Yeşim Ustaoğlu ile “Pandora’nın Kutusu” Üzerine Zahit Atam Söyleşisi cafrande.org’ta

.
Site yazarımız Sinema Tarihçisi Zahit Atam’ın geçtiğimiz Cumartesi günü gösterime giren Yeşim Ustaoğlu’nun, San Sebastián Uluslararası Film Festivali, Altın İstiridye (En iyi Film) ödülünü alan “Pandora’nın Kutusu” adlı filmi üzerine Yeni Sinema dergisi 2009 kış (22.) sayısında yayımlanan söyleşiyi aşağıdan okuyabilirsiniz. Daha fazla sinema yazısı için Yeni Sinema dergisini  almayı unutmayınız!

Kutu – Kutu – Kutu…

Yeşim Ustaoğlu:
Bir yandan Sundance jürisindeyim ben. Günlerdir senaryo okuyorum. Film yapımı ödülleri vardır ya benim Bulutlar’dan aldığım. Senaryoyla başvuruyorsun. Avrupa birincisi, Latin Amerika birincisi, bir de Asya birincisi seçerler. Onun uluslararası bir jürisi var. Ona katılmamı istediler, ben de evet dedim, katıldığım için daha önce. Çarşamba günü sonuç bildireceğiz. Los Angeles’da toplanacaklar, bana konferansta bağlanacaklar. Ben de fikirlerimi söyleyeceğim.
Zahit Atam:
Sen nerede olacaksın?
Y.U.:
Ben Bursa’da olacağım, İpek Yolu film festivalinde. Direk telefon hattı verdik onlara. Ben ön çalışmamı yaptım, altı senaryo okudum. Senaryoyla bitmiyor tabii. Katılanların öz geçmişleri, daha önceki filmleri, bütünlüklü olarak bakmak gerekiyor meseleye. Latin Amerika’yla Avrupa birincisini bizim grup seçecek, sanırım Asya jürisi başka. O grubu hiç okumadım ben, yoksa dokuz senaryo olacaktı. Son final senaryolar bunlar, belli bir noktaya kadar elemişler, final kararında uluslararası bir jüri topluyorlar. İlginçti tabii. Gördüğüm kadarıyla Latin Amerika kuvvetli, üç senaryo da kuvvetliydi. Avrupa zayıf gibi geldi bana.
Z.A.:
Avrupa sineması uzun yıllardır bocalıyor.
Y.U.:
Sürünüyor zaten, bence de. Bir Fransız, bir İspanyol, bir Hollanda kalmış finale. Al birini vur ötekine dedim. Bunlardan hangisini ehven-i şer kabulleneceğiz? Öteki üçü yarışıyor ama birbiriyle.

Z.A.:
Şimdi sen 2005’ten beri bu proje üzerinde çalışıyorsun, Pandora’nın Kutusu projesi başladığından bu yana yaklaşık 3 yıl olmuş. Bunun ne kadarı senaryoyla geçti? Senaryoda ciddi değişiklikler yaptığını düşünüyor musun?
Y.U.:
Şimdi hatırladığım kadarıyla 2005’te Bulutları Beklerken’in Berlin’de gösterildiği yıl, Şubat ayında. Tretmanı oluşturmaya başlamıştım. Fikir olarak, ana fikir olarak vardı. Özcan da vardı Berlin’deki gösterimlerde. Sonra birlikte Paris’e gittik. Bir süre beraber çalıştık senaryoya. Hatta Pandora’nın Kutusu’nun isim babalığını o tartışmalar sırasında Özcan yaptı. Bir yol hikâyesi olarak başlamıştı tretman, üzerinde konuştuğumuz dönemlerde. Üç kardeşin, aslında ölmek üzere olan anneleriyle yaptıkları yolculuğu anlatıyordu. Orta sınıf eleştirisi üzerine, bir yol projesi olarak düşünülmüştü. Her şey yolda geçiyordu ve çözülüyordu. Ve her şey açılıyordu orada, hayatlarına dair, çözülemeyen problemlerine dair, konformist hallerine dair. Dolayısıyla Özcan’la o sıralarda, hatırlıyorum, Şubat ayında, “ya bu tam pandoranın kutusu” demişti. O günden beri ismi saklı tutmuşum. Ondan sonra yavaş yavaş proje şekillenmeye başladı. İlk versiyon senaryomu oluşturmaya başladığımda, tretmandan koptum, annenin hastalığı beni ilgilendirmeye başladı. Yani, şehre dönmek, bir şehir hikayesine doğru dönüştürmek, yavaş yavaş daha ilgimi çekmeye başladı. O dönemde alzheimerla doğal olarak tanışmaya başlamıştım, Fethi Naci Bey’den dolayı. O hastalık, benim de yaşadığım o dramatik dönemle ilgili, kendiliğinden girdi senaryoya. Sonunda böyle bir hikâye çıktı. Uzun bir süreç oldu tabi, git gelli iki yıllık bir yazım süreci yaşadım açıkçası. Finansmanda da prodüksiyonda da doğrudan ilgilendiğim için o gelişme sırasında da projeyi ayağa kaldırmaya çalışıyordum, finans olarak.


Z.A.:
Kardeşlerin kendi arasında ve anne ile olan ilişkilerinde nasıl bir çatışma ekseni kurmaya çalıştınız? İlk versiyonda kardeşler arasında nasıl bir çelişki ekseni kurmaya çalışıyordunuz, şu andaki halinde her biri hayata farklı noktalardan tutunmuş karakterlerin. Ancak ben filmi seyrederken daha önceden bir şeylerde bildiğim için midir, yoksa, dramatik aksiyona odaklandığım için midir, bilmiyorum, ama sanki yolda geçen ve kardeşlerin Karadeniz’e gittikleri yolculuk sanki kısaltıldığı için başlayıp da bitmeyen ya da sonradan kısaltmanın kendini hissettirdiğini düşündüm seyrederken.
Y.U.:

Yolda çözümlendiği zaman farklıydı tabi. Elimizde, olmayan bir anne vardı, ölmek üzere olan bir anne. Her şey kendiliğinden, zaman zaman da geriye dönüşlerle, ama çok fazla flashback de yapmadan gerçekleşiyordu. Çok metaforik bir yolculuktu o. Giderek anneyi ve tabi şehir kaosunu da işin içine katmaya başladığımda, anne onların çözülemeyen problemlerine dair farkındalığı sağlayan bir figür haline geldi aslında.
Z.A.:
Evet, filmde en kritik yerlerde en kritik sözler anneye söylettiriliyor, üç kardeşin üçü için de beklenmedik bir şekilde anne her birisinin durumu için çok anlamlı sözler söylüyor, bunlarla bir anda geçmişleriyle bağlantı kuruyoruz ve bugünkü temel sorunlarına, davranışlarında içkin çözemedikleri sorunlarına açılım yapıyoruz.

Y.U.:
Hepsi için geçerli aslında. Hepsinin biraz vidalarını sıkıyor her şeye rağmen. Şimdi, orada ilginç bir durum var, kendiliğinden biraz gelişti, bir parça sezgilerle oluşan şeyler, ama tabi onun matematiğini oluşturmak da gerekiyor senaryoyu oluştururken. Şöyle bir denklem vardı yavaş yavaş kafamda oluşan: Bir orta yaş grubu insanlar var, hayatları belirli, stabilize olmuş insanlar, hayatları belirli bir standarda ulaşmış olan insanlar. Bir önceki kuşak var ve o kuşak bir bellek problemi yaşıyor aslında, hatırlama ve kaydetmeyle ilgili ciddi bir problem. Ve bütün bunlara bakan yeni bir kuşak var, hayata bakan ve hayatın anlamını sorgulayan, yolun başında bir çocuk var. Her iki uçtaki figür anneanne ile Murat öyle bir katalizör ki onların hayatlarına öyle bir bakıyorlar ki en statik olduğunu düşündüğümüz hayatlar en problemli hayatlar aslında. Onların hayatlarına öyle bir dâhil oluyorlar ki aslında orada statik gibi görünen, yani artık bir şekilde oturduğunu düşündüğümüz yaş grubu ya da sınıf, daha fazla çözülemeyen problemlerle uğraşıyorlar, daha sıkıntılı bir hayat yaşıyorlar. Ve bu farkındalığı aslında o iki karakter –yani Murat ve Murat’ın anneannesi- onlara gösterebiliyor ya da hissettirebiliyor.
Z.A.:
Peki, şimdi orta sınıf üzerinden gidersek, daha sonra da anneanne ve Murat’ın onların yaşamlarında işgal ettiği yerlere uzanırsak, üç kardeşin yaşamlarına eğilirsek, bu sözünü ettiğiniz stabilize yaşamlar hangi temellere oturtulduğuna ya da yine bu stabilize yaşamların birbirlerini nasıl gördüklerine eğilirsek, sonuçta bu üçlümüzün bir şekilde tutunamadığını görüyoruz. Her biri son derece önemli sorunlarla karşı karşıyalar; bu sorunların başında kendileriyle barışık olmadıkları bir sosyal ortam içerisinde yaşıyorlar. Ve her birinin kendine göre rolleri var. O roller içerisinde en rolsüz yaşamaya çalışan kardeş, belli ölçülerde hayattan el etek çekmiş bir kardeş olarak ortaya çıkıyor. Diğer ikisinde aslında statükonun düzenini görüyorsun, orada belli bir yerde denge kurmaya kendilerine hareket alanı yaratmaya çalışırken, kendi ilişkilerinde çok ciddi sorunları var. Bu sorunlar her birisi için farklı olmasına rağmen, ortak bir sorun olarak, umutsuzluk, sevgisizlik ve idealsizlik olarak kendini gösteriyor, yine hiçbirisi birbirine gerçek anlamda yakınlaşamıyor ve sosyal ortamların en belirgin sorunu iletişimsizlik olarak kendini gösteriyor. Bu anlamda 1980 sonrasında gençliklerini yaşamış bu insanların giderek içe kapanarak ve toplumcu ideallerden uzaklaştığı ortamda, kendilerine gerçekleştirebilecekleri alanları kaybettiklerinde köklü bir umutsuzluğa ve yaşamsal yenilgiyle karşılaştıklarını söyleyebilir miyiz? Birisi beklentisizliğiyle, edilgenliğiyle, kabullenişiyle beraber her şeyden vazgeçmiş bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Ancak öteki ikisi yani ablalar, tutunmaya çalışırken ve belli oranlarda tutunmuşken, tutundukları hayatın içinde varolabilen, yaşamlarına belirli bir yön duygusu verebilmiş insanlar değiller, aynı edilgenlik onlarda da var. Sanki kendi küçük dünyalarını korumak için çırpınıyorlar.

Y.U.:
Aslında yaşamın dışında duran ve düzenli bir işe, sosyal güvenceye, Türkiye’de belirli bir kesimin yaşayabildiği “refahın” nimetleri için çaba göstermeye uzak duran kardeş, daha eleştirel bir bakış açısına sahip, üçüncü kardeş için konuşacak olursak. Sonuçta sistemle aslında uyuşmamış, dolayısıyla bakış açısı olarak Murat’a daha yakın. Ancak ablalara geldiğimizde, bu insanlar oyunu kurallarına göre oynamaya çalışıyorlar, bir nevi kendileri dışında konulmuş kurallar içinde çırpınıyorlar. Dahası bir metropol olarak İstanbul’un belirli sakinleriyle yaşamları kesişiyor. Bu insanların dışına çıktıkları zaman her birisi kuşkucu, onlardan uzak durmaya çalışan karakterler. Murat’ın Mehmet’e daha yakın hissetmesinin nedeni, başta annesi olmak üzere, bu tip yaşayan insanların yaşamlarındaki sevgisizliği ve elde ettikleri refahı sağlayan sistemin kendisi için biçtiği role bir anlam veremiyor, o bu yaşamı ve bu yaşamın ona sunduğu geleceği istemiyor. Ancak Murat bunları teorik olarak, tam anlamıyla kavrayabilmiş birisi de değil, bu nedenle yönünü bulamıyor. Bir tür en basic ihtiyaçları içinde hem Mehmet’e hem de anneannesiyle ilişkilerine kendini daha yakın hissediyor. Zaten Murat’ın bütün diyalogları içinde en heyecanlı söylediği sözler parasını çaldırdığı insanın boğazına bıçağı dayadığı anda hissettiklerini anlatırken söyleniyor. Bizzat yaşamı en temel özelliklerinden hissetme içinde, çünkü daha önceki ilişkilerinde aslında derin bir hissizlik ve iletişimsizlik içinde yaşadığı apathy (-duyumsuzluk) dolayısıyla yaşadığını bile hissedemeyen bir karakter Murat.
Z.A.:
Tam da o noktada ilginç bir şekilde ilk dediğinle bağlantısı ortaya çıkıyor. Bunların yolculukları, çatışmaların ve bunların arasındaki ilişkilerin daha fazla verileceği gibi bir atmosferi de doğuruyor. Sonra duruyor film. Şimdi birkaç tane şey var. Mesela, üçü arabada gidiyor, benzinleri bitiyor. Bir telefon geliyor o sırada, erkek kardeş gidiyor. Orada o ikilinin beklerken birbirleriyle onun üzerine konuşmaları ya da ondan sonraki süreçte evde beklerken birbirleriyle daha fazla konuşmaları verilebilirdi…

Y.U.:
Nispeten vardı ama kestim ben biraz kurguda.
Z.A.:
Çekildi mi?

Y.U.:
Çekildi ama o kadar uzundu ki… Aslında gerekiyordu. Çok düşünülüp taşınıldı onlar için gerçi, bayağı bir yol bölümü vardı. Şimdi rakamlarla konuşmak saçma sapan geliyor ama 30-35 dakikaya kadar yolda onlar ve onların hayatlarıyla ilgili çekilmiş uzun uzun çekimler vardı. Ama belirli bir süre sonra “yeterince anlatıldı artık, bir an önce annenin de hayatlarına karışmasını istiyoruz” gibi bir duygu oluştu hepimizde. Dozu kaçırmak istemedik, doz da çok önemli. Bir parça hissediyorduk. Üç kardeşten Mehmet, dışarıdaki hayata daha kolay entegre olabilen, daha sade, toplumla daha doğrudan ve güvenle ilişki kurabilen, annesine ve Murat’a daha yakın bir karakter. Diğer ikisi güven duygusunu çoktan yitirmiş, hepimizin bir parça kaybettiği, dışarıya, insana, kendine güven. Bu esas temel kavramlarla ilgili baktığımız zaman Mehmet’in bu konuda çok daha doğru bir yerde durduğunu, kirlenmediğini görüyoruz. Yol boyunca geçen bütün o hikâye sırasında kardeşleriyle ve dışarıdaki hayatla olan ilişkisinin böyle bir kirlenme yaşamadığını görüyoruz. Diğer ikisi ise daha farklı tepki gösteriyorlar. Çünkü ait oldukları sınıfın genel varoluş denklemi bu şekilde kuruluyor; bu tip hayatların en önemli problematiklerinden birisi korunma ve hayatı “diğerlerinden yalıtma” üzerine kuruludur. Ellerindekileri korumak, çünkü toplumun büyük bölümü bunlara sahip değildir, buradan çıkarak ötekilere yani toplumun bunlara sahip olmayanlara karşı bir söylem, bir karşı davranış, bir güvenlik bariyerleri inşa ederek onlardan sakınma edimi, bir tür koruma-karşı koyma-onları başka bir dünyanın insanı olarak kodlama kültürü vardır. Tam da böylesi davranışlar yönünden örneğin İstanbul’daki her yerleşim ve her alışveriş merkezi, her türlü sosyal yapılanmalar, her türlü bölgecikler hassasiyetleri bakımından şehrimiz yalıtılmış departmanlar halinde örgütlenmiştir. Yalıtılmış alanları gerektiren maddi varoluş koşulları bizzat iletişimsizliğin birincil nedenleri haline de geliyorlar.
Z.A.:
Daha mesafe koymaya çalışıyorlar, güvensizlikten kaynaklanan bir şey.

Y.U.:
Güven, entegre olmak, dokunmak, başkası olmak gibi… Bir yandan da aslında son derece sınıfsal bir durum aynı zamanda. Öbür kardeşler arasında ciddi bir farklılık yaşadıklarını görüyoruz, birbirlerinin arasındaki ilişkide. Ve bu anlatılıyor yeterince filmde.
Z.A.:
Birbirleri arasındaki çatışma kimlikler arasındaki bir muhakemeye dönüşmüyor. O noktada duruyor. Fakat bir çatışma olduğu ve bu çatışmada her birinin kendi sosyal rolleriyle ve hayattan beklentileriyle konumlandığı, aynı zamanda diğer insanları nasıl gördüklerine ilişkin şeyler görüldükten sonra duruyor. Annesini buluyorlar. İstanbul’a geliyorlar, hastalığını öğreniyorlar. Ondan sonra onla yaşamaya çalışıyorlar. İstanbul’daki yaşamda da bir yandan Anne anlatılırken bir yandan da her bir insanın kendi hayatları anlatılıyor. İşte bu noktada kardeşlerin hayata karşı tavırları ve birbirleriyle farklılıkları ortaya çıkmaya başlıyor.

Y.U.:
Kendi dünyaları anlatılıyor. Her birinin kendi seçilmiş mekanlarındaki hayatları, ilişkileri, hayata bakışları, yönlendirmeleri, birbirlerine nasıl ve hangi biçimlerde domine etmeye çalıştıkları, nasıl yerleri seçip yaşamak istedikleri, neyi özledikleri ya da neyin içinde sıkışıp kaldıkları… Nesrin mesela, Nesrin’den başlayalım. İşte tam ona göre kale gibi bir yerde, bir sitenin içinde yaşamayı tercih ediyor. Güvenli, daha kapalı bir mekânda yaşıyor; burayı daha güvenli buluyor. Ama dışarıda bıraktıklarının eksikliğini de yaşıyor, yani güvenli bir hayat içinde bizzat hayattan vazgeçme noktasına gelmiş ve etrafındaki bütün ilişkilerini bu alanın içinde tutmaya çalışıyor; aslında orada kendi hapishanesini kurmuş, bir sürü de kural koymuş, kendi hapishanesinin gardiyanı olmuş. Murat bu ilişkilerin bu korunaklı yaşamın içinde sıkışıp kalmak istemiyor, Nesrin nereye elini atsa bu çabasının sonuçlarıyla karşılaşıyor, çok seçilmiş bir mekan tabi o. Dolayısıyla annesinin söylediği tavır onun davranışlarının açıklığa kavuşturulması için anlamlı oluyor.
Z.A.:
Orada da aile içi iletişimsizlik, kendilerine biçtikleri roller, bu rollerle barışabilme çabası … ve sonuçta Murat’ta dahil edilince en şiddetli çatışmalar bu mekanın içinde yaşanıyor. Öteki kardeş biraz daha özgür yaşamaya çalışıyor, ortanca kız kardeş.

Y.U.:
Evet, nispeten daha entelektüel bir dünyaya sahip. Onda da bir seçilmişlik var aslında. Cihangir gibi bir yerde yaşıyor bir yandan. Orası da aslında benim bakış açıma göre daha seçilmiş bir yer. Ötekiyle daha az entegre bir yer, dışarıdaki insanla, hayatla daha iç içe. Orası da bir anlamda seçilmiş. Ben de orada yaşıyorum ama bu tabi nasıl yaşadığınla da ilgili, hayatla nasıl ilişki kurduğuna da bağlı. Bana göre bu her iki kardeş de oldukça konformist kardeşler, hayatlarını böyle sürdürebilmek için taviz veren insanlar. Bu hayatın ötesi onlar için yok gibi
Z.A.:
Daha uzlaşmışlar.

Y.U.:
Evet, daha uzlaşmış olan insanlar.
Z.A.:
Mehmet’e geldiğimizde, Mehmet’te de bir tür kendini -deyim yerindeyse- ispat etme eksikliği görülüyor, diğer kardeşlerle karşılaştırıldığı zaman. Yani o daha ödünsüz, ama bu alanda bir varoluş ve bir kendini gerçekleştirme eksikliği var. Dolayısıyla yine annesinin söylediği sözle bir tür hayata sırtını dönmüş birisi.

Y.U.:
Ben onu şöyle tanımlıyorum, yazarken düşündüğüm karakter de öyle bir karakterdi: Kendini ispat etme kaygısından çok, hayatın bir noktasında durmayı seçmiş bir karakter. Hayatın içinde olabildiğince az çırpınan bir karakter.
Z.A.:
Eklemlenme süreçlerinden uzak durmuş.

Y.U.:
Aynen öyle, durmayı seçmiş hayatında. Çok zor bir şeydir aslında durmayı seçmiş olmak; olduğun gibi kalmak, olduğun yerde kalmak, bunun için sistemle uyuşmayacaksan uyuşmamayı tercih etmek, hiç bu konuda taviz vermemiş olmak, kendi etinle sütünle kala kalmayı becerebilmek, parazit gibi görünüyorsan parazit gibi olabilmeyi sindirebilmek hayatına. Bu tavır zordur, bir kere hayatın nimetlerinden feragat etmeyi gerektirir, ancak onun dışında eğer bu karakter bunu kabul edip yaşamında gerçekleştirebilse bile, bu karakterin diğerleriyle ilişki kurduğu alanlarda küçümsenen, koşulları gizli bir şekilde kabul edilmeyen bir karakter bu, dolayısıyla diğerleriyle karşılaştığında örtük ya da açık şekilde bu kendisine hissettiriyor. Zaten bizzat bu nedenle Mehmet diğerlerinin yaşamlarına gıpta ettiği ya da onlardan yardım istediği için değil de, diğer kardeşlerin kendi yaşamına yönelik söylem ve tavırlarında gerilim yaşıyor. Aslında anlıyoruz ki, Mehmet durmayı seçerken diğer kardeşler ilerlememiş, sadece daha uzlaşmışlar ve Mehmet’in en azından kendi içinde sahip olduğu dinginliğe de sahip değiller. Mehmet nimetlerin yokluğundan daha çok diğer kardeşlerinden kendi konumlarından yola çıkarak Mehmet’e ilişkin yargılarını duyduğunda daha çok geriliyor.
Z.A.:
Murat da aslında tam da sıfır noktasında. Bir başlangıç noktasında. Diğer tüm ilişkilere baktığı zaman kendi yönünü arayan karakter olarak görüyoruz onu. Yani Mehmet karakterine yaklaşmasının nedeni onu ideal olarak bulmasında değil, başta kendi ebeveynleri olmak üzere, ilişkisinde o insanlardan uzak durmayı seçiyor ve bir ara uğrak olarak, en azından konuşabildiği, paylaşabildiği bir ara uğrak olarak Mehmet’e geliyor. Bir anlamda örtük olarak biliyor ki, Mehmet’e geldiğinde o koşup annesine haber vermeyecek, o bu yaptığının yani korunaklı aile hapishanesinin nimetlerinden uzak durduğu anları enayilik olarak değerlendirmeyecek. Sofrasındaki iki dilim peyniri onunla paylaşacak ve Murat’ın şu an içinde bulunduğu durumda düşünmesine ve öylesine olup bitenleri kendi içinde tartması için ona fırsat verecek.

Y.U.:
Evet, o kendisine annesinin kurduğu hapishaneyi, kendisine her şeyin bahşedildiği hapishaneyi tercih etmiyor. Yani, çok iyi okullar, seçilmiş bir hayat, yönlendirilmiş, çoktan tasarlanmış bir hayat. Yani kendi karakterini oluşturabilmek ve yaşayabilmek, kendi kimliğini inşa etmek, kişiliğini, hayatını organize edebilmek, yaratabilmek, kendi gibi olabilmekle ilgili bütün her şey aslında Murat’ın elinden alınmış. Aslında çok güzel ve süslü bir hapishanenin içine konulmuş. Orada yaşamak istemiyor. Onun içinde kalmak istemiyor. Kendi kişiliği, kimliği, karakteri çatışıyor bununla. Önündeki figürler de ortada. Babası ona bir figür olamayacak eziklikte bir adam. Onun gözü dayıya bakıyor ama dayı kadar da durabilecek bir karakter de değil o. O arıyor, hayatı arıyor. Hayatının anlamını arıyor. Onu motive edecek bir şeyi arıyor.
Z.A.:
Dayıyla daha rahat ilişki kurabiliyor o noktada.
Y.U.:

Dayı sonuç olarak temiz bir karakter. Daha az kirlenmiş bir karakter bence. Murat da bu anlamda çok temiz bir karakter. Anneannenin varlığı, onun amacı… Ölmemeyi istemek bile bir amaçtır ama kendisinin ürettiği, yarattığı bir amaç olarak. İlk defa böyle bir şey görüyor oğlan. Bu anlamda yaşadığını hissettiği bir an olarak telefonunu sattığı paranın çalınmasından sonra boğazına bıçak dayandığı zaman, damarlarındaki kanı hissediyor, yaşadığını hissediyor.
Z.A.:
Bu ilişki batılı toplumlarda da çok yaşanıyor: Denis Archand’ın filmleri bunlar anlatır, Türkiye’de iki filmi gösterilmişti, birisi Decline of the American Empire, bu film 1980’lerde yapılmıştı ve Türkiye’de yalnızca İstanbul Film Festivalinde gösterildi, diğeri ise yakın zamanlarda gösterilen Barbarların İstilası’ydı. İdeallerin kaybolduğu hayatın sinik insanlarının hayatları olarak geçmişlerinden bugüne getirdikleri yaşamda hakikaten yaşama duygusu ve sevgisi yok. Hakikaten birbirleriyle dayanaşacakları ne insan sevgisi ne de kendilerini ispat edecekleri bir toplum ideali vardı karakterlerinde. Dolayısıyla gerçekten de ideallerini kaybettiklerinde insanların yalnızca posaları kalıyordu, posayı doyurmak için içine girdikleri ilişkiler. Tam da bu anlamda çok girift, ama her zaman rol yapılan bir ilişkiler dizisi, işte bu yüzden de ruhsuz yaşamlar geçidi. Orada bu karakterler yıllar sonra bir araya gelip, kendi geçmişleriyle ve nerede uzlaştıkları noktasında konuşuyorlardı. Burada tam da bu seçimin başında, gören ve burada ne yapacağını arayan bir karakter var. Ama bu karakteri bir 20 yıl öncesine gittiğimiz zaman, 68’de belirli ideallerle yola çıkan, ondan sonra belli ölçülerde belli yaşam istekleri, belli konfor talepleri ve siyasal istemlerin yenilgiye uğraması sonucu kimliklerini kaybeden insanlar.
Y.U.:

O modeller annesiyle teyzesi işte. Babası bir yandan da. Toplumsal korkunç koşuşturmacanın içinde, bu insanlar aynı zamanda fasit bir daire içinde çırpınıyorlar.
Z.A.:
Peki, burada da şöyle bir durum ortaya çıkmaz mı? Murat’ın bu farkındalığını biraz daha anlatmamız gerekmez miydi? Dayısıyla olan konuşmalarında, diğer seçeneklerin kendi gözünde değer yitirişinin hikâyesini anlatmamız gerekmez miydi?

Y.U.:
Bence bunu sorgulayan, bunu arayan bir çocuk… Öyle bir çocuk ama bunu bilemez ve bilinçle söyleyemez. Bu bilinçle vurgulanan ve dile getirilen bir şey değildir. Bu anlamda psikolojik açıdan bu çocukların içlerine düştüğü açmazların ne olduğunu epey bir araştırıp anlamaya çalıştım. Bunu dillendiremezsin. Bir şeyi özlemlersin, bir şeye karşı savaş açtığını düşünürsün ama ne olduğunu bile bilemeyebilirsin. Tek başına bir şey üretebilmenin hazzının, bir şeyi seçebilmenin hazzının, varolmanın hazzının ne olduğunu bile algılayamazsın. Dolayısıyla çocuk bütün bunları dillendiremiyor, ama sokakta arıyor şansını. Korkuda arıyor mesela, korkunun anlamını bilmiyor. Steril alanların bu çocuklara sunduğu şey aslında yaşamın kendisi, Murat’ta tam bu anlamda yaşamı bilmiyor, yaşamı nerede arayacağını da bilmiyor; önce sokaklar, sonra Mehmet’in evi, oradan da Karadeniz. İnsanlara yaşamı hissedebilecekleri alanlar verilemezse, yaşamı nerede bulabileceklerini de bilemezler…
Yaşadığını hissediyor mesela. Ben bir sürü çocukta bunu gözlemledim. O yaş grubunda ve üniversiteyi özel okullarda okuyan, ailevi sorunları olan, baba derdi anne derdi… Yani, ne bileyim birçok çocukla böyle bu anlamda haşır neşir oldum ve hepsi hayatı, kanlarının nasıl aktığını merak ediyorlardır. Yaşamın nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyorlardır. Korku mesela, çok merak ettikleri bir şey.
Z.A.:
Korkudan sterilize etmek korkuya olan ilgiyi de arttırıyor yani. Merak edilen şeylerden bir tanesidir. Çok ilginç bir şey. Şöyle bir şey söyleyeyim, bu korunaklı evlerde yaşayan çocukların kendisinde şiddeti uygulamak ya da şiddetin imajıyla karşılaşmak isteği bile ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kaybedilen şey, kelimenin gerçek anlamıyla doğallık, birbirine dokunurkenki sıcaklık. Bunlar düpedüz rol teorileriyle büyüyen çocuklar, sürekli olarak rolden role girmek zorunda bırakılan çocuklar.
Y.U.:

Psikologlar bu çocukların üzerinde çalışıyorlar çünkü çok sorunlu çocuklar bu anlamda. O yaş grubunda ve belli bir sınıfa ait çocukların hayatları hakikaten özenle bezenle çizilmiş ve yönlendirilmiş. O çocukların içinde çok ciddi sorunlar var. Bunların mesela ders çalışmayla ilgili sorunları var, ana baba sorunları var, konsantrasyon problemleri var, aslında yaşamın gerektirdiği bütün normatif düzenlemelerin gereklilikleriyle ilgili sorunları var. Bu çocuklar için bildikleri bir kendileri yok, aşırı koruma, aşırı “kendinliksiz” bir hayat sunuyor bunlara. Giderek sanallaşmış bir hayatın aktörleri haline geliyorlar.
Z.A.:
Sosyal davranışlarında da süper-egosu gelişmemiş insanlar gibi.
Y.U.:

Aynen öyle, ilişki kurma problemleri var bu çocukların. Belirli bir başlık altında toplanması gerekirse “kuşatılmış” çocuklar bunlar. Fazla sevgiyle, fazla korunmayla, fazlasıyla her şeyin önlerine bahşedilmesiyle kuşatılmışlar. İnsan olabilme, “adam” olabilme kabiliyeti ellerinden alınmış oluyor. Aslında bir anlamda iğdiş edilmiş çocuklar bunlar. Şimdi Nesrin’in en büyük problemi kocasını iğdiş etmiş olması. Ayrıca oğluna yönlendirmiş kendini. Öbür yandan nasıl yapıyor bunu? Çok büyük bir sevgiyle, kuşatmayla yapıyor aslında. Bu kuşatma, bu ona ilişkin tasarımı ve hayatı ona sunma biçimi çocuğun yaşamının keşif duygusundan uzaklaşmasıyla sonuçlanıyor. Hayat orada ama Murat hayatın içinde değil, onun kaçışı aslında hayatı keşfetme ve en azından bir kez kendisi için kendi adına karar verebilmek içindir. Koruyucu aile ortamları aslında çocuklarına bir tür biz sizin süper-egonuzuz, sizde bizim tasarımlarımızsınız anlamına geliyor, o noktada Murat bunları bilmiyor, sadece seziyor, gerisi belirsiz bir süreç olarak kalıyor.
Z.A:
O üç kardeşle annenin ilişkileri arasında şöyle bir şey var, bu tutunamama meselesinde. Kardeşlerin aslında kendi yaptıkları rollerle geçmişleri arasında bağlantılar kurulduğu anlamına da geliyor. Anne belki de geçmişinden getirdiği duyguları onlara söylüyor. O günde gördükleri şeylerden daha öte. O bakımdan neredeyse hayat derslerine dönüşmüş. Tam da bu noktada Murat için üç model çıkıyor karşısına üç kardeşin yaşamlarından oluşmuş bir modeller dizisi.

Y.U.:
Şimdi şöyle bir şey hissediyoruz: Anneyle Güzin arasında benzerlikler var aslında. Hayatını çok sade yaşayan, çok daha mütevazi yaşayan, sadeliği tercih eden, sahip olduklarını korumak için mücadele etmeyi isteyen bir anne figürü var karşımızda. Ama aynı zamanda, belki ve büyük bir ihtimalle sevgisini vermekte yoksul kalmış anne bu, çünkü bunun hissedilebileceği yaşamsal alanları koruma adına kastre ediyor. Güzin ile paralellik kurabileceğimiz ya da belki kocasıyla giderek yaşayamadığı, kapanmış sevgisini çocuklarına yönlendirmiş, onları yönlendirmesinde, onu büyütmesinde sıkıntılı ilişkiler kurmuş bir anne figürümüz de var. Nesrin bundan muzdarip olmuş büyük bir ihtimalle, ortanca çocuk olarak Güzin, yani gazeteci olan annesinin onu hiç sevmediğini düşünüyor. Babanın terk etmesiyle, babayı elinden kaçıran, soğuk olan, histerik olan, kötücül olan, etrafındakileri sevemeyen figürün annesi olduğunu zannediyor Güzin. Böyle bir şimşekle karşılaşmış ve onun bütün hayatında bir şekilde etkisi olmuş. Hesabını annesiyle hiç yapamamış Güzin. Fakat öyle bir hayat yaşıyor ki şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz -ki ben sordum: Anneye o yüzden “bana benzeme içini aç!” dedirttim. Güzin’in sevgisizliği, hiç kimseyi sevemez olması, iyi ilişkiler kuramaması, saçma sapan ilişkiler kurması… bir tür ebeveynlerinde kuramadığı ilişkiyi, şimdi kendi sevgililerinde arıyor.
Z.A.:
Değerli olduğunu hissetmek istemesi.

Y.U.:
Evet, aynı zamanda işinde çok taviz vermesi. Fikre dayalı bir iş yapıyor aynı zamanda. Belirli bir şeye inanması, tutunması lazım. Nesrin gibi çok daha statükocu bir hayat yaşamıyor. Bütün bunların nedeni annesiyle olan hesabını görememiş olması mı yoksa kendisiyle ilgili de bir derdi var mı? Bu kadar taviz vermiş olması, bu kadar iğreti ilişkiler kurmasında? Gözünü açan şey annesinin ona söylediği söz oluyor. “Bana benzeme, sen kendinsin artık, sevebilirsin sevilebilirsin, kendi hayatını kurup ayakların üzerinde durman lazım.” Böyle bir arınma yaşıyor aslında Güzin. Güzin kendisi olmak için çabalarken, bu nedenle Nesrin’in etrafındaki herkesi tutmak ve sıkı sıkıya birbirine bağlama çabasını da çok açık şekilde görüyor.
Z.A.:
Zaten ilginç bir şey de Güzin ile Nesrin arasındaki çatışma. Güzin ilk defa ablasıyla kendisi arasında kendi hakkındaki fikirlerinde bir yıkım içinde olduğu anda netleşiyor, birden bire bunları söylüyor. Dolayısıyla buradan şöyle ilginç bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. İnsanlar en doğru ya da en çıplak sözlerini en kritik çatışmanın olduğu anlarda söylüyorlar. İkincisi, bu insanlar kendi aralarındaki ilişkileri bir bütün olarak görmüyorlar, herkes kendi adasından konuşuyor aslında. Ortada parçalanmış bir şeyden bahsediyoruz. Parçalanan şey aslında sosyal bağlam, sosyal idealsizlik. Herkes kendi köşesinde bir şeyler yapıyor ve birbirleri hakkında çok doğru gözlemler yapıyorlar. Ama aynı şekilde kendilerini pürü paklıkta göremiyorlar.

Y.U.:
Hepimizin hayatında üç aşağı beş yukarı böyle şeyler var aslında. Kendi hayatımızda ilişkilerimiz içerisinde kendi hayatımıza ayna tutmakta hep daha çok zorlanırız. Etrafımızı, arkadaşlarımızı sorgulamada daha iyiyizdir her zaman, böyle bir gerçeklik var.
Z.A.:
Ve bunları söylemekten de itinayla çekiniriz.

Y.U.:
Kendine samimi olabilmesi insanın bence çok zor bir şey. Çok itici bir şey bir yandan. Hakikaten çok zor bir şey kendine ayna tutup kendini görebilmen çok zor. Yüzleşmen lazım.
Z.A.:
Peki, filmin finalinin Karadeniz’e taşınması ve Murat’ın oraya gitmesi, oradaki yaşam içerisinde bir şey yapması, bunu nasıl bir itkiyle yaptın? Orada biraz daha kendisini hissetmeye başlıyor aslında, anneannesiyle orada yaşarken. İkincisi de anneannesi dağlara çıkmak istiyor. Yani orada yapacağı bir şey yok. Hem geçmişinden getirdiği, içinde ukde kalan şey, kaybettiği bir özlemle hareket ediyor. Geçmişi olguları gitmiş, duygusu kalmış gibi, kaybettiği şeyin peşinden dağlara gidiyor. Murat ise orada ilk kez kendisiyle ilişki kurmaya başlıyor, kendisini dinleyebiliyor orada. Filmin finali orası, kardeşleri bir yerde bırakıyoruz, film orada bitiyor.

Y.U.:
Şimdi Murat demin söylediğim gibi iğdiş edilmiş ya da iğdiş edilmek üzere olan bir karakter. Buna karşı mücadele ediyor, ne ile mücadele ettiğini bile bilemeden çok fazla. Hapishaneden çıkmaya, başka bir hayat kurmaya çalışıyor ama hayatın nasıl olduğunu da bilemiyor. Ona bir gol lazım, bir motivasyon lazım. Anneanne ile karşılaştığı zaman kalkıp giden, nereye yürüdüğünü bile bilmeyen, yürüyen giden, ölmek isteyen, bir kadınla karşılaşıyor. Ama bir şeyi var bu kadının, dağına gitmek istiyor, dönmek istiyor. Biraz da hayatında bir motivasyon var.
Z.A.:
En çok ihtiyacı olan şey, bir hedef yaşamında.

Y.U.:
Bir hedef önüne çıkmış oluyor. Arkasından sürükleniyor aslında. O Kadıköy’deki gidişte hissediyoruz onu, bir şeye sürükleniyor, gidiyor onunla beraber ve hayatında ilk defa bir sorumluluk alıyor, bir insana bakma sorumluluğu. Bir süre de onunla mücadele ediyor aslında. Bir kadının kıçından çıkan boklu donları yıkayabiliyor. Ona bakmaya çalışıyor. Bir kere her şeyden önce anneannesinin yaşadığı o sadeliği, o arınmış hayatı hissediyor. Bir pantolonla sap sade bir hayata, o kirlenmemiş olana ulaşmış oluyor.
Z.A.:
Aynı zamanda bir hedef anlamına geliyor.

Y.U.:
Evet. Şimdi buradan şunu anlamış olmayalım. Şimdi Murat artık gidecek de bu köyde yaşayacak, bunu anlamayalım. Bu tek başına yaşayabilmenin, kendi hedeflerini koyabilmenin, sorumluluk taşıyabilmenin bir başlangıcı. Birileri ona müdahale etmeden artık kendi hedeflerinin, kendi hazlarının, hayatının peşinde koşabilecek bir olgunluğa erişmiyor orada, sadece belki de hayatındaki ilk sorumluluk taşıdığı yer orası, bundan sonrasında film bitiyor.
Z.A.:
Ve onu hissettiğinde de yaşadığını hissediyor.
Y.U.:
Ve anneannesinin ölmeye gitmesini, acıyla belki, ama uğurlayarak gönderiyor. O kadının bir hedefi var artık: kesinlikle ölmek. Daha sefil bir şekilde yaşamak istemiyor, ölmek istiyor. O zaman ona bir saygı duyabiliyor, sorumluluğu taşıyabiliyor. Birinin ölmesinin sorumluluğunu bile taşıyabiliyor. Birine saygı göstermeyi anlayabiliyor. İnsanın kendisine saygı duymasını paylaşabiliyorlar birbirleriyle, anlayabiliyorlar. Birçok şey öğreniyor anneannesinden. Ve bunu son derece de kaba diyebileceğimiz, vahşi diyebileceğimiz bir ilişki biçiminde öğreniyor. Kadın ona “oğlum bu işler böyledir, hayat da böyledir, sorumluluk dediğimiz şey budur, birine bakmak da şudur, hedef dediğimiz şey de budur” gibi şeyler söylemiyor. Daha vahşi bir biçimde öğreniyor.
Z.A.:
İlişkinin kendisinden çıkıyor.

Y.U.:
O yüzden dağ ve Karadeniz figürü kendiliğinden geldi. Tabi belki benim oralara bağlılığımdan da geldi. Bu tür kadınlarla çok karşılaştığım için de geldi bir yandan da.
Z.A.:
Bu aslında orta yaşlardaki insanlar üzerinde gözlemlerle oluşmuş bir film. Bir anne ve bir çocuk üzerine, onları analize doğru gidiyor. Sonunda parçalanmış, belirli bir yabancılaşmaya uğramış çok ciddi iletişim sorunları yaşayan, aynı zamanda tam da kendinlik sorunları yaşayan insanların hayatlarından gözlemler.

Y.U.:
Bugünün insanları aslında. Hepimize dair birçok şey var. Yani Türkiye’de yaşayan orta sınıf insanlara dair birçok şey var. Bir de kendimize dair. Ama bütün dünyadaki birçok insana dair artık… Hayat böyle bir şey, kapitalist sistem böyle bir şey, şehirlerde yaşamak böyle bir şey, modernizm böyle bir şey, tüketim toplumunun içinde yaşamak böyle bir şey, statükocu olmak dünyanın bir çok toplumunda üç aşağı beş yukarı böyle bir şey, konformizm bu anlamda böyle bir şey. Taviz verebilmek, işinde sağlam durmaya çabalamak… Hayatı belirli bir standartta sürdürebilmek için hayatımızdan birçok anlamda tavizler veriyoruz.
Z.A.:
Bir hayat muhasebesi gibi.

Y.U.:
Biraz öyle bir şey. İlginç, bizim için mesela, kuşak çatışmalarıyla ilgili düşünürken, gençlerle ilgili düşünürken. Bir anda, birden gözden çıkarma hali. Şimdiki çocuklar bilgisayar çocuğu, iletişim kurmuyor, bencil falan gibi. Hâlbuki biz bir adım daha atmalıyız, o çocukların psikolojilerini, hayatlarını, zekâlarını… Bazen tam tersini düşündüğüm anlar oluyor. Bizim de çok büyük hatalarımız var.
Z.A.:
Fazla dışarıdan gözlemlerle…

Y.U.:
Evet, bana çok klişe geliyor, yani, o çocukla iletişim kurma vs. Biz kendimize dönüp baktığımızda büyütürken daha bu hayatı şırıngayla veriyoruz. Ve sonra da anlamak için hiçbir çaba sarf etmiyoruz. Hiç kimse de oturup da nasıl bir eğitim sisteminden geçiyor bunlar, nasıl okul okuyorlar, daha iyi okul okumaları için tek seçenek özel okullar mı diye sormuyor? Sormak zorunda olduğumuz o kadar çok soru var ki aslında.
Z.A.:
Çok berrak bir film bu anlamda.

Y.U.:
Evet, derdini anlatan bir film oldu. Hakikaten çok düşünerek taşınarak, hissederek, anlamaya çalışarak oluşturulmuş.
Z.A.:
Yaşamdan gözlemlerden yola çıkarak yaşam üzerine düşünme, gerçekten yaşam üzerine muhasebe gibi değerlendirilebilir. Tam da tartışmanın başlaması gereken, nasıl bir hayat yaşıyoruz meselesi ile ilgili. Sonuç olarak da gerçekten dokunaklı, patetik bir film olmuş.

————————-

Yeşim Ustaoğlu
Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünden mezun oldu. Kısa filmlerle başladığı sinema yaşantısına uzun metrajlı filmlerle devam etti. Gerek kısa gerekse uzun metrajlı filmleriyle çeşitli yurtiçi ve yurtdışı festivallere katıldı, ödüller aldı.
Filmleri
Yönetmen olarak
Bir Anı Yakalamak 1988, Magnafantagna 1989, Düet 1990, Otel 1992,  1994, Güneşe Yolculuk 1998,  Bulutları Beklerken 2003, Sirtlarindaki hayat 2004 ve Pandoranin kutusu 2008
Senarist olarak
Otel 1992, Güneşe Yolculuk 1998 ve Bulutları Beklerken 2003
Ödülleri
14. İstanbul Film Festivali, 1995, İz, En İyi Film
18. İstanbul Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, En İyi Türk Yönetmen
11. Ankara Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, En İyi Yönetmen
11. Ankara Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, Onat Kutlar En İyi Senaryo Yazarı
11. Orhan Arıburnu Ödülleri, 2000, Güneşe Yolculuk, Mahmut Tali Öngören Jüri Özel Ödülü
23. İstanbul Film Festivali, 2004, Bulutları Beklerken, Jüri Özel Ödülü
56. San Sebastián Uluslararası Film Festivali, 2008, Pandora’nın Kutusu, Altın İstiridye (En iyi Film)

1 Yorum

  1. Nedense söyleşiyi filmin devamı gibi okudum ama şimdi bu çözümleme veya bu bakış acısıyla filmi tekrar seyretme isteği duyumsadım
    Elinize emeğinize sağlık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz