Krishnamurti: Özgür insan kendini bir ülkeye ya da düşünce biçimine ait hissetmez

Karşı çıkmadığınız sürece, dünyanın geri kalanı gibi olacaksınız, çünkü başka bi­ri olmaya cesaret etmiyorsunuz. Öylesine şartlandırılacaksı­nız, öylesine şekillendirileceksiniz ki, kendi başınıza isyan bayrağını çekemeyeceksiniz. Toplum size yapmanız gerekenleri söyleyecek; böylece nesilden nesile taklit sürüp gidecek. Ne özgürlük ne de mutluluk var, yavaş bir ölümden başka hiçbir şey yok.

Düşünmeyi Öğrenmek

Korku bizim yozlaşmamızın temel nedenlerinden biri olduğu için sanırım bu meseleye farklı bir açıdan bakmalı, farklı yaklaşmalıyız. Bildiğiniz gibi, bize hep neleri düşünüp neleri düşünme­memiz gerektiği söylenmektedir. Kitaplar, öğretmenler, ebeveynler, çevremizdeki toplum, hepsi ne düşünmemiz gerek­tiğini söyler, ama onlar nasıl düşünmemiz gerektiğini bul­makta bize yardım etmezler. Neyi düşüneceğimizi bilmek nispeten kolaydır, çünkü ta çocukluktan itibaren zihinlerimiz sözcükler, deyimler, yerleşik tavırlar ve önyargılarla şartlan­dırılır. Yaşlı insanların sabit fikirli olduğunu hiç fark ettiniz mi bilmiyorum. Onlar kalıplaşmış bir balçığa benzerler. Ve bu kalıbı kırmak çok zordur. Zihnin bu kalıplaşması onun şartlanmasıdır.

Burada Hindistan’da geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan bir gelenek sizi belli bir tarzda düşünmeye şartlandırdı. Şartlanmanızın ekonomik, sosyal ve dini sebepleri vardır. Avru­pa’da zihin buradakinden farklı bir tarzda şartlandırılmıştır; keza Rusya’da devrimden itibaren siyasi liderler zihinleri yi­ne farklı bir tarzda şartlandırmaya koyulmuşlardır. Demek ki her yerde zihin şartlandırılmaktadır, sadece yüzeysel olarak, bilinçlice değil aynı zamanda derinlemesine de. Saklı veya bi­linçdışı zihin ırkla, iklimle, söze dökülmeyen ve tarif edilme­yen taklitlerle şartlandırılmaktadır.

Oysa zihin şartlandırıldığı veya şekillendirildiği sürece özgür olamaz. Ve çoğu insan zihninizin şartlanmadan asla kurtulamayacağım, dolayısıyla her zaman şartlanmanın ola­cağını düşünüyor. Onlar kimi düşünce biçimlerine, kimi ön­yargılara kaçınılmaz olarak sahip olacağınızı ve zihninizin asla serbest kalıp özgür olamayacağım söylerler. Dahası, uy­garlık ne kadar eski olursa, zihne yüklenen geleneğin, otori­tenin, disiplinin ağırlığı da o kadar fazla olur. Hindistan’daki gibi eski bir ırkın üyesi olan insanlar sözgelimi Amerika gibi sosyal ve ekonomik bakımdan daha özgür olan ve tarih sah­nesine hayli yakın zamanlarda çıkmış bir ülkede yaşayan in­sanlardan daha fazla şartlanmıştır.

Şartlanmış bir zihin kendi çevresine ördüğü setleri, kendi sınırlarım asla aşamadığı için özgür değildir; bu gün gibi or­tada olan bir gerçektir. Ve böyle bir zihnin kendi şartlanma­sından kurtulup öteye geçmesi çok zordur, çünkü bu şartlan­ma ona sadece toplum tarafından değil bizzat kendisi tarafın­dan da dayatılmaktadır. Şartlanmak hoşunuza gidiyor çünkü öteye geçmeye cesaret edemiyorsunuz. Anne babanızın, top­lumun, din adamlarının söyleyeceklerinden korkuyorsunuz; bu nedenle karşınıza çıkan engellerin hazırlanmasına katkı sunuyorsunuz. Bu çoğumuzun içine hapsolduğu hapishane­dir; işte bu yüzden anne babanız size sürekli şunu yap bunu yapma diyor; sonuçta siz de bunu kendi çocuklarınıza söylü­yorsunuz.

Özellikle öğretmeninizi seviyorsanız, okulda genellikle ne yaşarsınız? Eğer öğretmeninizi seviyorsanız, onun peşinden gitmeyi, onu taklit etmeyi istersiniz; bundan dolayı zihninizin şartlanması giderek daha kalıcı hale gelir. Diyelim ki bir öğrenci yurdunda kalıyorsunuz. Ve oradaki hocanız her gün dinsel ayinini yapıyor. O gösteriden veya onun gü­zelliğinden hoşlandığınız için siz de yapmaya başlarsınız. Başka bir ifadeyle, daha fazla şartlandırılırsınız ve bu şartlan­ma çok etkindir, çünkü insan gençken heves dolu, etkilenme­ye açık ve taklitçidir. Yaratıcı olup olmadığınızı bilmiyorum, herhalde değilsiniz, çünkü anne babanız çevrenizdeki duvar­ların ötesine geçmenize izin vermiyor, neye şartlandıysanız onun ötesine bakmanızı istemiyor. Sonra evlenip bir kalıbın içine giriyorsunuz ve geri kalan hayatınızı o kalıpta geçiri­yorsunuz.

İnsan gençken kolaylıkla şartlanabilir, şekillenebilir, bir kalıba oturabilir. Eğer bir çocuk -iyi, zeki ve uyanık bir ço­cuk- sadece yedi yıl bir din adamı tarafından eğitilirse o ço­cuk öylesine şartlanır ki geri kalan yaşamı esasında hep aynı tarzda sürüp gider. Bu durum bizzat öğretmenlerin şartlan­madan uzak olmadığı bu okulda da yaşanabilir. Öğretmenler de herkes gibi kendi ayinlerini yapar, kendi korkuları ve guru olma hevesleri vardır ve siz onlar tarafından eğitilirken, belli bir hocayı sevdiğiniz için veya güzel bir ayin görüp onu yapmak istediğiniz için farkında olmadan taklide saplanıp kalırsınız.

Büyüklerimiz neden ayinler yapıyor? Çünkü önceden de kendi babaları aynı ayinleri yapıyordu. Ayrıca ayinler onlara bazı duygular ve duyumlar verip, içsel dinginliği sağlamak­tadır. Dua ediyorlar, eğer böyle yapmazlarsa yoldan çıkacak­larım düşünüyorlar. Ve gençler de onların yaptıklarının aynı­sı yapıyorlar, böylece taklit başlıyor.

Şayet öğretmen bütün bu ayinleri sorgulasa, onlar üzerine sahiden kafa yorsa -ki bunu çok azı yapıyor-, önyargısız in­celemek için zekâsını kullansa, ayinlerin anlamsız olduğunu çok geçmeden öğrenir. Ne var ki meselenin aslını araştırıp bulmak büyük bir özgürlüğü gerektirir. Eğer siz zaten bir şeyin lehine önyargılıysanız ve o şeyi araştırmaya koyulacaksa­nız, kesinlikle o araştırmayı yapamazsınız. Yalnızca kendi görüşünüzü, önyargınızı pekiştirmekle kalırsınız.

O halde öğretmenlerin kendilerini şartlanmadan arındır­maya başlamaları ve bu hususta öğrencilerine de yardım et­meleri çok önemlidir. Ebeveynlerin, geleneğin, toplumun şartlandırıcı etkisini bilen öğretmen, çocukları düşüncesizce kabullenmeye değil sorgulamaya, araştırmaya teşvik etmeli­dir.

Eğer gözlem yaparsanız, ne denli farklı etkilerin büyü­dükçe sizi şekillendirdiğini, düşünme yetinizi geliştirmenize hiç yardım edilmediğini, yalnızca ne düşünmeniz gerektiği­nin size söylendiğini görebilirsiniz. Şayet bu sürece karşı çık­mazsanız, ne yazık ki yaratıcılıktan ve özgün düşüncelerden yoksun halde çalışan otomatik bir makineye dönüşürsünüz.

Topluma ayak uydurmadığınız takdirde geçiminizi kaza­namayacağından endişe duyuyorsunuz. Eğer babanız avu­katsa kendinizin de avukat olmanız gerektiğini düşünüyor­sunuz. Şayet bir kızsanız baş göz edilmeye razı oluyorsunuz. Peki, bu durumda ne oluyor? Canlılık ve hevesle dolu genç bir insan olarak yola çıkıyorsunuz ama bu haliniz, önyargılar, korkular ve hurafelerle dolu anne babanızın ve öğretmenleri­nizin şartlandırıcı etkisiyle yavaş yavaş törpüleniyor. Okul­dan mezun olup bir sürü bilgiyle hayata atılıyorsunuz ama sorgulama hevesini, toplumun geleneksel saçmalıklarına kar­şı çıkma gücünü çoktan yitirmiş oluyorsunuz.

Burada oturup bütün anlatılanları dinliyorsunuz. Sonun­da mastır ya da doktora sınavlarından geçtikten sonra ne ola­cak? Ne olacağını gayet iyi biliyorsunuz. Karşı çıkmadığınız sürece, dünyanın geri kalanı gibi olacaksınız, çünkü başka bi­ri olmaya cesaret etmiyorsunuz. Öylesine şartlandırılacaksı­nız, öylesine şekillendirileceksiniz ki, kendi başınıza isyan bayrağını çekemeyeceksiniz. Kocanız veya karınız sizi kon­trol edecek; toplum size yapmanız gerekenleri söyleyecek; böylece nesilden nesile taklit sürüp gidecek. Ne hakiki inisi­yatif, ne özgürlük ne de mutluluk var, yavaş bir ölümden başka hiçbir şey yok. Bir makine gibi yaşamaktan öteye geçemiyorsanız eğitimli olmanın, okuma yazma öğrenmenin ne anlamı var ki? Ama işte anne babanızın istediği bu; dünyanın istediği de bu. Dünya sizin düşünmenizi istemiyor, keşfetme özgürlüğüne sahip olmanızı istemiyor, çünkü o zaman siz tehlikeli bir yurttaş olursunuz ve yerleşik düzene uyum sağ­lamazsınız. Özgür bir insan kendini belli bir ülkeye ya da düşünce biçimine ait hissetmez asla. Özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

Öyleyse henüz gençken özgür olmak çok önemlidir, sade­ce bilinç düzeyinde değil, ta derinlerde de. Bu da demektir ki kendiniz hakkında uyanık olmalısınız ve sizi kontrol etme veya baskılama amacı taşıyan tesirlerin daha fazla farkına varmalısınız; asla düşüncesizce kabullenmemelisiniz, aksine her zaman sorgulamalı, incelemeli ve karşı çıkmalısınız.

Dinleyici: Geleneklerle dolu bir toplumda yaşarken zihin­lerimizi nasıl özgür kılabiliriz?

Krishnamurti: İlk önce özgür olma dürtüsüne, talebine sahip olmalısınız. Bu tıpkı bir kuşun uçmayı özlemesine veya ır­mak sularının akmayı özlemesine benzer. Bu özgürlük çar­pıntısına sahip misiniz? Sahipseniz o zaman ne olur? Anne babanız ve toplum sizi bir kalıba sokmak istiyor. Onlara dire­nebilir misiniz? Korktuğunuz için bunu yapmak size zor ge­lecek. İş bulamamaktan, doğru eşi seçememekten, aç kalmak­tan, başkalarının sizin hakkınızda ne diyeceğinden korkuyor­sunuz. Özgür olmayı istemenize rağmen korkuyorsunuz, de­mek ki direnmeyeceksiniz. Başkalarının ne diyeceğinden ve­ya anne babanızın ne yapacağından korkmanız önünüze set çekiyor ve böylece siz bir kalıba giriyorsunuz.

Şimdi çıkıp “Ben bilmek istiyorum ve aç kalmak umurumda değil. Ne olursa olsun bu çürümüş toplumun engellerine karşı mücadele edeceğim, çünkü keşfetme özgürlüğüne ka­vuşmak istiyorum” diyebilir misiniz? Bunu söyleyebilir misi­niz? Korkuyorsanız, bütün bu bariyerlere, bu dayatmalara karşı koyabilir misiniz?

Öyleyse en hassas çağından itibaren çocuğun bu korku­nun sonuçlarım görmesine ve ondan kurtulmasına yardım etmek çok önemlidir. Korktuğunuz anda özgürlük sona erer.

Dinleyici: Korkuya dayalı bir toplumda yetiştiğimiz için korkudan kurtulmamız, nasıl mümkün olabilir?

Krishnamurti: Korktuğunuzun farkında mısınız? Farkınday­sanız, ondan kurtulacak mısınız? Sizin ve benim bunu ortaya çıkarmamız lazım, öyleyse gelin birlikte düşünelim. Korktu­ğunuzun bilincinde olduğunuzda fiilen ne yaparsınız? On­dan kaçarsınız, öyle değil mi? Bir kitap alırsınız ya da yürü­yüşe çıkarsınız; onu unutmaya çalışırsınız. Anne babanızdan, toplumdan korkuyorsunuz ve bu korkunun farkındasınız ama onu nasıl sona erdireceğinizi bilmiyorsunuz. Ona bak­maya bile gerçekten korkuyorsunuz, bu yüzden farklı yollar ­la kaçıyorsunuz. İşte bundan dolayı kaçınılmaz olanla yüzle­şip harekete geçmeniz gerektiği halde, son ana kadar hayatı­nızı dersler ve sınavlarla geçiriyorsunuz.

Sorununuzdan sürekli kaçmaya çalışıyorsunuz ama bu si­ze o sorunu çözmekte yardımcı olmuyor. Sorunla yüzleşmek zorundasınız. Şimdi korkunuza bakabilir misiniz? Eğer bir kuşu incelemek, kanatlarının, ayaklarının, gagasının şeklim gözlemlemek istiyorsanız onun çok yakınına gitmeniz gere­kir, değil mi? Aynı şekilde, eğer korkuyorsanız korkunuza çok yakından bakmalısınız. Korkudan kaçarsanız sadece onu körüklemekle kalırsınız.

Diyelim ki, hayatınızı sahiden sevdiğiniz bir şeyi yap­maya adamak istiyorsunuz, ama anne babanız onu yapma­manız gerektiğini söylüyor ve eğer yaparsanız feci bir ce­zayla sizi tehdit ediyor. Sözgelimi artık size para vermeye­ceklerini söylüyorlar. Siz de korkuya kapılıyorsunuz. Öyle­sine korkuyorsunuz ki korkunuza bakmaya cesaret bile edemiyorsunuz. Böylece boyun eğiyorsunuz ve korku sü­rüp gidiyor.

Dinleyici: Gerçek özgürlük nedir ve insan onu nasıl elde edebilir?

Krishnamurti: Gerçek özgürlük elde edilebilecek bir şey de­ğildir, zekânın ürünüdür o. Markete gidip özgürlüğü satın alamazsınız. Kitap okuyarak ya da birisinin konuşmasını dinleyerek özgürlüğe kavuşamazsınız.

Peki, zekâ nedir? Korku varsa ya da zihin şartlanmışsa zekâ açığa çıkabilir mi? Zihniniz önyargılıysa veya müthiş bir insan olduğunuzu düşünüyorsanız ya da çok hırslıysa­nız ve başarı merdivenini tırmanmak istiyorsanız, dünyevi veya ruhani olarak zekâ varlık kazanabilir mi? Sadece ken­dinizi umursuyorsanız ya da bir başkasının peşinden gidi­yorsanız veya bir başkasına tapıyorsanız zekâ ortaya çıka­bilir mi? Hiç kuşkusuz zekâ bütün bu saçmalıkları kavra­yıp onlardan uzaklaştığınızda kendini gösterir. Öyleyse bunun için yola koyulmanız şart ve bilmeniz gereken ilk husus, zihninizin özgür olmadığıdır. Zihninizin bütün bu şeylerle nasıl zincirlendiğini görmeniz lazım; ondan sonra özgürlüğü doğuracak zekâ başlar. Cevabı kendi başınıza bulmalısınız. Kendiniz özgür değilken başka birinin özgür olmasının veya kendiniz açken başka birinin tok olmasının ne önemi vardır?

Gerçek inisiyatife sahip olmak, yani yaratıcı olmak için öz­gürlüğün olması gerekir ve özgürlüğün olması için de zekânın olması gerekir. O halde zekâyı engelleyen şeyin ne oldu­ğunu araştırıp bulmak zorundasınız. Hayatı incelemek, top­lumsal değerleri sorgulamak zorundasınız. Korktuğunuz için herhangi bir şeyi kabullenmemelisiniz.

Krishnamurti
Yeni Bir Yaşam

“Krishnamurti: Özgür insan kendini bir ülkeye ya da düşünce biçimine ait hissetmez” üzerine bir yorum

  1. Dunyaya geldigimiz halin agirligini anlamadan yukleniyor, kat kat kosullaniyoruz. Bizler dunyanin sorunlarinin hafizalariyiz. yeni bir sey icin ozgur bir alan olmali. Ne yazik ki kusatilmis bir dunya var. Ama insan olmanin sonsuz secenek denizinde umut ve uyanista var. Ayaga kalk, sana dayatilan her ne var ise sorgula ve cesaretle yeniden ol!

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dostoyevski: Hür iradesi, arzusu olmayan insanın cıvatadan ne farkı vardır ki?

Şimdi bir an için insanların aptal olmadığını farz edelim. (İnsanı aptal kabul edersek kime akıllı diyeceğiz?) Ama insanoğlu aptal olmasa...

Kapat