“Sen gittin ve herkes ölmeye başladı.” Hikâyem paramparça – Emrah Serbes

Emrah Serbes“Annemin öldüğünü anlatma, onun etkisi altında olduğum için kendisini sevdiğimi düşünmesin.”
“Tamam Galip.”
“Karanlıkta uyuyamadığım için gece lambasını açık bıraktığımı anlatma, beni ottan boktan korkan biri zannetmesin.”
“Tamam Galip.”
“İlk defa âşık olduğumu anlatma, beni bu konularda tecrübesiz biri zannetmesin.”
“Tamam Galip.”
“Geçen sene el frenini çekmeyi unutup Kartal’ı boklu dereye yuvarladığımızı anlatma. Malının kıymetini bilmeyen biri olduğumu düşünmesin.”
“Tamam Galip.”
“Babamın orospu çocuğu olduğunu anlatma. Onu bizzat ben anlatmak istiyorum.”
“Tamam Galip.”
Gecenin ilk müşterisi olan, sabahçı kahvelerinde, çorbacılarda ayılan genç adamlar. Bazen en anlamsız yüzü yaşamanın ve bazen yel değirmenini arayan içli bir hatıra. Henüz ölmemişler ve ölümle tanışmamışlara yazılmış hikâyeler… Namluya sürülmüş küfür… Büyümemiş bir çocuk… Pati yapan arabalar, yutkuna yutkuna dinlenen şarkılar ve hayattan meseleler. Kutlanan yenilgiler, “hayat kerpiçten bir gökdelen sevgili kardeşim, yanlış bir parantezde yaşıyoruz. Bırak konuşalım, iki çift laf edelim, yüz yüze bakıyoruz…”
Emrah Serbes, hayatı kendine katık eden, sokaktan çağlayan bir sesle yeraltının dumanını anlatıyor bize. Bitmez bir ergen öfkesiyle kuyuya düşmüş çocuklara sesleniyor.
Emrah Serbes’ten parça parça anlar, parça parça anılar,

1. karanlıkta nüfus sayımı

Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. Metrodaydım; boş yerler vardı; ama en köşede ayakta duruyordum. Onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler. Kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum di­ğer yandan. Yirmi bir yaşındaydım o zaman; çarklar hep dö­ner, her yaşta döner. Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. Sonuç­ta inmem gereken istasyonda indim. Eve gittim. Herkesin yü­zünde aynı ifade. Ölüm haberi vermek zorunda kalanların ya­şamaktan duydukları tatlı utanç. Bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. İlk insanlardan bu yana incele incele bu hale gel­mişlerdir. Bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye ge­rek kalmayacak. Herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek is­tediği. “Neden?” diye sordum, ölüm sebebini yani. Söylediler. Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gi­din, orada gezinen, ziyarete gelmiş insanların yüzlerine bakın.

ihtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. Beyaz sakallıydı. Rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil ama, Hemingway gibi. İşini seviyordu ve çok ko­nuşuyordu. Bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşma­ması gerekir. Ama o bunu takmıyordu. Bir sürü şey sordu Cevap vermedim. Cevap alamadığı her sorudan sonra ay­rı ayrı şaşırıyordu. Büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. Ko­nuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist.

Cenaze günü çok soğuktu. Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici… Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşa­ma tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Denge­yi sağlamanın tuhaf coşkusunu kastetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istedi­ğimi anlıyor musunuz?

Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha be­ter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Tenhada, uzakta, karanlıkta oturup bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. Yirmi bir yaşında olduğum için değil. Öyle olması gerektiği için.

Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil değil, iki taraf için de… İnsanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böy­le namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getir­mek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıra­lara sahibiz. Öyle yaşanmadı ki onlar. Hatıralarını yazan ih­tiyarlan düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bi­lirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallama­yı sürdürmeleri gerekir.

Onu aradım ve “Seni seviyorum,” dedim. “Çarklar dur­ du, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemi­yorum.” Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herke­sin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duva­ra çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Ben de o günlerde bir yerde çakıldım işte. Ama tam nerede bile­miyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu.

“Sonra konuşalım,” dedi. Sonra konuştuk. Hastanenin karşısındaki otoparkta… Otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi, diğer köşesini çay bahçesine. Çok amaçlı dandik bir yer… Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O ka­dar da değil. Çünkü bunlar mahrem şeyler. Zaten ben ha­yatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demo­de bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koy­duktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyo­rum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl baş­larsan öyle gider.

Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Bundan bahsetmiştik. “O zaman bir şeyleri reddetmeye ih­tiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne gelmiştin,” dedi. “O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi anlıyor musun?” Anlıyor­dum. İki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmış­tık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlık­ta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nü­fus sayımı şöyle yapılır: Yaşayanlar bir sigara yakar.

2.deliliğe giriş

Düşleri gerçek sanmaya başlarsan onlarda kusur da bulma­ya başlarsın.

3. çok güzelsin ama bana ne faydan var

Haberler doğru olsaydı onları güzel kadınlara sundurmak zorunda kalmazlardı. Televizyon yalanın kalesidir. O yüz­den devlet tekelindeydi zaten. İlk özel televizyonun Özallarla Cem Uzan tarafından açılmış olması da garip değil.

4.madame bovary sensin

iffetimizi tesadüfen koruyor olmamız iffetli olduğumuz an­lamına gelmez. Flauben, Madame Bovary’i bu yüzden yaz­dı. Emma kocasından sıkıldı diye hemen bir çapkının kol­larına atmadı onu. Yonwille’de noter katibi Leon’la tanıştır­dı, aralarında platonik bir hadise cereyan etti. Leon kasaba­dan ayrılmak mecburiyetini hissedene kadar da böyle sürdü bu. Ancak ondan sonra Rodolphe çapkını çıku sahneye. Bu hikâyede Leon’un işlevi ne? Okura, Emma’yı yargılamadan önce kendi iffetinin de pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatır­latmak. Flaubert’in, “Madame Bovary benim,” demesi bun­dan. Biraz da Madame Bovary sizsiniz demek istemesinden. İffetine mikroskopla bakan, orada baştan çıkmaya hazır bi­rini görür.

5. sen gittin ve herkes ölmeye başladı

önce saniye teyze öldü; sonra dedem, sonra babaannem, sonra yengem, sonra eniştem, sonra eniştemin ölüm habe­rini bana veren bakkalı bıçakladılar, tam eniştemin yedisi­nin okunduğu akşam, sonra sedat amca öldü; sonra babam, sonra öbür dedem, bir de büyük deprem, otuzuma basma­dan otuz tabut kaldırdım musalladan, babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık, ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca, sanki oydu bu ahret furyasını başlatan, öyle değilmiş yeni anladım.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından? kim biraz zombileşmek istemez? daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz, de­dem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha il­ginç tıbbi hatıraları oldu.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

Emrah Serbes
Hikâyem paramparça

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Tolstoy’un “İnsan Tanrı’ya ancak yapayalnızken yaklaşabilir” demesi gibi… Bedriye Korkankorkmaz

İnsanın ruhsal, duygusal, ille de düşünsel bilinmezliğini bilinir yapmak hiç kuşkusuz ki imkânsız. Çocukluğumdan kalan bir merakla bu imkânsız duygunun...

Kapat