Krishnamurti: Kendinizi anla­manız için zekâya, sezgiye, sevgi­ye ve sabra ihtiyacınız var

Kitap okuyarak, birisinin peşinden giderek hayatın tüm o çok karmaşık ve alengirli sorunlarına çözümler bulacağınızı düşünüyorsunuz. İnançlar ve teoriler buluyorsunuz ama onlar cevap olmuyor, çünkü bu sorunlar sizin gibi insanlar tarafın­dan yaratılmıştır.

Zekice Yaşamak

Yaşımız ilerlediğinde sözde bir eğitim alıp okuldan mezun olduktan sonra birçok sorunla yüzleşmek zorunda kalırız. Hangi mesleği seçelim ki kendimizi tatmin edip mutlu olabilelim? Hangi işte veya meslekte başkalarına zulmetmediğimizi veya onları sömürmediğimizi hissedebili­riz? Istırap, felaket ve ölüm meseleleriyle yüzleşmek zorun­dayız. Açlığı, nüfus kalabalığını, seksi, acıyı ve zevki anla­mak zorundayız. Hayatta pek çok karmaşık ve çelişkili so­runla baş etmeliyiz: insanlar arasındaki çekişmeler, karıkoca kavgaları, içimizdeki ve dışımızdaki çatışmalar. İhtirası, sa­vaşı, askeri ruhu ve ayrıca sandığımızdan çok daha hayati olan şu olağanüstü şeyi, huzuru anlamak zorundayız. Salt spekülasyon veya imgelere tapınmak olmayan dinin anlamı­nı kavramamız gerek. Keza sevgi diye adlandırdığımız şu karmaşık ve garip olguyu da anlamamız lazım. Hayatın güzelliğine, havada uçan kuşa ve ayrıca dilenciye, yoksulların perişanlığına, insanların inşa ettikleri çirkin binalara, bozuk yollara ve biçimsiz tapmaklara karşı duyarlı olmalıyız. Bütün bu sorunlarla yüzleşmek zorundayız. Kimin peşinden gideceğimiz veya gitmeyeceğimiz ve birisinin peşinden gitmeli miyiz yoksa gitmemeli miyiz sorularına cevap bulmalıyız.

Çoğumuz orada burada küçük çaplı değişimler yaratmakla meşgul ve bu bize yetiyor. Yaşımız ilerledikçe derin köklü değişimleri daha az istiyoruz, çünkü korkuyoruz. Olaylara topyekûn dönüşüm açısından bakmıyoruz, sadece yüzeysel deği­şim açısından bakıyoruz. Eğer meselenin aslına inerseniz yü­zeysel değişimin hiç de değişim olmadığını anlarsınız. O kök­lü bir devrime değil, sadece mevcut toplumun biraz değiştiril­miş haline karşılık gelir. Kendi mutluluğunuzdan ve sefaleti­nizden, başkalarının mutluluğuna ve sefaletine, kendi hırsları­nızdan ve bencil çabalarınızdan, başkalarının hırslarına, dür­tülerine ve çabalarına varıncaya kadar bütün bu hususlarla yüzleşmek zorundasınız. Kendi içinizdeki ve başkalarındaki rekabet ve çürümeyle, zihnin bozulması ve kalbin boşalmasıy­la yüzleşmelisiniz. Bütün bunları bilip yüzleşerek kendi başı­nıza anlamalısınız. Ne var ki maalesef buna hazır değilsiniz.

Okulu bitirdiğimizde ne anlamış oluyoruz? Bir parça bilgi toplamış olabiliriz, ama okula başlarkenki gibi boş, sığ ve ka­lın kafalıyızdır hâlâ. Ders çalışmamız, okula gitmemiz, öğretmenlerle temas kurmamız hayatın o çok karmaşık sorunları­nı kavramamıza yardım etmemiştir. Öğretmenlerimiz akılsızdırlar ve bizleri de kendilerine benzetirler. Onlar da korkak, biz de. Öyleyse hayata olgunlukla, derin kavrayışla korkusuz atılmak ve dolayısıyla hayatı zekice göğüslemek hem bizim hem de öğretmenlerimizin sorumluluğudur. Şimdi bü­tün bu karmaşık sorunlara bir cevap bulmak çok önemli görünüyor, ama cevap yok. Tek yapabileceğiniz şey bu sorunlar ortaya çıktığında onlarla zekice yüzleşmek. Lütfen bunu iyi anlayın. İçgüdüsel olarak cevap arıyorsunuz değil mi? Kitap okuyarak, birisinin peşinden giderek hayatın tüm o çok karmaşık ve alengirli sorunlarına çözümler bulacağınızı düşünüyorsunuz. İnançlar ve teoriler buluyorsunuz ama onlar cevap olmuyor, çünkü bu sorunlar sizin gibi insanlar tarafın­dan yaratılmıştır. Dehşet verici vurdumduymazlık, açlık, gaddarlık, çirkinlik, perişanlık var hayatımızda; bütün bunla­rı insanlar yarattı ve köklü bir dönüşüm meydana getirmek için insan zihnini ve aklım, yani kendinizi anlamalısınız. Sa­dece bir kitapta cevap aramak veya kendini ne kadar ümit vaat etse de siyasi veya ekonomik bir sistemle özdeşleştirmek ya da batıl inançlarıyla dinsel bir saçmalığı hayata geçirmek veya bir gurunun peşinden gitmek, bunların hiçbiri insani so­runları anlamanıza yardım etmez, çünkü o sorunlar siz ve si­zin gibiler tarafından yaratıldı. Onları anlamak için kendini­zi anlamalısınız, anbean, günbegün, yılbeyıl kendinizi anla­manız şart. Bunun için zekâya, büyük ölçüde sezgiye, sevgi­ye ve sabra ihtiyacınız var.

Öyleyse zekânın ne olduğunu keşfetmelisiniz, değil mi? Hepiniz zekâ sözcüğünü gelişigüzel kullanıyorsunuz ama sa­dece zekâdan söz etmek sizi zeki kılmaz. Politikacılar zekâ, birleşme, yeni bir kültür, birleşik bir dünya gibi ifadeleri sürekli tekrarlayıp duruyorlar ama bunlar çok fazla anlam taşıma­yan ifadelerdir sadece. Öyleyse taşıdığı anlamı sahiden kav­ramadan hiçbir sözcüğü kullanmayın.

Biz zekânın ne olduğunu keşfetmeye çalışıyoruz, sadece tanımını değil; çünkü tanımı herhangi bir sözlükte bulabilir­siniz. Oysa önemli olan zekâyı bilmek, onu hissetmek, onu anlamaktır. Nitekim eğer bu zekâya sahip olursak, yaşımız ilerledikçe hayatın devasa sorunlarım çözmeye çalışırken her birimiz ondan yardım alabiliriz. Ve bu zekâ olmadan ne ka­dar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

Peki, zekâ nedir? Onun anlamını ortaya çıkaracağım. Bel­ki bazılarınıza bu biraz zor gelecek, ama çok da fazla sözcük­leri takip etmeye uğraşmayın; onun yerine anlattıklarımın içeriğini kavramaya çalışın. Meseleyi, zekânın niteliğini sez­meye çalışın. Eğer onu şimdi sezerseniz yaşınız ilerledikçe söylediklerimin önemini ve anlamını daha açık kavrarsınız.

Çoğumuz için zekâ bilgi, malumat, deneyim toplamanın ürünüdür. Büyük ölçüde bilgi ve deneyime sahip olan bizler hayatı zekice göğüsleyebileceğimizi sanırız. Oysa hayat olağanüstü bir şeydir, asla durgunlaşmaz; tıpkı bir nehir gibi sü­rekli akar, hiçbir zaman dingin değildir. Daha fazla deneyim, daha fazla bilgi, daha fazla erdem, daha fazla zenginlik, daha fazla mal mülk toplayarak zeki olacağımızı düşünürüz. İşte bu yüzden bilginlere ve engin deneyim sahibi kişilere saygı duyarız. Fakat zekâ “daha fazla”nın ürünü müdür? Daha faz­lasına sahip olma, daha fazlasını isteme sürecinin arkasında ne yatar? Bizler daha fazlasını isterken biriktirmekle, topla­makla meşgul oluyoruz, değil mi?

Peki, bilgi ve deneyim topladığınızda ne oluyor? Hangi yeni deneyime sahip olursanız olun o hemen “daha fazla­sı” na çevriliyor ve siz aslında deneyimlemiyorsunuz, sadece hep topluyorsunuz ve bu toplama “daha fazla”nın merkezi olan zihnin bir işlemidir. “Daha fazla” “ben”, ego, sadece olumlu veya olumsuz anlamda biriktirme derdinde olan, dı­şa kapalı varlıktır. Dolayısıyla birikmiş deneyimiyle zihin ha­yati karşılar. Bu birikmiş deneyimiyle hayati karşılayan zihin yine “daha fazla”sını ister, dolayısıyla asla deneyimlemez, hep toplar. Zihin bir toplama aracı olduğu sürece, gerçek de­neyim asla yaşanmaz. Her zaman falanca deneyimden bir şey elde etmeyi, daha fazlasını kazanmayı düşünürken nasıl deneyime açık olabilirsiniz ki?

Demek ki biriktiren, toplayan insan, hep daha fazlasını is­teyen insan hiçbir zaman hayati taze yaşayamaz. Ancak zihin “daha fazla”sıyla, biriktirmekle meşgul olmadığı zaman zeki olma olanağını yakalar. Zihin “daha fazla”sıyla meşgul olduğunda, her yeni deneyim “ben”i dış dünyaya kapatan duva­rı, bütün çatışmaların kaynağı olan benmerkezci etkinliği pekiştirir. Lütfen bu konuyu iyi izleyin. Deneyimlerin zihni öz­gürleştirdiğini sanıyorsunuz ama bu doğru değil. Zihin birik­tirmekle, “daha fazla”sıyla meşgul olduğu sürece her yeni deneyim bencilliğinizi, egoizminizi, düşüncenin kendini dış dünyaya kapatma etkinliğini güçlendirmekten öteye geçmez.

Ancak kişi benlikten, “ben” den sahiden kurtulduğunda, yani zihin artık “daha fazla”sına yönelik talebin merkezi ol­madığında, daha büyük, daha geniş, daha kapsamlı deneyim talebine saplanıp kalmadığında zekâ açığa çıkabilir. Zekâ za­manın baskısından kurtulmaktır, değil mi? Zira “daha faz­la” sı zamanı ima eder ve zihin “daha fazlası”na yönelik tale­bin merkezi olduğu sürece, zamanın ürünüdür. Öyleyse “da­ha fazla”sını biriktirmek zekâ değildir. Bütün bu süreci kav­ramak kendini bilmektir. Toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebile­cek zekâyı doğurur ve o zekâ yaratıcıdır.

Hayatınıza şöyle bir bakın. Ne kadar sönük, ne kadar ah­makça, ne kadar küçük değil mi? Çünkü siz yaratıcı değilsi­niz. Büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. Bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur, değil mi? Ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. Hayatı­nızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. Yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyle­yebilmek değil. İnsan bir kez olsun onu keşfettiğinde nihai kaynak, ölümsüz akıntı olduğunu anladığı yaratıcılığın derin doğasını kastediyorum ve o ancak zekâyla bulunabilir. O kaynak zamansızdır ama zihin “ben”in, benliğin, dur durak bilmeden “daha fazla”sını isteyen varlığın merkezi olduğu sürece zamansız olanı bulamaz.

Bunu sadece sözde değil de derinlemesine kavradığınız­da, uyanık zekâyla birlikte yaratıcılığın, gerçekliğin, yaratıcı, hakkında spekülasyon yapılamayacak şeyin açığa çıktığını fark edersiniz. Ona asla meditasyon pratiğiyle, “daha fazla”sı için yaptığınız dualarla veya “daha fazla”sından ka­çışınızla ulaşamazsınız. Kendi zihin halinizi, garazınızı, kıs­kançlığınızı, her gün anbean beliren karmaşık tepkilerinizi anladığınızda gerçeklik varlık kazanır. Bu hususları kavra­mak beraberinde sevgi adı verilen hali getirir. Bu sevgi zekâ­dır ve zamansız olan yaratıcılığı doğurur.

Krishnamurti
Yeni Bir Yasam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nevin Koçoğlu: Ancak öğrendim arkadan sürgülenmiş kapıları açacak anahtarın olmadığını!

Gör işte desem, hiçbir ateş çözemez soğuk uykuyu gözlerinden, -eteğin suya değiyor- çok eskilerde sararmış üç kelime şimdi... Artık kendi...

Kapat