Dostoyevski: “Hayatı ve her şeyi mantıkla yaşamak sizce de sıkıcı değil mi?”

[…] bir insanın önüne bütün dünya nimetlerini serin, mutluluk denizine, başı kaybolana, hatta su üstünde kabarcıklar çıkana kadar gömün; geçim sıkıntısı çekmeyecek kadar da zenginlik verin. Ballı kaymakları yiyip, yan gelip yatsın; bunun yanında insan neslinin tükenmemesine de çalışsın… Bütün bunlara rağmen bu insan, nankörlüğü yüzünden inanılmaz rezillikler yapar. Balı kaymağı gözü görmez; bilinçli olarak en zararlı, kendi çıkarına en ters düşen hareketleri yapar. Bunun tek nedeni, mantıklı yaşamaktan bıkıp en tehlikeli şeylere kaçan hayal gücünü, her işine sokmak istemesidir. 

Aptalca bir istek, bazen dünyadaki bütün nimetlerden daha değerli gelebilir

Fakat istek diye bir şey yok ki, diye sözümü keseceksiniz. Bilim, insanı öylesine güzel netliğe kavuşturdu ki, hepimizin bildiği istek, hür irade denilen şey…
Durun biraz baylar, zaten sözü bunlara getirecektim ben de; ama doğrusunu söylemek gerekirse cesaret edememiştim. Az daha, isteklerimizin kimbilir hangi şeytanın kontrolünde bulunduğunu, bunun da ne kadar iyi olabileceğini söyleyecektim. Tam o sırada bilim aklıma geldi ve sustum. Zaten o anda da bu konuyu siz açtınız. Gerçekten, bir gün bütün istek ve kaprislerimizin formülü bulunsa, başka bir deyişle, isteklerimizin nereden kaynaklandığı, hangi kurallara göre meydana geldiği, nasıl geliştiği, farklı durumlarda nasıl şekil aldıklarına dair kesin matematiksel formüller ortaya çıkarılsa…
Bu durumda insanlar, eminim ki, tüm isteklerinden vazgeçeceklerdir. Listeye bakarak istemek ne tat verir ki? Sonra da insan, insan olmaktan çok, bir org civatası ya da ona benzer bir şeye benzeyecektir. Çünkü isteği ve iradesi olmayan insanın org silindirindeki civatadan ne farkı kalır ki? Siz ne dersiniz? Bütün olasılıkları gözönünde bulundurarak, bunun olup olmayacağım bir düşünelim.
— Hımm, diyeceksiniz. Çıkarlarımızın neler olduğunu bilemediğimizden, ne istediğimizi de çoğu zaman anlayamayız. Bu nedenle, kendimizce uygun gördüğümüz bir çıkarı elde edebilmek için en kısa yolu seçeceğiz diye, aptallığımızdan bir sürü saçmalık yaparız. Belki bütün bunlar hesaplanıp kağıda dökülünce (bu, olanaksız değildir; çünkü gelecekte insanların doğa kanunlarım öğrenemeyeceklerini düşünmek, çok çirkin ve anlamsız olur) içimizde istek denen şey kalmayacaktır. İsteklerimiz ve mantığımız günün birinde karşılaşırlarsa biz, hiçbir şeye istek duymayıp sadece aklımızın sesini dinleyeceğiz; çünkü mantığımız ve aklımız ön plandayken, saçma sapan şeyler isteyerek kendimize kötülük yapamayız. Kişisel isteklerimizi düzenleyip bir liste haline getirdiklerinde, (şaka bir yana) bütün isteklerimizi bu listelere göre belirleyeceğiz. Diyelim ki, günün birinde, birisine nanik yaptım; bütün o hesaplar ve listeler, benim bu hareketi yapmamı, üstelik ben hangi parmaklarımı kullanmışsam onlarla yapmamı yazıyorlarsa, benim kişisel özgürlüğüm nerede kalır? Bunun üstüne bir de okumuş, bilgili biriysem?.. O zaman, otuz yıl ilerisine kadar hayatımda neler olacağını hesaplayabilirim; sonuç olarak, bütün bu anlatılanlar gerçekleşirse, yaşayacağım her şeyi önceden bileceğimden, bana yapılacak hiçbir şey kalmaz. Doğa, neyi, ne zaman yapacağını ancak kendi bilir; bizler, onu kafamızda oluşturduğumuz gibi değil, gerçekte olduğu şekilde kabul etmeliyiz. Öte yandan bir liste, bir formül, hatta bir kimyager imbiği istiyorsak, bütün bunları kabullenmekten başka çaremiz yoktur. Biz istemesek de o, kendini kabullendirir zaten.

Buraya kadar her şey güzel, ama ben şimdi takılıverdim. Felsefeye daldığımı biliyorum, ama kırk yıllık yeraltı hayatı geçirdim, dile kolay!
Biraz da hayal kurmama izin verin. Mantığın ne kadar önemli bir özellik olduğunu biliyorum, ama insanın düşünme ihtiyacını gidermekten başka işe yaramaz; fakat istek, hayatın tüm anlamıdır, üstelik en küçük bir hareketten yüce mantığa kadar. Şu da var ki, dizginleri isteklerin eline verilmiş bir hayat, çılgınca yaşanan bir hayattır; ama yine de hayattır, karekökü almak değil. Diyelim ki ben, sadece mantığımı kullanıp da hayatımın ancak yüzde yirmisinden faydalanmak değil, yaşam gücümün tümünü kullanmak istiyorum. Aklım nereye kadar gidebilir? Akıl ancak öğrenebildiğini bilir. (Bazı şeyleri hiçbir zaman öğrenemeyecektir belki de… Bizi avutmasa da, bu gerçeği neden gizleyeyim?) İnsan hayatı ise bilerek ya da bilmeyerek birçok aldanmalarla devam eder. Biliyorum ki, bana acıyarak bakıyorsunuz değerli okuyucular; bilgili, aydın, kısacası geleceğin insanının kendi isteğiyle çıkarlarının zıddı bir şey istemeyeceğini, bunun matematiksel bir kesinlik kazandığını söylüyorsunuz. Size katılıyorum. Ama yüzüncü kez size şunu söyleyeyim ki, insanın bilinçli olarak zararlı anlamsız, son derece budalaca bir isteğe kapıldığı yalnız bir durum vardır: Sadece akla uygun şeyler isteme zorunluluğu olmayıp, en aptalcasından bile olsa, istemek hakkına sahip olmak. Bu saçma, aptalca olan istek, bazen dünyadaki bütün nimetlerden değerli olabilir bizim için.
Bazı zamanlar bize açıkça zarar verdiği, çıkarlarımızla ilgili akla en yatkın olana ters düştüğü halde bu istekler, diğerlerinden daha çok yarar sağlayabilir. Çünkü, bizim için en değerli olan şeyi, kişiliğimizi korumaktadır. Bazı insanlar bunun, bizim en değerli yanımız olduğunu söylerler. İsteğin bazen akılla bir noktada birleştiği de olur; aklı kötüye kullanmayıp, gerektiğinde ondan faydalanabilirsek, bu birleşme çok yararlı sonuçlar verebilir. Ama şu da var ki, isteğin akılla ciddi bir çekişmeye girdiği zamanlar vardır ve… ve… bilir misiniz, bu durum hem çok yararlı, hem de övünülecek bir durumdur.

Şimdi, bir an için insanların aptal olmadığım düşünelim. (Aslına bakarsanız şu sebepten, insanların gerçekten aptal olduklarım söyleyemeyiz: Bütün insanlara aptal dersek, kime akıllı diyeceğiz?) İnsanlar aptal olmasalar bile, şunu söyleyeyim ki, dehşetli nankördürler. Evet,hem de eşi bulunmaz bir nankör. Bana kalırsa insanı, iki ayaklı nankör yaratık diye tarif edebiliriz. Bu kadarla yetinirsek, en önemli kusuru unutmuş oluruz. İnsanın en büyük kusuru, Nuh Tufanı’ndan başlayıp Schlezwig-Holstein dönemine dek süren erdemsizliğidir.
Erdemsizlik ve bunun sonucunda ölçüsüzlük. İnsanlık tarihine şöyle bir göz gezdirin, ne göreceksiniz, ihtişam mı? Belki bunun için Rodos heykeli bile yeter! Anayevski, kimilerinin bu heykeli insanların yaptığını, kimilerinin de doğa tarafından yaratıldığını ileri sürdüklerini boşuna söylemiyor ya! Gözalıcılık mı? O da olabilir. Yüzyıllar boyunca her milletin askerinin, sivilinin, yalnızca törenlerde giydikleri üniformalara bakarsak, bunların karşısında şaşırmayacak bir tek tarihçi yoktur. Tekdüzelik mi? Bu da olabilir. Hep dövüşüyorlar; eskiden de, şimdi de, her zaman dövüştüler ve dövüşecekler. Tekdüzeliğe bir tek örneğin yetmeyeceğini hepiniz kabul edersiniz. Sözün kısası, insanlık tarihine birçok şey, hasta bir hayal gücünün uydurabileceği her şey yakıştırılır da, ağırbaşlılık yakıştırılamaz. Daha söze bile başlamadan, lafınızı tıkarlar ağzınıza.

Hayat, karşınıza erdemli, ağırbaşlı, ölçülü, sanki bu şekilde de yaşanabileceğini göstermek ister gibi, etraflarına ışık saçan bilge insanlar da çıkarır. “Eee, sonra?” diyeceksiniz. Sonrası belli: Bu gösteriş düşkünü insanlar, hayatlarının sonlarına doğru tamamen değişerek akla gelmedik çılgınlıklar yaparlar. Sorarım şimdi size: Böyle garip özellikleri olan adamlardan başka ne beklenir? Böyle bir insanın önüne bütün dünya nimetlerini serin, mutluluk denizine, başı kaybolana, hatta su üstünde kabarcıklar çıkana kadar gömün; geçim sıkıntısı çekmeyecek kadar da zenginlik verin. Ballı kaymakları yiyip, yan gelip yatsın; bunun yanında insan neslinin tükenmemesine de çalışsın… Bütün bunlara rağmen bu insan, nankörlüğü yüzünden inanılmaz rezillikler yapar. Balı kaymağı gözü görmez; bilinçli olarak en zararlı, kendi çıkarına en ters düşen hareketleri yapar. Bunun tek nedeni, mantıklı yaşamaktan bıkıp en tehlikeli şeylere kaçan hayal gücünü, her işine sokmak istemesidir. Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir.
(Buna sanki çok ihtiyacı varmış gibi.) Aslında tuşlara basıp piyanoyu çalan doğa kanunlarıdır; ama bu çalış sırasında kimse liste dışında bir istekte bulunamayacaktır. Üstelik bu adama, fen bilimleri ve matematiksel sonuçlarla, gerçekten bir piyano tuşu olduğu ispat edilse bile o akıllanmaz, sadece benim isteklerim olacak diye olmadık rezillikler yapar. Eğer bunlara gücü yetmezse, kendi kafasında karışıklıklar, korkunç fırtınalar yaratarak acı duymaya başlar ve en sonunda isteğini elde eder. Dünyanın her tarafına lanetler saçar. Lanet etmek, yalnız insana ait bir özellik olduğundan (bu, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir), bu yolla isteklerini elde eder. Bir piyano tuşu değil de insan olduğuna kesin olarak inanır. Şimdi siz, bütün bu karışıklığın, karanlığın, lanetlerin listelerde önceden hesaplanıp önlenebileceğini, böylece de mantığın ağır basacağını söyleyeceksiniz. Böyle bir durumda da insan, isteğinin yapılması için deli taklidi yapar. Buna kesinlikle inanıyorum ve doğru olduğuna da eminim.
İnsanların en önemli işi, sanırım, bir civata ya da piyano tuşu değil de insan olduğunu kendisine ispat etmektir. Bu nedenle başı belaya girse de, mağara adamlarına dönse de onun için farketmez. Gel de günaha girme şimdi: Henüz bu duruma gelmediğimize, iradenin kim bilir hangi şeytanın emrinde olmasına rağmen, en azından varolduğuna sevinme. Eğer bana bağırma lütfunda bulunursanız, irademin özgür olduğunu, onun yalnızca normal çıkarlarıma, doğa kanunlarına ve matematiğe uygun olması için çalışıldığını söyleyeceksiniz.
— Hadi efendim, iş listelerle matematiğe dayanıp iki kere ikinin dört etmesinden başka şey olmazsa irade nerede kalır? İradem karışmasa da iki kere iki dört ediyor. Bu, irade demek midir?

Yeraltından Notlar – Fiyodor Dostoyevski

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Nesin: Adnan Menderes’i Ananlar da Örgüt Üyesi Olarak Alınmalı mı?

İki saattir ekranın karşısındayım. 29 Kasım 1911’de tutuklanan 7 genç üniversite öğrencisini yazmak için oturdum. Bütün belgeleri yükledim ekrana, “Sevgili...

Kapat