi’yle (Nocera sup) Edoardo Weiss (Trieste) psikanalitik yapıtların çevirmenleri ve psikanaliz akımının öncüleri olarak ün yapmışlardır (Biblloteca Pslcoanalitica ltaliana). İspanyolca konuşulan ülkelerde psikanalize karşı duyulan canlı ilg’ye parelel olarak (Lima’da Prof. H. Delgado), bütün yapıtlarım LopezBallesteros tarafından çevrilip Madrid’de yayınlanmıştır. İngiltere için daha önce dile getirilen kehanet sürekli bir gerçekleşme durumunda bulunuyora benzemektedir. Hindistan’ın Britanya İmparatorluğu içerisine giren bölümü (Kalküta), psikanaliz için hatırı sayılır bir barınak oluşturmuştur. Kuzey Amerika’da pslkanalla alanında derinleşme, bu bilimin ilgili ülkede eriştiği popüterliğe hâla ayak uyduramamıştır. Rusya’da ise devrim sonrasında birçok merkezlerde yeniden psikanaliz çalışmaları başlamıştır. Halen Polonya dilinde Polska Bibljoteka Psyehoanalitczna adıyla bir dergi yayınlanmaktadır. Macaristan’da Ferenczi’nin yönetimi altında parlak bir psikanaliz okulu yeşerip çiçeklenmiştir. İskandinav ülkeleri İse, günümüzde psikanalize karşı olabildiğine yadsıyıcı bir tutumla karşı çıkmaktadır.
34. [Rank, O., Sachs, H.; Die Bedeutung der Psychoanalyse für die Geisteswissenschaftcn (Manevî Bilimler Açısından Psikanalizin önemi), 1913, Wiesbaden.]
35. [Rank, O.; Der Mythos von der Geburt des İlciden (Kahramanın Doğuş Efsanesi), 1909, Leipzig ve Viyana.]
36. [James Strachey, Freud’un, 1911’de Weimar’da yapılan Psikanaliz Kongresinde Jan Nelken’ln verdiği bir konferansı kastettiğini ve bu konferansın daha sonra genişletilerek Nelken tarafından kitap halinde çıkarıldığını belirtir. Nelken, J.; Analytisclıe Belobachtungcn iiber die Plıantusien cines Schizophrenic (Bir Şizofrenin Sayıklamalarına İlişkin Psikanalitik Gözlemler), çıktığı yer: I’sikaualitik ve Psikopatolojik Araştırılar Yıllığı, c. 4, s. 504 vd],
37. [Freud, Sigmund; Der VVahn ımd die Trâutne in W. Jensens «Gradiva» (W. Jensen’in Gradiva’smda Sayıklama ve Düş), Toplu Eserler, c. 7, s. 31 vd.]
3fl. Bkz. Rank, Der Künstlcr (Sanatçı) [1907]; Sadgerin Ozanlara İlişkin Analizleri [Ör. : Aus deın Liebeslcben Nicolaus Lenau (Nicolaus Lenau’ın Sevi Yaşamı Üzerine), 1909, Leipzig ve Viyana],’ Reik [Ör. : Flaubert nnd seine «Yersuchung des heiligen Antonius», 1912, Minelen]; bu arada benim Leonardo da Vinci’nin bir çocukluk anısına ilişkin küçük yazım, Abraham’ın Segnntini üzerindeki psikanaliz denemesi [Abraham, K. ; Giovanni Srgantini: Eiu psyehoanalytisclıer Versuch (Giovanni Segantini: Bir. Paikanalis Denemesi), 1911, Leipzig ve Viyana.]
39. [Rank, O.; ImcstMotiv in Dichtung und Sage (Edebiyat ve Efsanede Yasaksevl Motifi), 1912, Leipzig ve Viyana.]
40. [Freud, Sigmund; Zwangshandlimgen und Kcltgiousübungen (Saplantı Davranışlar ve Dinsel Töreler), 1907. Gerek manüskride, gerek Psikanalizin Tarihçesi’nin şimdiye
250
kadar çıkmış baskılarında 1907 yerinde yanlış olarak 1910 tarihi bulunuyor.]
41. [Pfister, O. ; Die Frömirigkeit des Grafea Ludwig voa Zinzendorf (Kont Ludwig von Zinzendorfun Dindarlığı), 1910, Leipzig ve Viyana.]
42. [Freud, Sigmund; Totem ve Taba (Totem ve Tabu), 19121913.]
43. [Manüskride paragrafın sonu şöyledir: «… ama benim kulağıma gelip, benzer aile oluşumu koşullarında yabani atların ilk İnsanlara ilişkin varsayımımda kabul ettiğim gibi davranmadıklarını ileri süren itirazları, kuşkusuz masum saçma itirazlar olarak bir kenara bırakabileceğimi sanıyorum.»]
44. [Freud, Sigmund; Der Witz nnd seine Beziehung zum Unbewussten (Nükte ve Bilinçdışıyla İLşkisi, 1905.]
46. [HugHellmuth, H.v.; Aus dem Leben des Kindes (Çocuğun Ruhsal Yaşamından), Leipzig ve Viyana 1913.]
46. Die psychoanalytische Methode (Psikanaliz Yöntemi), Iİ013. Meumann ve Messmer tarafından yayınlanan padagogium’un birinci cildi.
47. Adler ve Furtnıüllcr (çıkaranlar), Heüen und Bilden, 1914. 488. Ayrıca bkz.: Benim Scientia’dakİ (c. 14, 1913) her iki
yazım: «Das Interesse an der Psychoanalyse» (Psikanalize
İlgi.) 49. [Cümlenin Paris’te ise’den başlayan bitim bölümü sonradan
1924 tarihli baskıya eklenmiştir.] 60. [Manüskride ve şimdiye kadarki Almanca baskılarda yanlış
olarak 1911 tarihi bulunmaktadır.]
51. [Manüskride bu cümle söyleldir: «İkinci engelin de kendi sahsım olduğu görüşündeydim; şahsımla ilgili değer yargısı tarafların sempatisi ya da antipatlsl dolayısıyla birbirini tutmayan bir durum gösteriyor, ya bir Darwin ve Kepler’e benzetiliyor, ya da beyni sulanmış bir kimse gözüyle bakılıyordum.:.» Kolomb adı 1924 baskısında metne eklenmiştir.]
52. «On Freud’s Psyhoanalytic Method and its Evolution» (Freud’un Psikanaliz Yöntemi ve Bu Yöntemin Gelişimi), Boston Medical and Surgical Journal, 25 Ocak 1912.
.63. [Manüskride «Hoch’un pis ruhu» bulunmaktadır. Kari Abraham’ın bir öğüdüne uyan Freud baskı sırasında «pis» sözcüğünü çıkarıp, onun yerine «habis» sözcüğünü geçirmiştir.]
64. CDaha sonradan C. G. Jung’a katıldı.]
65. [1824 baskısında dip notu:] Daha sonra 16. ve 18. sayılarında Sadger’in, 17. sayısında Kielholz’un yazılan yayınlandı.
56. [1824 baskısında dip notu:] Savaşın başlamasıyla faaliyetini tatil etti.
57. [Kongre 1911 eylülünde yapıldı.]
58. [James Strachey, doğrusunun «üçüncü yılının» olması gerektiğine dikkati çekmiştir.]
59. [1924 baskısında dip notu:] Her iki dergi 1919 yılında Uluslararası Psikanaliz Yaymevi’ne dönüşmüş olup, halen (1923) 9. yıllarını idrak etmektedir. (Aslına bakılırsa Uluslararası Dergi 11, Imago İse 12 yıldır çıkıyor; bununla beraber savaş koşullan dolayısıyla Uluslararası Dcrgi’nin IV. cildi bir yılı aşkın bir süreyi, yani 19161918 arasını, ImaKo’nun V. cildi ise 19171918 yıllarını kapsamaktadır.) VI. ciltle birlikte Uluslararası Psikanaliz Dergisl’ndeki «hekimler için» sözü atılmıştır.
60. [1924 baskısında dip not:] 1920’de E. Jones İngiltere ve Amerika İçin Uluslararası Psikanaliz Derg^si’ni (International Journal of PsychoAnalysis) kurdu.
61. [Abraham, Freud’a yazdığı mektupların birinde şöyle der: «Adler s’zln kendisini takiplerinizden yakındığını yazıyorsunuz. Korkarım bu söz tatsız olaylara yol açabilir. Adler, bir paranoyalı olarak nitelendirilmesine karşı savunacaktır kendini. Bunun yerine «husumet» falan gibi daha az patolojik hava taşıyan bir sözcük koymak sanırım doğru olurdu» Freud ise, Abraham’a şu yanıtı vermiştir: «Takipler Adler’in kendi ağzından çıkan bir söz; ama ben yine de onu sizin isteğinize uyarak bir başkasıyla değiştireceğim.» Ancak İlk baskı, Freud’un başlangrçta kullanmak istediği sözcükten vazgeçmediğini gösteriyor.]
62. [Adler, Alfred; Sturlie Minderwcrtigkcit von Organen (Organsal Yetersizlik Üzelrine Araştırı), 1007, Berlin ve Viyana.)
63. [Zcotralblfttt fiir Psychoanalyse (Psikanaliz Merkez Dergisi), c. 1, s. 122.]
64. [Adler, Alfred; Über den nervösen Charekter (Nevrotik. Karakter), ;1912, Wiesbaden.)
65. [Koriespondenzblatt no. 5, Zürih, Nisan 1911.)
66. [Cari Furtmüller 1906’da Viyana üniversitesinde Freud’un derslerini dinledi. Adler’in tarafını tutanlardan biriydi, daha sonradan politikaya atıldı.]
67. [Freud’un sözde reduksiyonist pozitivizm görüşüne karşı Adler’in ileri sürdüğü finalizm görüşü ima ediliyor. Adler’in finalizmine göre, ruhsal olayların, kalıtımsal etkenlere, çocukluktaki travmatik yaşantılara, fikse olmuş içgüdüsel durumlara vb. dayanılarak nedensellik (kozalite) İlkesi uyarınca değil, bu gibi etkenleri bireyin değerlendirme biçimineve bireyin geleceğini hazırlayan onun kendi içindeki değer ve amaçlara dayanılarak teleolojik yoldan açıklanması gerekmektedir.]
68. [Freud, Psikanalize Giriş Dersleri’nde (Vorlesungen zur Einführung zur Psychoanalyse) bu isimle ilgili açıklamada bulunarak, her düşün iki çeşit yorumlanabileceğini, bunlardan birinin psikanalttik, ötekisinin ise ruhsal yaşamda yüce eltklnliklerin varlığı olduğu görüşünden kalkan ve içtepileri dikkate almayan «anagogik» yorum olduğunu söyler.]
69. [Bir hastanın söylediklerine dayanmanın sakmcalannı benimsemiyor değilim. Ancak şurasını kesinlikle belirteyim ki, bana bu bilgileri veren hem güvenilir, hem de aklı başında biriydi. Kendisinden islemeden söz konusu bilgileri verdi bana ve ben de bu bilgileri açığa vurdum, çünkü psikanalizde sır saklama ilkesinin geçerliğini kabul etmemekteyim.)
70. [Jung, C. G.; Experiences Concerning the Psychic Life of the child, 1910.]
71. [Jung, C.G.; Velrsuch einer Darstellung der psychoanalytischen Theorie (Psikanaliz Kuramı Üzerine), 1B13, Leipgiz. ve Viyana.]
72. [Manüskride, ilk baskıda ve 1818 baskısında metin altında. Şubat 1914 tarihi bulunmaktadır.)

“Psikanalizin Tarihçesi (3) – Sigmund Freud | “İnsanın gelişmesi içeriden dışarıya doğrudur”” üzerine bir yorum

  1. Yazının yazarını göremiyoruz (Ben mi bulamıyorum?). Yazının yazarını eklerseniz seviniriz…

    Cvp:
    Yazının başlığında yazının yazarının ismi var.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tara Mamedova klipleri ve tv kayıtları

Tara Mamedova - Dera sor

Kapat