“Kim daha fazla insan ise, daha fazla kederli olur” Ali Şeriati’nin Dünya Görüşü ve İdeoloji

Ali ŞeriatiDostoyevski’nin ifadesiyle Sartre da bu cümleyi kabul eder egzistansiyalizm ve hümanizmde şuur mevcut bulunmadığında dünyada her davranış mubah hale gelir. Bu durumda her şeyi yapabiliriz, varlık için ve kaderim açısından da bir farkı yoktur. Çünkü “varlık” anlamaz. Bundan dolayı ödül verilemez ve davranışımın üzerinde etkisi olamaz. O halde yaratıcı’yı kaldırırsak onun yerine “ben” geçerim. Bu mutlaktır, bu apaçık bir şeydir. Eğer âlemde şuur yoksa ve eğer davranışları değerlendirmek için kriter mevcut değilse “ben” onun yerine otururum. Yani ömrümün bu birkaç yılında bana haz veren ve beğenimi kazanan her şey iyidir, her iş doğrudur. Ben eğer kendimi, yani var olan tek sermayemi başkalarına feda edersem âlemden herhangi bir ödül görmeyeceğim. Çünkü dünya iyi ve kötü davranışı anlamaz. Dolayısıyla anı ganimet bilme felsefesi, Albert Camus’nün söyleyişiyle, mantıken hiçlik ve abes (Absurdité) felsefesinden doğar.

Dünya görüşünü felsefî, sosyolojik ve antropolojik bir konu olarak ele almak gerekir. İnsan hiçbir zaman dünyayı, coğrafyanın sözünü ettiği şekilde ve ölçüde görmez. Bireyin dünya görüşü1, onun toplumundaki maddî ve manevî somut boyutlara tabidir. Bir “medine”nin2 kale ve surlarının değiştirilip geliştirilmesiyle birlikte orada yaşayan bireylerin gözünde dış dünya da değişip gelişecektir. Hatta herkesin dünya hakkında sahip olduğu zihinsel suret, onun sınıfsal çerçevesiyle de aynı cinste3, benzer ve aynı ölçektedir; bir cümleyle: bireyin gözünde dış dünya, onun “toplum” ve “sınıf”ından gerçeklik aynasına ve nesnellik perdesine düşen resimdir; sosyolojiye göre, ressam ve heykeltraşın öznelliğinin/subjectivité nesnelliği/objectivité kendi suretinde yontması ve renklendirmesidir.

Bergson’un diliyle söylersek, bir “kapalı toplum”da4 yaşayan insanın gözünde dış dünya sınırlı, küçük, durağandır; buna karşılık “açık toplum”a mensup insan onu sınırsız, geniş ve daima değişim halinde görecektir. Birincisi için yer, vatanından (vatan da ona komşu ve onunla birlikte yaşayan kabile veya kavim ve taifelerin yaşadığı sınırlı egemenlik alanıdır) biraz daha büyük ülke; gök ise bir kubbe gibi üzerine konmuş, çok yakın ve belirgin ufuklarda yerle buluşan donuk ve değişmeyen tavandır. Kafdağı, varlık âleminin sınırıdır. Cabulsa ve Cabulka5 adaları, varlığın uzandığı en son noktalardır. Mesela dünyaya Arap Yarımadası’ndan bakıyorsa “Abadan’dan öteye âbâd yer yoktur”.6 Dolayısıyla kapalı bir toplumda dünya kişisel, sade, oldukça küçük ve durağan bir gölgeliktir; çok yakın sınırlarının ötesinde “vatan” sınırlarından biraz daha uzakta yokluktan veya mutlak belirsizlik ve ele geçirilemez (zulumat) olandan başka hiçbir şey yoktur. Toplum; somut, ezelî ve ebedî sorunlar, ilişkiler, âdetler ve hukuktan oluşan bir bütündür. Din de “indirilmiş”7, nedensiz, mecburî, kesin, anlayış ve aklın ulaşamayacağı değişmez inançlar ve davranışlar bütünü, “sonuç” ve özellikle de ona mensup bütün bireylerin zihin ve ruhları kalıbında, belli bir “yüzey”de ve bir “tür”de, başka bir ifadeyle bir tür içgüdüsel, kör ve psikolojik tecelli; Durkheim’in (bir açıdan doğru) ifadesiyle: “Toplumun kolektif ruhunun dış tezahürü ve onun kutsanması”.8
Meselenin büyük önemi, herkesin dünyayı nasıl görüyorsa öyle hareket etmesinden dolayıdır. Yani varlığın zihnimize yansıyan tasviri davranışımıza, inancımıza, toplumsal tarzımıza, toplumsal ve bireysel yaşantımıza doğrudan etki eder. Yani herkes, sahip olduğu dünyagörüşüne göre yaşar. Öyleyse dünyagörüşlerini incelemek aslında insanları incelemektir. Bir akımın, grubun ve milletin dünyagörüşü üzerine düşünmek, o grubun ve milletin yapısı, tabiatı ve sıfatlarının niteliği üzerine düşünmektir.
Dünyagörüşü; sosyoloji ve antropolojide ortaya atılmış bu yeni çerçeveye göre birkaç çeşittir (Esas söyleyeceğimizden kalmayalım diye bu meseleyi fazla detaylandırmak istemiyorum. Bu kadar değini kâfidir). Misal olarak, bu görüşle Fars edebiyatının peşine düştüğümüzde, hatta halkımızın dilinde mevcut bulunan atasözlerini analiz ettiğimizde dünyagörüşünü bu şiirlerde veya bu edebî eserlerde yahut bu atasözlerinde görebiliriz.
Hâfız der ki: “Dünya ve ondaki her şey hiçliğin içindeki hiçtir. Öyleyse şu anı ganimet bil.” Bu şiirde iki temel vardır: Birinci temel, Hâfız’ın dünyayı nasıl gördüğünü ortaya koyan dünyagörüşüdür: Şekilsiz, irtibatsız, hedefsiz, maksatsız olguların bütünü, hiçliğin içindeki hiç. İkinci temel, “şu anı ganimet bil”. Bu, Hâfız’ın, kendi dünyagörüşüne göre ortaya attığı bireysel ve toplumsal hayatın tarzı ve stilidir.
Hâfız’ın dünyagörüşü budur, şu da Mevlana’nın dünyagörüşüdür: Eğer bir zerreyi kaldırırsan yerden Tepetakla olur bütün âlem baştan ayağa Yani dünya ince bir hesaplamaya göre ve belli bir amaç ve hedef için yaratılmıştır. Eğer böyle bir dünyagörüşüne sahipsem, her adımımda, her davranışımda inceden inceye düşünmem ve bu adımı atmam gerektiği gibi, atıp atmadığıma bakmam da gerekir. Çünkü ben de bu büyük dünyanın bir parçasıyım, unsuruyum. Her bir zerresi ince bir hesaplama üzerine ve dakik bir hesapla olması gereken yere konmuş büyük bir dünya. Büyük bir makine; insanların hepsi de bir hedefin gerçekleşmesinin çalışanları, bu evrensel makinenin araçlarıdır. Şu halde ben dünyayı böyle görürsem artık ganimet anını, “hoşa giden ne varsa”yı, tesadüf ve absürd olanı hayata sokamam. Gönlümün istediği şekilde yaşayamam, hoşça vakit geçiremem ve haz ile hayatımı dolduramam; seçtiğim şeyi ve nasıl olursa olsun onu doğru sayamam. Bunlar, akıl ve mantığın dünyagörüşüne sığmaz.
Bu durumda anlıyoruz ki biz, insan olarak, nasılsak dünyayı öyle görüyoruz. Sartre’ın ifadesiyle: “Herkes, dünyayı tanıdığı biçimde yaşar.” Ömer Hayyam, Hâfız, Mevlana, Molla Sadra, Ebu Müslim Horasani, Jean Paul Sartre, Albert Camus ve benzerleri arasındaki fark, onların dünyagörüşlerine göredir. Yani varlığı nasıl telakki ettiklerine göre.

Dünyagörüşü Türleri
Dünyagörüşünün çeşitli türleri vardır: Dünyagörüşlerinden biri maddecidir materyalizm. Maddenin asıl olduğuna dayalı dünyagörüşü. Yani var olan her şeyin, hepsi de maddî olan öğeler, ilişkiler, etki ve tepkiler bütünü olduğuna, evrenin bir tek unsuru bulunduğuna, onun da madde olduğuna inanıyoruz. Öyleyse evren şuursuzdur. Öyleyse evren iradesizdir. Öyleyse evrenin özel bir hedefi yoktur. Evren materyalist temele göre bilinçli ve şuurlu bir iradenin yarattığı bir şey olmadığından bu durumda evrenin yaratılmasında bir hedef de söz konusu değildir. Öyleyse yine Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle dünya bir aptal yuvasıdır, hissizdir, idraksizdir; maddî, fiziksel ve kimyasal ilişkiler temelinde hiçi inşa etmeye memur öğelerle dolu ahmaklık (idiot) evidir. İnsan bu boş, hedefsiz ve akıbetsiz ‘hiçistan’da kendini bilmeye erişmiştir. Bu, insanın perişanlığının başlangıcıdır. Çünkü insan, uyum, uzlaşma ve yakınlığı bulunmayan bir dünyada yaşamaktadır. Dünya hiçlik tarafına doğru gitmektedir. Dünyanın işleyişinde bir hedef yoktur. Dünya hiçbir şey hissetmez, yani insan dünyaya yabancıdır.
Bundan dolayı insanın dünyaya yabancılaşması ve âlemle çelişkisi ile nihayete erer. Bu ilişki, kendiliğinden insanın mantığındaki maddî dünyagörüşünden çıkan ilişkidir. Albert Camus’nün Veba kitabını okuduğumuzda orada birkaç şahsiyet göreceksiniz: Bunlardan biri bir rahiptir. Dinî dünyagörüşünü temsil eder. Bir diğeri bilimsel ve toplumcu bir filozoftur. Başkası, bu iki dünyagörüşünden hiçbirine inanmayan düşünürdür. Oran9 şehrinde veba, beşerî bir felaket ve bela başlamıştır. Rahip bunun karşısında bir tepki verir. Toplumcu bir aydın, sorumluluk ve yükümlülük hissettiğinden bir başka çeşit; yargıcın oğlu olan üçüncüsü ise ne yapacağını bilemez.
Rahip, dinî dünyagörüşüne sahip olduğunu söyler. Dinî dünyagörüşü nedir? Dinî inanç, yani bu âlemin irade, duygu, şuur, hedef sahibi bilinçli bir nizam ve benim de bu âlemin çocuklarından ve fenomenlerinden biri olduğuma inanmamdır. Varlığa hâkim ve sorumlu bu büyük bilinç ve şuur bütün zerrelerin davranışına nezaret etmekte, aynı zamanda benim varlığımı ve benim hareketlerimi de gözetim altında tutmaktadır. O halde ben, dünyaya hâkim bu şuur karşısında sorumluyum ve bundan dolayı da veba karşısında yükümlülüğüm var. Dolayısıyla yarın sabahtan itibaren gidip bütün varlığımı, tüm düşüncemi ve fikrimi halka vakfetmeli ve Oran şehrini vebadan kurtarmalıyım. Gördüğümüz gibi, dünyagörüşü işte böyle sonuçlanmaktadır. Bu dünyagörüşüne göre dinî dünyagörüşünün sorumluluğunun ona yüklediği hizmeti yerine getirebilmek için halkın yanına gider.
İkincisi maddecidir ve dünyayı böyle algılar. Şöyle der: Dünya aptaldır. Gök idraksizdir, şuursuzdur. Hiç kimse orada yükseklerde değildir. Varlık âleminde hiç kimse kavrayamaz ve şuuru yoktur. Bundan dolayı eğer kendimi öldürürsem, eğer kendimi başkaları için veya başkalarını kendim için feda edersem bundan hiç kimsenin haberi olmayacaktır. Çünkü kimse yoktur. Öyleyse âlem durağan, maddî ve hissiz bir hiçlik ülkesidir. Ama ben insanım. Diğer insanların yanında yaşamak zorundayım. Şuur sahibi olan biz insanlar, bilincimiz olduğu için birbirimize karşı sorumluluk taşımalıyız. Dolayısıyla evren karşısında sorumluluk yoktur, dünya karşısında sorumluluk yoktur. Bilakis insan karşısında vardır. Biz insanlar, hepimiz bir tek kadere mahkûmuz. O da bizi idrak edemeyen âlemde yaşamaktır. Bu yabancı, idraksiz, kimsesiz çöle insan tek başına bırakılmıştır. Heidegger’in ifadesiyle: Varlık sahrasına fırlatılmış taş parçası. Hiç kimse, hiçbir sığınak, hiçbir korunak, hiç umut yoktur. Ama işte bu insanlar, ortak bir kadere duçar olduklarından birbirleriyle dayanışmalıdırlar, birbirlerinin derdine koşmalıdırlar. Ben iyi bir hayata sahip olabildiğimde toplum da sahip olabilecek ve Oran veba faciasından kurtulabilecektir. Bundan dolayı ben, kendime hizmet için topluma hizmet etmeliyim. Öyleyse topluma hizmete koşuyorum, Oran’da veba ile mücadele edeceğim.
Üçüncüsünün dünyagörüşü, sonsuzluk, ürkütücülük, mantıksal sonsuzluk ve doğruluk içeren akıl yürütmeye dayalıdır. Bu üçüncü şahsiyet Albert Camus’nün ta kendisidir. Dostoyevski’nin ifadesiyle der ki: Eğer dünyadan Tanrı’yı kaldırırsak her şey caiz olur. Neden? Çünkü bu durumda kötü işi iyi işten ayırt edecek hiçbir irade, idrak ve hiçbir duygu mevcut olmayacaktır. Tıpkı evde kişi tek başına kaldığında insanı görecek kimse olmaması gibi. Eğer yüksekten bir göz davranışınızı gözleyecek olsa bu evdeki davranış şekliniz farklı olacaktır. Fakat evde bu insan evladından başka kimse bulunmazsa bu kişi nasıl oturursa otursun, nasıl kalkarsa kalksın, ne giyerse giysin, nasıl süslenirse süslensin, ne yaparsa yapsın bu ev için fark etmez. Çünkü evin duygusu yoktur. Öyleyse insan, duygudan yoksun, şuurdan yoksun dünyada nasıl davranırsa davransın dünya için fark etmeyecektir.
İkinci dostumuz der ki biz insanlar ortak bir derdimiz bulunduğundan, Oran’da yaşamak zorunda olduğumuzdan hepimizin Oran toplumu karşısında, yani insanlık toplumu karşısında sorumluluğu var. Ortaya çıkan ve Oran toplumuna bulaşan veba, onunla mücadele etme sorumluluğu yarattı bizim için. Fakat üçüncüsü ikincinin akıl yürütmesini kabul etmez ve şöyle der: Burada bir polemik, bir yanıltma var. Çünkü iyi veya kötü davranışımın dünya için, benim kaderime ve işin sonuna hiçbir şekilde etkisi olmayacaktır. Kendimi başkaları için veya başkalarını kendim için feda etsem de dünya bundan duygulanmayacaktır, anlamayacaktır bile. Acaba sahip olduğum tek makul sermayeyi, üstelik de varlığın bana bahşettiği kırk, elli yıllık fırsatı bir tesadüf uğruna ve hiç anlamayacağı halde daha iyi yararlanabilsin diye başkaları için feda etmem aptalca değil mi? Peki o zaman sen kendin nesin? Hiç, sonra? Elbette sonra öldüğünde kabrine bir demet çiçek bırakırlar, fotoğrafını mesela rafa koyar, kitaplara ismini basar, onun için şiir söylerler. İyi de bu şiirlerin, bu çiçeklerin senin üzerinde ne etkisi var? Artık sen yoksun, çürümüş gitmişsin. Bu sebeple “varlık”ın şuur ve idraki bulunmadığında ve Dostoyevski’nin ifadesiyle Sartre da bu cümleyi kabul eder egzistansiyalizm ve hümanizmde şuur mevcut bulunmadığında dünyada her davranış mubah hale gelir. Bu durumda her şeyi yapabiliriz, varlık için ve kaderim açısından da bir farkı yoktur. Çünkü “varlık” anlamaz. Bundan dolayı ödül verilemez ve davranışımın üzerinde etkisi olamaz. O halde yaratıcı’yı kaldırırsak onun yerine “ben” geçerim. Bu mutlaktır, bu apaçık bir şeydir. Eğer âlemde şuur yoksa ve eğer davranışları değerlendirmek için kriter mevcut değilse “ben” onun yerine otururum. Yani ömrümün bu birkaç yılında bana haz veren ve beğenimi kazanan her şey iyidir, her iş doğrudur. Ben eğer kendimi, yani var olan tek sermayemi başkalarına feda edersem âlemden herhangi bir ödül görmeyeceğim. Çünkü dünya iyi ve kötü davranışı anlamaz. Dolayısıyla anı ganimet bilme felsefesi, Albert Camus’nün söyleyişiyle, mantıken hiçlik ve abes (Absurdité) felsefesinden doğar. Yani ben bütün davranışlarımı, hayatımı, başkalarıyla ve tabiatla ilişkilerimi aldığım haz temelinde değerlendirmeli ve ona göre hareket etmeliyim. Çünkü kendimi başkaları için feda etmemi açıklayacak başka bir kriter yoktur. Çünkü epey romantik olurdu ve idealist. İdealistlik, kişinin: “Davranışımın dünyada etkisi yoktur; çünkü dünya davranışımı anlamaz; ama yok olduktan sonra başkaları beni hayırla anacağı için kendimi onlara feda ederim.” demesidir. Şarkı, telkin, duygularla ve koltuğun altına karpuz koyarak bireyler fedakârlığa mecbur edilebilir; ama sadece duygu insanları. Değilse, aynı şahıs: “Altmış yıldır yaşıyorum, bütün bu yıllar boyunca haz almışım, hoşluk, eğlence ve yiyip içmeyle geçirmişim; şimdi kalkıp bütün bunları sana mı vereyim ey toplum, sen bana ne vereceksin?” diye sorsa, toplumun ona verecek ne cevabı vardır? Bu nedenle ona der ki: “Davranışını övecek veya ödüllendirecek ya da davranışının gelecekteki kaderinin üzerinde etkisi olmasını sağlayacak şuur ve duygu sahibi bir âlem mevcut değildir.” O halde davranış biçimimin gelecekteki kaderim üzerinde etkisi bulunmadığında mantıklı olan, şu anki kaderim üzerinde etkisi bulunacak bir davranış sergilememdir.
Dolayısıyla özdekçilik hiç aralıksız absürtlüğe/saçmalığa varır. Tıpkı bugün, Rönesans’tan bu yana, maddeci dünyagörüşünün dinî dünyagörüşüne karşı zaferinden beri geçen üç yüz yıl sonra 20. yüzyılda bütün felsefelerin, akımların ve sanatların absürtlüğe varmış olmaları gibi. Hâlihazırda 20. yüzyıl sanatındaki egemen ruh, boşu boşunalık ruhudur. Rigeriou şöyle der: “Duyguları olmayan evrende hiçbir şeyin anlamı yoktur. Hiçbir şey ne iyidir ne kötü, ne çirkindir ne güzel, ne şerdir ne hayır. Öyleyse nedir? Evrende bir şeye veya dünyada bir düşünceye dilediği şekilde iyi veya kötü anlamını veren kişi sanatçıdır.”

Ali Şeriati
Dünya Görüşü ve İdeoloji
Fecr Yayınevi, İslam Felsefesi

 


Ali Şeriati
23 Kasım 1933’te Horasan eyaletine bağlı Sebzivar’ın Mezinan köyünde dünyaya geldi. 1950’de Meşhed’deki Öğretmen Koleji’ne girdi. 1952’de Meşhed yakınlarındaki Ahmedâbâd köyünde öğretmenliğe başladı. 1955 yılında Mektebi Vâsıta’yı yazdı. Ebuzeri Gıfarî’yi tercüme etti. 1956’da Meşhed Üniversitesi’ne girdi. Ulusal Direniş Hareketi’ne üye olduğundan, babası ve diğer üyelerle birlikte tutuklandı, altı ay tutuklu kaldı. 1959’da Alexis Carrel’den Dua’yı tercüme etti. Üniversiteden başarıyla mezun oldu. 1960’ta Fransa’ya gönderildi, orada sosyoloji ve dinler tarihi üzerine çalıştı. Cezayir Kurtuluş Hareketi’ne aktif olarak katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı Paris’te tutuklandı; bu arada birçok makale, konuşma ve çevirisi değişik dergilerde yayımlandı. Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktorasını tamamlayarak 1962’de İran’a dönerken sınırda tutuklandı; aylarca hapiste kaldı. Hapisten çıktıktan sonra öğretmenlik yapmaya başladı ve Meşhed Üniversitesi ve diğer merkezlerde konferanslar verdi. Hüseyniyei İrşad 1973 Eylül’ünde kapatıldı. Savak, Şeriati’yi aramaya başladı. Kendisini bulamayınca babasını tutukladı. Babası bir yıl kadar hapsedildi. Şeriati teslim oldu ve on sekiz ay hücrede kaldı. 197577 arası Savak’ın takibinden sürekli kaçıp başkalarının evlerinde kalarak çalışmalarına devam etti. Sabahlara kadar süren konuşmalar yaptı. 16 Mayıs 1977’de Avrupa’ya gitti. Otuz gün sonra İngiliz İstihbaratı’nın yardımıyla Savak tarafından öldürüldü.


Dipnotlar
1 Farsça’da son zamanlarda yaygınlaşmış “vision du monde”un tercümesidir.
2 Bunu, hem kelime anlamı olarak, hem de kavramsal bakımdan cité kelimesini açık biçimde ifade eden, anlatım kabiliyeti en yüksek ve en zengin Farsça karşılık olarak görüyorum.
3 Metinde “sinh” (Çev.) Şeriati’nin buradaki notu şöyledir: “Sinh’i Type’in karşılığı olarak aldım”
4 Kapalı toplum veya din (Fermée); açık toplum veya din (Ouverte), Fransa’nın çağdaş büyük filozofu Henri Bergson’un ünlü kavramlarıdır. Kapalı toplum, kendine özgü ilkeler, inançlar, gelenekler ve sorunların surları ardında mahsur kalmış toplumdur. Bundan dolayı durağandır, asırlar ve yüzyıllar geçse de hep sabittir. Buna karşılık açık toplum veya din, bu surları yıkmış, kapılarını diğer toplumlara ve dinlere açmıştır. Bu, onun daimi ve zengin değişim ve dönüşümünün, kesintisiz gelişmesinin etkeni olmaktadır. Yahudi kavmi, kapalı toplum ve dinin örneği; ikinci, üçüncü ve dördüncü yüzyılın İslam’ı ve İslam toplumu ise açık toplum ve dinin numunesidir. Habeşistan Hıristiyanlığı kapalı toplumun, Batı Avrupa Hıristiyanlığı ise açık dinin örneğidir.
5 Şeyhi İşrak’ın sekizinci iklim olarak da nitelediği misal âleminde en Doğu ve en batıda YecucMecuc’un yaşadığı iki şehir. Logatnamei Dehhoda (Çev.)
6 “Leyse verae Abadan karyetun”.
7 Transcendantal, aşkın. Bedevîliğin bu düşüncesi ve yanılgısı bugünkü faşizm ve rasizme kadar gelmiş; hatta Emerson gibi düşünürler, ondan Transcendantalizm adında sözde bilimsel bir akım çıkarmışlardır.
8 Durk. Les Formes élémentaires de la vie religieuse
9 Cezayir’de bir şehirdir. Albert Camus bununla hayalî bir şehri kastetmektedir. Oran şehri beşerî bir toplumdur.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kürtçe Rock ve Blues Müzik Grubu TEQ U REQ ilk albümü “Keftüleft” ile cafrande.org’ta

Müziğe ilgisi küçük yaşlarda başlayan iki müzisyen üniversite öğrenimi sırasında farklı bölümlere yönelse de müzikle olan ilişkilerini  sürdürürken 2009 yılında...

Kapat