Dostoyevski: insan, neden her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür?

Ben şuna inanıyorum ki insan, olay çıkarmaktan, kırıp dökmekten hiçbir zaman kendini alamayacaktır. Anlamanın tek kaynağı, acı duymaktır. Notlarımın başında anlamanın, insanın baş belası olduğunu söylemiştim; ama insanın bunu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum. Anlama, iki kere iki ile karşılaştırılamayacak kadar üstündür. İki kere ikiden sonra, yapacak değil, öğrenecek bir şey kalmamıştır artık. Ancak beş duyunuzu körleştirerek derin düşüncelere dalabilirsiniz. Aslında anlama da insanı aynı sonuca ulaştırır; ama hiç değilse kendinizi yumruklayarak biraz toparlanırsınız. İlkel bir davranış olmasına rağmen hiç yoktan iyidir.

İnsanı, eski alışkanlıklarından kurtarmak, iradesini bilimle ve öngörüyle uygunluk gösterecek bir şekle sokmak istiyorsunuz. Ama insanların bu değişimi geçirmelerinin sadece “mümkün” değil, aynı zamanda “zorunlu” olduğunu nereden biliyorsunuz? İnsan iradesinin bu denli düzeltilmeye muhtaç olduğu kararını neye göre veriyorsunuz? Sözün kısası, bütün bu düzeltmelerin insana fayda sağlayacağı sonucuna nasıl ulaşıyorsunuz? Açık konuşmak gerekirse, aklın ve matematiğin desteklediği, normal olarak görülen çıkarlara uygun hareket etmemenin, insanlar için bir kanun bile sayılacağına nasıl bu kadar kesin bir şekilde inanıyorsunuz? Bunlar, sizin tahminleriniz olmaktan öteye geçemez şimdilik. Bir mantık kuralı olduğunu kabul etsek de bunlar, bütün insanlar için geçerli olmayabilir. Belki de benim deli olduğumu düşünüyorsunuz; izin verirseniz size açıklayacağım.

İnsanın doğduğu andan itibaren yapıcılığa, hedefine ulaştıracak bir mühendisliğe, sözün kısası, ne yöne olursa olsun, kendine bir yol açmakla sorumlu olduğunu düşünüyorum. Kimbilir, belki de böyle bir yol açma mecburiyeti, onda kaçamak yapma isteği uyandırıyordun İçten olan insanlar, ne kadar ahmakça hareket ediyor da olsalar, açtıkları yolun bir yerlere gittiğinin bilincindelerdir. Burada önemli olan, yolun nereye gittiği değil, yolun var olmasıdır ve akıllı, uslu çocukların mühendislik sanatını gözardı etmemeleridir. Çünkü hepinizin bildiği gibi “Tembellik, bütün kusurların anasıdır.”

İnsan yapıcıdır, üretmeyi ve yeni hedefler edinmeyi sever; bu, bilinen bir gerçektir. Öte yandan insan, neden her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür, sorarım size. Hadi cevap verin, neden? Bu konuda söyleyecek birkaç sözüm daha var. İnsanlar amaçlarına ulaşmaktan, yapmaya çalıştıkları yapıyı bitirmekten korktukları için yıkmayı, parçalamayı bu denli seviyor olmasınlar? Belki de insan, kurulan yapıyı uzaktan seyretmeyi seviyordur. Üstelik, bu binayı sadece yapmayı seviyor; içinde oturmayı istemediği gibi sonunda da karıncalar, koyunlar gibi bırakmayı düşünüyor. Karıncaların ev konusunda çok farklı düşünceleri vardır; onlar, dibi sonsuzluğa giden muhteşem, sağlam yapılar kurarlar.

Saygıdeğer karıncaların hayatları, yuvalarında başlar ve orada da biter; bu kararlı ve inatçı tavırlarıyla çok onurlu bir hayat sürerler. Buna karşın insan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Emin olamayız elbette, ama insanın ulaşmak için çabaladığı şey, hedefe giden bu yol olabilir; o da hayatın ta kendisidir zaten. Aslına bakılırsa hedef, iki kere iki dörttür yani bir formüldür; ama bu formül, hayatın değil, ölümün başlangıcıdır. İnsan, daima iki kere ikinin dört etmesinden az da olsa bir korku duymuştur; tıpkı benim duyduğum gibi. İnsanın uğrunda denizler aştığı, hayatını tükettiği hedefi, iki kere iki dörttür; ama öte yandan insanın korkusu, bu hedefe ulaşmaktır. Çünkü ulaştığı an hedefsiz kalacağının bilincindedir. İşlerini bitirip paralannı alan işçilerin gideceği yer meyhanedir, oradan da karakola düşerler nasıl olsa. Alın size, en az bir hafta sürecek uğraş. Peki ama, bizler nereye gideceğiz?

Bu nedenle hedefe her varışta bir huzursuzluk duyulur. İnsan, hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil; şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu. İşin en hoş tarafı, insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır. İki kere iki dört formülü, yine de dayanılmaz şey doğrusu. Bana kalırsa iki kere iki dört, büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.

Peki ama siz, nasıl oluyor da sadece olumlu, normal durumların, yani refahın, insan çıkarlarına uygun olduğunu -bu kadar kendinizden emin, hatta övünerek- söyle-yebiliyorsunuz? Aklınızın çıkar konusunda hata yapabileceğini düşünmediniz mi? İnsanın sevdiği şey, sadece refah değil, çektiği acılar da olabilir. İnsanın çektiği acıların, refahın sağladığı mutluluktan daha yararlı olması da mümkündür. Bazen tutkuya varan bir sevgiyle acıyı sevdiğimiz de bir gerçektir. Bunları anlamak için dünya tarihini incelemeye hiç gerek yok; hayatı az da olsa yaşayan bir insanın kendine sorması yeter. Ben, yalnızca refahı sevmenin, aynı zamanda ayıp olduğunu düşünüyorum.

İyiye mi kötüye mi götürür bilmem ama, bir şeyleri kırıp dökmek, bazen büyük bir keyif verir. Bu nedenle ben, ne yalnızca refah ne de yalnızca acı peşindeyim. Ben, sadece kaprislerimden ve istediğimde onu tatmin edebilmekten yanayım. Sırça sarayda acı çekmek ise çok uygunsuz olur; çünkü acı, kuşku demektir. İçinizde kuşkular oluşturan bir sırça saray, nasıl olurdu sizce?

Siz, sonsuza dek varlığını sürdürecek bir sırça saraya inanıyorsunuz; gizlice de olsa dil çıkarıp nanik yapamayacağınız bir saray… Bense sonsuz olduğundan, sırçadan olduğundan ve gönlümce hiç nanik yapamayacağımdan dolayı korkarım bu saraydan.

Yağmur yağarken saray yerine bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için oraya girerim belki; ama kümesi de, beni yağmurdan koruduğu için saray olarak göremem. Şimdi gülerek, böyle bir durumda sarayla kümes arasında bir fark olmayacağını söylüyorsunuz. Evet, eğer yaşam gayemiz ıslanmamak olsaydı, size katılırdım. 

Fyodor Dostoyevski: Yeraltından Notlar

Yeraltından Notlar____________________
Gecikmiş bir proje olarak ortaya çıkan modernliğin öteki geç kalmış ülke edebiyatlarında da benzer gerilimler yarattığını, romanların Avrupa kültürüne yönelik hem bir hayranlık hem bir hoşgörü hem bir gıpta hem bir korku barındırdığını biliyoruz. Modernizm öncesi ortaya çıkan bu kahredici gerginlikler, aydınların anlam dünyasını alt üst edecek, kurdukları kimlikler, aradıkları sentezler, buldukları çareler kendi kazanımları olarak değil, modernitenin bu gecikmiş ve çarpılmış biçimleri üzerinde yükselecektir. Nitekim Dostoyevski’nin Avrupa’yla , Aydınlanma’yla ve çok sevdiği Rus insanıyla ilgili görüşleri ve çözüm önerileri de çelişkilidir. Hem çok geridir Rus insanı hem çok derin. Aydınlar bir yandan neredeyse- ihanet içindedir, diğer yandan Rus toplumunun can simidi. Avrupa hem yıkılmak üzeredir hem erişilmesi gereken standart…
Yaşadığı toplumla, edebiyat dünyasıyla ve kendisiyle hiçbir zaman uyum sağlayamamışlıktan kaynaklanan gerilimli ruh halini ve ikilemlerle dolu tercihlerini günlüklerine taşıyan Dostoyevski, sistematik çözümler üretememiş elbette. Ama romanlarının derinliği ve insan zenginliği de işte bu çözümsüzlüklerden, bu parçalanmışlıktan, bu arayıştan kaynaklanıyor. ”Bir Yazarın Günlüğü”, yazarın üslubunu ve anlam dünyasını eksiksiz yansıtması bir yana etkileri günümüze kadar süren gecikmiş modernliği, milliyetçiliği ve kimlik politikalarını anlaşılır kılacak bir zihniyeti sergilemesiyle de önemli bir kitap.

“Dostoyevski: insan, neden her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür?” üzerine bir yorum

  1. HASTALIKLI RUHLARIN KİTABI DAHA DOGRU OLUR SANIRIM İLK CÜMLEM İÇİN..
    PAYİDAR TÜFEKÇİOĞLU NUN MUHTEŞEM TİYATROSU..ANKARADA İZLEME FIRSATI BULMUŞTUM VE ÇOK BEĞENMIİŞTİM

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bir şiir, iki şairin öyküsü; Haziranda Ölmek Zor

“ ‘uyarına gelirse / Tepemde bir de çınar’ Demişti on yıl önce / demek ki on yıl sonra / demek...

Kapat