Denemeler | Görmeyi Öğrenmek – Sanat ve Sanatçılar

Sanatçıyı tam dengeye ulaşma çabasında izlemek çarpıcı bir şeydir. Ama ona, niçin bunu böyle yaptığını, şunu şöyle değiştirdiğini sorduğumuzda belki açıklayamayacaktır bunu bize. O önceden saptanmış kuralları izlemez.  Böyle duyar, o kadar.
Kimi dönemlerde, sanatçıların ve eleştirmenlerin sanatlarına değin yasalar saptamaya çalıştıkları doğrudur, ama gerçek şudur ki, yeteneksiz sanatçıların bu yasaları uygulamaya çalışmakla bir şey elde ettikleri görülmemiştir. Büyük ustalar ise, bu kuralları kırmışlar, buna karşın, akla gelmedik yeni uyumlara ulaşmasını becermişlerdir. Ünlü İngiliz ressamı Sir Joshua Reynolds, Royal Academy öğrencilerine, mavi rengin tabloların ön düzleminde görünmemesi, geri düzlemde ve gittikçe kaybolan tepelerde kullanılması gerektiğini öğrettiği zaman, anlatıldığına göre, Reynolds’un rakibi Gainsborough, bu tür Akademi kurallarının çoğunluk hiç bir anlam taşımadığım kanıtlamak için ünlü Mavi Çocuk tablosunu yapmış ve ön düzlemin tam ortasındaki mavi giysiyi, geri düzlemin sıcak kahve rengiyle çok güzel bir karşıtlığa sokmuş.

Gerçekten, böyle kurallar saptamak olanaksız, çünkü sanatçının ulaşmayı amaçladığı etki önceden kesinlikle bilinemez. Eğer, “yerinde” olduğu kanışındaysa, belki de, sırıtan ve uyumsuz özelliklerden de yararlanacaktır. Bir heykelin veya bir tablonun ne zaman “tamam” olacağına ilişkin kurallar bulunmadığına göre, büyük bir sanat yapıtı karşısında bizi kavrayan şeyin gerçek nedenim genellikle sözle dile getirmek olanaksızdır. Fakat bu durum, bir yapıtın bir başka yapıtla nerdeyse aynı olabileceği, beğeni konusunda tartışma yapılamayacağı anlamına gelmez. Her şeyden önce tartışmalar, bizi hiç olmazsa tablolara bakmaya itiyor ve ne kadar bakarsak, gözümüzden kaçan noktaları o kadar görmeye başlıyoruz. O zaman, her sanatçı kuşağının ulaşmaya çalıştığı uyum anlayışım yakalama yeteneğini geliştirmeye başlıyoruz içimizde. Bu uyumları ne denli çok duyarsak, o denli çok haz alırız. Aslında önemlisi de budur. Beğenilerin tartışılamayacağını söyleyen eski atasözü doğru olabilir, ama bu, beğeninin gelişebileceği doğrusunu da yok edemez. Bunu, herkes, herhangi bir alanda, günlük yaşantısından çıkartabilir. Çay içmeye alışık olmayan birisine, harman ne olursa olsun, bütün çaylar aynı tadı verir. Ama aynı kişi, değişik çayları inceleyecek vakit, istenç (irade) ve fırsat bulsa, yeğlediği türü ve karışımı yanılmadan ayırt edebilecek yetenekte bir “ayırtman” olabilir; artan bilgisi de, daha ince harmanlardan tat almasına katkıda bulunabilir.

Sanat beğenisi, yeme ve içme beğenisinden çok daha karmaşık bir olgu kuşkusu. Burada söz konusu olan, değişik ve ince tatları bulup çıkarmaktan daha ciddî, daha önemli bir şeydir. Büyük ustalar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır yapıtlarında; acı çekmişlerdir, onları yaratmak için kan kusmuşlardır. Bizden, amaçlarım anlamamızı istemeleri, en doğal haklarıdır elbette.

Öğrenmenin sonu yoktur sanatta. Bulgulayacak yeni şeyler vardir her zaman. Büyük yapılar, her bakışta, değişik görünürler. Onlar da, insan denilen yaratığın kendisi gibi, önceden kestirilemez, tüketilemezler. Serüvenleriyle, akıl ermez yasalarıyla başlı başına bir heyecan dünyası oluştururlar. Hiç kimse, bu dünya hakkında her şeyi bildiğini ileri sürmemelidir, çünkü hiç kimse onu tümden bilemeyecektir. Bu yapıtlardan tat almak için, onların her türlü anıştırmalarını yakalayıp her türlü gizli uyumunu sezinleyebilecek ve büyük sözlerle, kalıplaşmış tümcelerle doldurulmamış taptaze bir kafadan daha önemli bir şey yoktur belki de. Sanata değin hiç bir şey bilmemek, sanat züppeliğine yol açan sözüm ona kültürden kat kat iyidir. Evet, gerçekten bir tehlikelidir bu. Örneğin bazıları vardır, benim bu bölümde saptamaya çalıştığım en basit nedenleri kavradıkları, alışılmış ifade güzelliği veya çizim doğruluğu özelliklerinden yoksun büyük sanat yapıtlarının da var olabileceğini pekâlâ anladıkları halde, doğru çizimden yoksun ve güzel olmayan yapıtlardan tat aldıklarını ileri sürecek kadar böbürlenirler. Böylesi kimseler, açıkça güzel veya dokunaklı bir yapıttan haz duyduklarını söylerlerse, “eğitimsizlikle” suçlanmaktan korkarlar hep. Bunlar, gerçekte tiksindirici buldukları halde, her şeye “çok ilginç” diyerek, gerçek sanat tadını yitiren birer sanat züppesidirler. Bu tür yanlış anlamalara yol açan biri olmak istemem. Eleştirel olmayan bir biçimde yorumlanmaktansa, hiç inanılmamayı yeğ tutarım.

Bundan sonraki bölümlerde, sanat tarihinden, yani mimarî, resim ve heykelcilik tarihinden söz edeceğim. Sanının, böylesi bir tarihin bilinmesi, sanatçıların niçin belirli bir biçimde çalıştıklarının veya neden belirli amaçlara yöneldiklerinin kavranmasında yardımcı olacaktır. Gözü sanat yapıtının belirli özelliklerini yakalamaya, dolayısıyla duyarlığı es ince ayrıntıları ayırt edecek kadar inceltmeye yönelik en üstün yol budur. Hatta yapıtları, kendi özerk değerleri içinde tadabilmeyi öğrenmenin biricik yoludur belki de. Ne var ki, tehlikesiz hiç bir yol yoktur. Bazen kimilerini, ellerinde katalog, her tablonun sıra sayısını bulmak için heyecanla galerileri dolaşırken görürsünüz. Sayıyı bulur bulmaz da, hemen bir başka tabloya atlarlar. Tümden kataloga gömülmüş bu kişiler, tabloya şöyle bir bakmakla yetindiklerinden, evlerinde kalsalar daha iyi ederlerdi her halde. Estetik hazla hiç bir ilişkisi olmayan ussal bir “kısa devredir” bu.

Sanat tarihini biraz bilen bir kimse de, kimi vakit böylesi bir tuzağa düşebilir. Bir sanat yapıtını gördüğünde, kendini ona verecek yerde, aklında, o yapıta yakışacak etiketi aramayı yeğler. Belki, Rembrandt’ın chiaroscuro’su (açık koyu’su çev. notu) nedeniyle ün kazandığını işitmiştir. Rembrandt’ın bir yapıtım görünce de, bilgiç bilgiç kafasını sallar, “Nefis bir chiaroscuro!” çektikten sonra, bir sonraki tabloya geçer. Bu tehlikeli sanat züppeliği ve sözde kültür üzerine düşüncelerimi içtenlikle söylemek istiyorum, çünkü böyle bir kitabın da katkıda bulunabileceği benzer ayartılmalara düşebiliriz.

Benim niyetim, dili çözmek değil, görmeyi öğretmektir. Eleştirmenlerin kullandıkları sözcükler, her türlü kesinliği yok edecek kadar çeşitli anlamlara çekildiğinden, sanattan söz etmek zor değildir, fakat bir tabloya kız oğlan kız bir bakışla bakmak ve onda bir keşif yolculuğunun serüvenine atılmak, evet çok daha çetin, ama çok daha doyum veren bir iştir. Böyle bir yolculuktan kim bilir nelerle döneceğiz?

 

Kaynak: Sanatın Öyküsü, E.H. Gombrich, Çeviren: Bedrettin Cömert, Remzi Kitabevi, 3. Basım, 1986.

“Denemeler | Görmeyi Öğrenmek – Sanat ve Sanatçılar” üzerine bir yorum

  1. Bu kitabi [‘Sanatin Oykusu’ (E.H. Gombrich)] yillar once okumustum. Ayni ceviri olup olmadigindan emin degilim, sadece cok kaliteli ve guzel bir basimdi… Yillar oncesini hatirlattiginiz icin tesekkurler. Cok da guzel bir alinti… Mutlaka okunmali. //Bazi kavramlara (‘Sanat zuppeligi’, ‘sozde sanat’, ‘gormeyi ogretmek’…) getirilen aciklamalar oldukca sade bir dille yapilmis; felsefik yaklasimiyla da guzel.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Fikret Başkaya: Solun kitleler için bir çekim merkezi olamamasının nedeni radikal olamamasıdır

Liberalizm, Kapitalizm ve Sol "İnsanlık içine sürüklendiği kepazeliğe razı olmayacak, olmaması gerekiyor. Kepazelikten kurtulmanın yolu da radikal eleştiriden geçiyor. Solun...

Kapat