Bilim ile Ahlak – Bertrand Russell: “Ahlak birilerinin isteklerini, bireylere aşılama çabası”

Bilimin yetersizliğini ileri sürenler: bilimin “değerler” konusunda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını savunmaktadırlar.
Geleneksel ahlak çalışmaları iki yön gösterirler, bunlardan biri töre kurallarıyla ilgilenir, ikincisi de neyin iyi, neyin kötü olduğunu kendince belirtmeye çabalar. Çoğunlukla dinsel törenlerden doğmuş olan davranış yasaları ilkellerin, gelişmemiş toplumların yaşamında büyük bir yer tutar. … Hırsızlığa, adam öldürmeyi yasaklayan töre kurallarına benzer kurallar, açıkça toplum yararı uğruna ortaya çıkmışlar, kaynakları olan ilkel tanrıbilim sistemleri çöktükten sonra da geçerliklerini yitirmemişlerdir. Ama insan düşüncesi geliştikçe, kurallar üzerinde daha az durmak, daha çok zihinsel durumlara önem vermek eğilimi belirmiştir. Bu, iki kaynaktan ileri gelmektedir: Felsefe, mistik din.

Dışta kalan kurallara başvurma gerekliğinden kaçınmanın yollarından biri, özellikle Protestan ahlakında önemli bir yer tutan “iyi-kötü bilinci” olmuştur. Tanrı, her insan yüreğine, neyin iyi neyin kötü olduğunu açıklamıştır, böylece, günahtan kaçınmak için, içimizden gelen sese kulak vermemiz yeter deniyordu.
Gerçekte, iyi-kötü bilinci eğitimin bir ürünüdür, insanların büyük çoğunluğunda bu bilinç, beğenme ya da yadırgama, eğitimcilerin isteklerine göre aşılanır.

Böylece bir davranışın ahlakça onaylanmasında üç ayrı şey gözetilir: (1) bu davranış benimsenmiş olan töresel öğretiye uygun düşebilir; (2) içtenlikle, iyi sonuçlara yönelmiş olabilir; (3) gerçekte iyi sonuçlar sağlamış olabilir.
Değişik filozoflar değişik “iyi” kavramları yaratmışlardır. Kimisi iyi’nin Tanrı sevgisinde, Tanrı bilgisinde; kimisi evrensel sevgide; kimisi güzellikten duyulan hazda; kimisi de hoşlanmada bulunduğuna inanırlar. İyi, tanımlandı mı, arkadan ahlakın geri kalan yönleri
gelir: en iyi sonuçlara varacağına, bunun karşılığında en az kötülük getireceğine
inandığımız yolda davranmak zorundayız.

Bentham’ın, “yi hoşumuza giden şeydir” öğretisi, büyük bir öfkeyle karşılanmış, bunun bir domuzun felsefesi olduğu söylenmiştir.

Nietzsche, tam tersine, yalnız büyük adamın önemli sayılabileceğine, insanlar yığınının ancak, onun mutluluğu için bir araç olduğuna inandı. Sıradan insanlara, çoğu kimselerin hayvanlara baktığı gözle baktı: onları kullanmanın doğru bir yol olduğunu düşündü, ama kendi çıkarları için değil üstün insanın çıkarı için. O günden beri bu görüş demokrasiden ayrılmak isteyenleri haklı göstermekte kullanılmıştır.
“Değerler” sorunu bilgi alanının dışında kalır. Bununla demek istiyorum ki, şunun ya da bunun “değer”li olduğunu söylerken kendi duygularımızı dile getirmiş oluyoruz.
Bütün iyi kötü yargılarının istekle bir bağı olduğunu söyleyerek işe girişeceğim apaçıktır.
Böylece, hepimizin istediği her hangi bir şey “iyi”, hepimizin sevmediği herhangi bir şey de “kötü”dür. İsteklerimizde birleşseydik, ortada bir sorun kalmayacaktı, ama ne yazık ki isteklerimiz ayrılıyor. … Ahlak, bu öznellikten kaçınmak yolunda atılmış -bence pek de başarılı olmayan- bir adımdır.

Ahlak politika ile çok yakından ilgilidir: Birtakım insanların ortak isteklerini, bireylere aşılama çabasıdır; ya da tam tersine bireyin, isteklerini çevresindekilere aşılama çabasıdır, Bu ikinci durum ancak; bireyin istekleri toplumun ilgilerine açıktan açığa karşıt değilse gerçekleşebilir; bir hırsızın, insanları, kendilerine iyilik ettiğine inandırması görülmüş şey değildir, ama güçlü zenginler buna yelteniyorlar, başarıyorlar da üstelik.
Ahlak belli isteklerimize yalnız kişisel değil, evrensel bir önem-yükleme çabasıdır.
İsteklerimize evrensel bir önem kazandırıyormuşuz gibi görünmek –ahlakın başlıca işi iki yoldan olur, yasa koyucu açısından; öğüt verenin açısından. İlkin yasa koyucuyu alalım.

“Erdem”, yasa koyucunun öznel yargıları değilse bile, onun isteklerine, evrenselleştirmeye değer gördüğü isteklerine uydurulmuş bir kavram olmaktadır.
Öğüt vericinin görüşü ile yöntemi zorunlu olarak daha başkadır. Tek yöntemi kendi duyduğu istekleri başkalarında da uyandırmaya çalışmaktır, dolayısıyla duygulara seslenmek zorundadır. … Bir şeyin, yalnız sonuçlarının değil kendisinin de iyi olduğunu göstermek yolundaki her çaba, kanıtlara başvurmayı gerektirmez, başkalarını duygulandırabilme sanatını gerektirir. Öğüt vericinin ustalığı, her zaman için, başkalarında kendininkine benzer duygular uyandırmasındadır -ya da, iki yüzlü bir insansa, kendininkine benzemeyen duygular uyandırmasındadır.
Bilim, isteklerin nedenlerini, istekleri günışığına çıkarmanın yollarını araştırabilir, ama temelden ahlaksal olan tümcelerin hiçbirini tanımaz, çünkü bilimin konusu, neyin doğru neyin yanlış olduğudur.

Cezaları suçlunun “kötü” olduğuna dayanılarak değil, başkalarının kendisini vazgeçirmeyi diledikleri bir yolda davranmış olmasına dayanılarak haklı gösterilebilir. Günahlılar için bir ceza olarak cehennem, bütünüyle usa aykırı düşer.
Sonuç olarak, bilimin değer sorunları karşısında söyleyecek sözü olmadığı doğruysa da, bu, böyle sorunların düşünceyle çözümlenemeyeceğinden, yanlış doğru alanının dışında kalmalarından dolayıdır.

DİN ile BİLİM
Bertrand Russell

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ölü Bir Evden Hâtıralar : Azimkar Adamlar, Luçka – Fyodor Dostoyevski

Bir insanın azimkâr olup olmadığını kestirebilmek kolay olmuyor. Böylelerine her yerde olduğu gibi, sürgünde de pek az rastlanır. Bakarsın, görünüşte...

Kapat