Anton Çehov: “İnsanoğlu nasıl tüketiyor kendini! Hem de boşyere!”

Anton ÇehovLidiya Yegorovna sabah kahvesini içmek üzere terasa çıktı. Vaktin öğleye yakın, havanın sıcak olmasına karşın üstündeki ipekli siyah giysinin düğmelerini çenesine dek sımsıkı iliklemişti. Belini cendereye girmişçesine sıkan bu koyu giysinin altın sarısı saçlarını açtığını, yüzünün sert hatlarına uygun düştüğünü bildiği için ondan yalnızca yatmadan yatmaya ayrılırdı.
Çin işi fincandan tam bir yudum almıştı ki, terasa gelen postacı ona bir mektup uzattı. Kocasından geliyordu mektup. Şöyle yazıyordu: “Dayın bir kuruş borç vermedi. Bu yüzden senin çiftliği satmak zorunda kaldım. Yapacak başka bir şey yoktu.” Yüzü sapsarı kesilen kadın iskemlesinde şöyle bir sarsıldı. “İki aylığına Odessa’ya gidiyorum. Orada önemli işlerim var. Öperim.” diye sürdürdü okumasını.
– Her şeyimi yitirdim! Kocam Odessa’ya gidiyormuş. Kime gittiği belli değil. Aman Tanrım! diyerek derin bir ah çekti.
Göz yuvarlağı yukarı kaydı, sendeledi, düşmemek için önündeki korkuluğa tutundu. O sırada aşağıdan birilerinin ayak patırtıları duyuldu. Yazlık komşusu, aynı zamanda kuzeni, emekli general Zazubrin çıkıyordu merdivenden yukarı. Yaşlılıktan yanağı sarkan köpekler gibi kocamış, yeni doğan kediler gibi cılız bir adamdı Zazubrin. Basamakların sağlamlığını yoklarcasına bastonuyla vurarak, ağır ağır çıkıyordu merdivenden. Generalin arkasından da, başında geniş kenarları yukarı kalkık, Nuh Nebi’den kalma şapkası, sinek kaydı tıraşlı, emekli profesör Pavel İvanoviç Knopka bastonunu basamaklara vura vura yürüyordu. Ufak yapılı profesör de merdivenlerin sağlamlığını sınıyor gibiydi. Birinci konuk iki dirhem bir çekirdek giyinmişti, ikincisiyse düzgün tıraşı, giysilerinin beyazlığıyla dikkat çekiyordu. Emekli general titreyen sesiyle:
– Biz de size geliyorduk, meleğim, dedi. Sabahlar hayırlı olsun! Güzel meleğimiz kahve sefası mı yapıyor?
Onun bu sözleri üzerine Lidiya Yegorovna ile profesör gülüştüler. Kadın ellerini korkuluktan çekti, dikleşti, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle iki elini birden konuklarına uzattı. Berikiler kendilerine uzatılan birer eli öptükten sonra oturdular.
– Sevgili kuzenim, bakıyorum, bugün keyfiniz yerinde. Neşeli olmak iyidir, dedi Lidiya Yegorovna.
– İyidir, iyidir… Ha, ne diyordum? Güzel perimiz sabah sefası yapıyor, demek ki… Profesör ile ben de banyomuzu aldık, kahvaltımızı yaptık, dostları ziyarete çıktık. Bizim profesörle başım belada, kuzenim, size biraz dert yanayım. Onu yakında mahkemeye vermezsem adam değilim. Keh keh keh! Başımıza özgür düşünceli Voltaire kesildi.
– O nasıl şey? diye güldü Lidiya Yegorovna. Bir yandan da “İki aylığına
Odessa’ya… gene o kadına… ” diye düşünüyordu.
– Vallahi doğru! Öyle düşünceler ileri sürüyor, öyle şeyler söylüyor ki, aklınız durur! Kızılın teki! Bakın size ne diyeceğim, Pavel İvanoviç. Kızıl rengi kimler sever, bilir misiniz? Keh keh keh! Hadi, söyleyin bakalım! Sizin gibi özgür düşüncelilere bir çelme işte!
Profesör düzgün tıraşlı çenesini oynatarak kahkahayı bastı:
– Kah kah kah! Öyleyse ben de tutuculara bir çelme atayım da görün! Kızıl renkten kim mi korkar? Boğalar! Kah kah kah! Nasıl, beğendiniz mi?
– O, neler görüyorum? Bahçenizde zakkumlar açmış!
Kontes Dromaderova’ydı bunları söyleyerek merdivenden çıkan. Lidiya Yegorovna’nın yazlık komşusu kontes az sonra terasa geldi.
– Aaa! Yanınızda iki de beyefendi varmı ş! Bugün dalgınlığım üstümde, özür dilerim! Neler konuşuyorsunuz, bakalım? Kesmeyin, general, size engel olacak değilim.
– Kızıl renkten söz ediyorduk. Bununla ilgili olarak boğalardan da… Çok haklısınız, Pavel İvanoviç! Gürcistan’da tabur komutanlığı yaptığım yıllarda bir gün pelerinimin kırmızı astarını gören bir boğa üzerime saldırdı. Hayvan kırmızıdan ürkmüş, boynuzlarıyla beni delik deşik edecek. Hemen kılıcıma davrandım. Bereket versin, yakındaki bir Kazak eri geberesiyi sırıkla kovaladı da kurtuldum. E, niye gülüyorsunuz? Yoksa inanmadınız mı? Yemin ederim, doğru söylüyorum.
Lidiya Yegorovna çok şaşırmış gibi bir ah çekti, aynı anda da “Odessa’da şimdi. Ahlaksız!” diye geçirdi içinden.
Profesör Knopka boğalardan mandalara geçti. Kontes Dromaderova konudan sıkıldığını söyleyince kırmızı pelerin astarına döndüler. Ağzında bir gevrek geveleyen Zazubrin:
– Kırmızı astarla ilgili bir anım daha var, dedi. Gürcistan’da görev yaptığım sırada Konvertov adında ufak tefek bir albay vardı. Çoktan ölmüştür şimdi, toprağı bol olsun. Kendi halinde, hoşbir ihtiyarcıktı. Birkaç savaşa katılıp çarpıştığını biliyorum… Yararlı hizmetlerinden ötürü er rütbesinden ta albaylığa yükseltmişler. Çok severdim rahmetliyi. Albaylığı aldığında ata binecek durumda değildi. Manevralarda kınından çıkardığı kılıcını geriye sokamadığı için emir eri yardım ederdi. Kaputunun düğmelerini bile emir eri iliklerdi. Beni bağışlayın, bu tiride dönmüş adamın tek bir düşü vardı, o da general olmak. Yaşlı, çökmüş, bir ayağı çukurda ama gönlünde ne aslanlar yatıyor!
Adamcağız general olmayı kafasına koyduğundan emekliliğini de istemiyordu. Böylece bizde beş yıl daha hizmet etti ve diyebiliriz ki, sonunda amacına ulaştı. Ama nasıl ulaştığını tahmin edemezsiniz. Adamcağızın yazgısı böyleymiş demek ki. Generallik rütbesini verdikleri gün ansızın katıldı kaldı. Yüzünün sol yanına, sağ koluna, iki bacağına birden inme inmişti… Bizim gösteriş düşkününe sırmalı general apoleti takmak nasip olmadı, istemeye istemeye emekliye ayrıldı. Yaşlı karısıyla birlikte memleketleri Tiflis’in yolunu tutmak zorunda kaldılar. Giderlerken adamcağızın bir yüzü ağlıyor, öbür yüzü kaskatı duruyordu. Pelerininin kırmızı astarıyla övünmek artık tek sevinç kaynağıydı onun için. Yolda giderken eteğini kanat gibi açıp içindeki kırmızıyı göstermekten gurur duyuyordu. Hamama bile gittiği zaman pelerininin astarını dışa çevirip öyle koyardı. “Görün işte ben kimim” dercesine, küçük bir çocuk sanki… Bir süre böyle avundu. Yaşı çok ilerlediği için gözleri de sönüverdi bir gün. Tuttular, caddelerde dolaştırsın diye yanına bir adam verdiler. Bizim kır saçlı, tiride dönmüş ihtiyar üfürsen yere düşecek durumdaydı, gelgelelim, “Ben generalim” diye gururlanmasından yanına varılmıyordu. O karda kışta böbürlenerek pelerininin önünü açıp gezmesi görülmeye değerdi. Ne garip adamdı! Çok geçmeden karısı da öldü. Bizim bunak ağlayıp sızlıyor, karısıyla birlikte gömülmek istiyordu, ama bir yandan da pelerininin astarını papazlara göstermekten kendini alamıyordu. Karısının ölümünden sonra evini çekip çevirmesi için dul bir kadın buldular. Kadın işini iyi biliyordu doğrusu. Fırsat buldukça generalin çayını, şekerini, parasını çaldı; adamı soyup soğana çevirdi. Zavallıyı tavuk gibi yolması yetmemiş gibi bir gün tuttu, pelerininin astarını sökerek kendine bluz diktirdi. Benekli boz bir bezi de kırmızı astarın yerine koydurdu. Bizim Piotr Petroviç nereden bilsin? Cakayla eteğini herkesin önünde açıyor, general pelerininin astarı yerine benekli boz bezi gösteriyordu…
Kontes Dramoderova bundan da sıkıldı, asteğmen oğlunu anlatmaya koyuldu. Derken, öğle yemeğine doğru anneleriyle birlikte iki genç kız çıkageldiler. Lidiya Yegorovna’nın komşusu Kliançinlerdi bunlar. Kızlardan biri piyanonun başına oturdu, öbürü söyledi; Zazubrin’in sevdiği bir parçayı seslendirdiler. Sonra öğle yemeğine oturuldu.
– Aman, turp ne güzelmiş! Nereden aldınız? diye sordu profesör.
– Şimdi Odessa’da… o kadınla birlikte! dedi Lidiya Yegorovna.
– Anlamadım.
– Ah, ben başka bir şey düşünüyordum… Bilmiyorum, alışverişi bizim aşçı yapar… Tanrı aşkına, ne oluyor bana böyle?
Lidiya Yegorovna başını geriye atıp dalgınlığına kahkahayla güldü. Yemeği bitirmişlerdi ki, profesörün karısı, çocukları geldiler; kâğıt oynamaya başladılar. Akşam üzeri kentten başka konuklar sökün etti.
Gece geç vakit konuklardan sonuncusu da evden ayrılıp ayak sesleri kesilince Lidiya Yegorovna ellerini terasın korkuluğuna dayadı, iki yana sallanarak ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlarken;
– Malımı mülkümü hovardaca saçıp savurması yetmiyormuş gibi bir de bana ihanet ediyor! diyordu.
Ilık yaşlar sicim gibi akıyordu gözlerinden. Büyük bir üzüntü içindeydi. Şimdi artık göz yaşlarını tutmasını gerektiren hiçbir engel kalmamıştı. İnsanoğlu nasıl tüketiyor kendini! Hem de boşyere!

Anton Çehov
Öykü:Kale Gibi Kadın
Kitap:Korkunç Bir Gece
Çeviren: Mehmet Özgül

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bu kadar büyük fark olunca “Muasır medeniyet seviyesi”ni nasıl geçeceğiz? – Aziz Nesin

Sevgili vatandaşlarım!.. ("Efendim" sesleri.) Size bişey daha söyleyeceğim. ("Buyur" sesleri.) Dilimizi, yani lisanımızı da bozdular. "Muasır medeniyet seviyesi" gibi konuşulan...

Kapat