“Demek İnsan en yüksek mertebede hayvandır yeni anladım” Enver Gökçe ve Toplumcu Şiir

Enver Gökçe“Fakültenin yanı demirden köprü Fakültenin önü bir sıra kavaktı Biz bir garip yiğit kişiydik Bütün hürriyetler bizden uzaktı Faşistler camlara yürüdüler Kürsüleri kırdılar, höykürdüler Tığ teber şahı merdan ‘Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar, Hıra Dağı kadar Müslüman.’ Ve de kanlı bıçaklı düşman … Gökler ışıyordu yer yer Ortalık ala şafaktı.”
Yirminci yüzyılın başlarında, neredeyse tüm dünyada eşzamanlı olarak gelişen siyasal ve toplumsal hareketlere bağlı olarak yeni bir edebiyat akımı doğdu. Toplumsal gerçekçilik ya da sosyalist gerçekçilik adı verilen bu akım; şiirden, edebiyatın ve sanatın her alanına kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterdi. Emekçilerin sorunlarını, emek-sermaye çelişkisini ve yaşamsal kaygılarını konu alan bu akım, “toplum için sanat” görüşünü temsil ediyordu. Bu akım için, bir bakıma sosyolojik karakterli bir edebiyat akımı dersek, yanılmayız.

Ana ilkeleri, 1934 yılındaki Sovyet Yazarlar Birliği’nin birinci kongresinde saptanan toplumsal gerçekçilik akımı, gerçekçiliğin Marksist yorumuyla gelişen bir sanat akımı oldu. Sanatın her alanında, “ne olduğundan çok, nasıl olması gerektiği sorusuna” yanıt arayan bu akım, Cumhuriyetin ilk yıllarında edebiyat literatürümüze girdi. Türkiye’nin toplumsal yapısını ve edebi sorunlarını ele alan toplumsal gerçekçiler, o dönemin Aydınlık dergisi etrafında bir araya geldiler.

Çeşitli ülkelerde farklı görünümler kazanan bu akım, Türkiye’de de başlangıçta sadece belli konulara bağlıymış gibi algılandı, öyle göründü. (Yoksulluk, kapitalizm eleştirisi, emek sömürüsü gibi) Ardından, siyaset ve edebiyatın görev alanlarının yeniden netlik kazanmasıyla, bu akıma olan bakış açısı da farklı bir boyut kazandı. Toplumsal gerçekçilik, ülkemizde bu akımın en güçlü sesi olan Nazım Hikmet ile başladı. Zamanla Rıfat Ilgaz, Enver Gökçe, Arif Damar, Attila İlhan, Ahmet Arif, Şükran Kurdakul gibi sanatçıların da eklenmesiyle, başlangıç döneminde önemli eserler verildi. 1950’li yıllara gelindiğinde ise Hasan Hüseyin, Ceyhun Atuf Kansu, Talip Apaydın, Mehmet Başaran gibi şairler, toplumcu gerçekçilik saflarında yer aldılar.

1940’lı yıllar, Türk şiirinin güçlendiği yıllar olarak geçti edebiyat tarihine. Toplumsal gerçekçilik akımının da etkisiyle önemli kazanımlar elde edildi ardı ardına. Önce hece kaldırıldı şiirden. Özellikle Ahmet Kutsi Tecer, halk şiiri geleneğini yeniden canlandırmaya çalıştı. Şiirde Nazım etkisine karşın, Garip akımı doğdu. Orhan Veli ve arkadaşlarının etkisiyle gelişen bu akım ile de şiirde ölçü, uyak ve şairanelik silinmeye çalışıldı. Ardından İkinci Yeni dönemi başlayacaktı. Cemal Süreyya ve Edip Cansever’in öncülük ettiği bu akım da Garip akımının tam tersi bir kadrajdan baktı şiire. Somuta karşı soyut, şiirde rahatlık yerine zorlama… Bu akımda önemli olan, önce biçimdi. Siyasal nedenlerden ötürü basılması yasak olan Nazım şiirlerinin, 1965 yılından sonra yeniden basılmasıyla birlikte ise toplumcu şiir yeniden kendini bulacaktı.

Toplumsal gerçekçiliğin en önemli unsurlarından biri olduğunu yukarıda belirttiğim; sanatın, dahası şiirin nasıl olması gerektiği sorusuna gereken yanıtı bulmuş ve tavrını açıkça belli etmiş şairlerin başında Enver Gökçe ve Ahmet Arif gelirler.  Enver Gökçe’ye gelince… Yaşamın içinde defalarca tekrar ettiğimiz sözcükleri, yani halk dilini büyük bir ustalıkla şiirde kullanmış ve şiiri yaşamıştır. “İnsan nasıl yaşarsa, öyle düşünür” görüşünü savunmuştur her zaman.

Erzincan’dan Ankara’ya, oradan da şairliğe bir yol

Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Çit köyünde, 1920 yılında doğar Gökçe. Ankara’ya gelişleri, kendi deyimiyle “çok soğuk, hemen hemen kışın yeni başladığı” dönemlere rastlar. 9 yaşındadır o yıllarda henüz. Yanlarında hayvanları, hanlarda yata yata zorlu bir yolculuğun ardından Ankara’ya göçerler, on bir günde. Cebeci Ortaokulu ve Ankara’nın o yıllardaki ünlü okulu Gazi Lisesi’ni bitirir. Bu yıllarda içine yerleşen şiirin de etkisiyle kendini geliştirir ve yaşamını şekillendirir. Tüm bu yetenekleri ve hocalarının da yönlendirmesiyle Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümüne kayıt olur. Buradan mezun olduktan sonra, Ankara Halkevi’nin dergisi olan Ünlü dergisinde çalışmaya başlar. Şiirde halk kültürünü canlandırma çabasında olan Ahmet Kutsi Tecer, dergiye yön verenlerdendir. Gökçe’nin görevi ise düzeltmenlik ve dergi çıkarma tekniği üzerinedir. Bu arada Ülkü dergisinde ilk şiiri yayımlanır. Nitekim Ahmet Kutsi Tecer, bu şiiri kötü olarak niteler ve Gökçe’ye şiiri bırakarak düz yazıya yönelmesini salık verir. Gökçe de bunun üzerine, “istersem daha kötüsünü de yazabilirim” diyecektir. Bu şiir “Köylülerime” adlı şiiridir.

Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar. Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor. Sizlerle beraber herk ettik toprağı, Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık Ve maniler yaktık hasret için; Gülemediysek de boş verdik beraber… Halay mı çekmedik kol kola, Horon mu tepmedik diz dize, Cepken mi vermedik rüzgara? Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda Sıtmayla, sığırla, davarlarla… Daha da yatarız dostlarım daha da… Gün gelirse eğer Halay çeker, türkü söyler gibi yan yana Mavzer mavzere verip de Düşmana kurşun da atarız. Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana…

Daha gençlik yıllarından itibaren Arif Damar, İlhan Başgöz, Ceyhun Atuf Kansu, Niyazi Akıncıoğlu gibi şairlerle arkadaştır, fikirlerini paylaşırlar, yaşamı paylaşırlar. Birçok dergi ve gazetede çalışır Enver Gökçe. Çalışır ama sadece gazeteci ve yazarlar değildir arkadaşları. Matbaa işçileri, mürettipler tanır, arkadaşları olur. Hatta bu arkadaşları için bir de şiir yazar; “Mürettip Hasan”.

Alınmıştır, Ağzım dilim elimden Konuşamam yanarım. Unumu elemişim, Eleğimi asmışım Ölüm de ne, vız gelir Ama yanarım. İnce derde hele bir Düş de gör Nicedir Kardeşim! Parmaklarım yazı dizer Yorulur; Kurşun kasalara dökülür derdim Bir türkü bilirim “Var git oğlan var git” “Mekanın ara” “Nerede karnın doyarsa” “Vatanın ora!” Hey anam hey Yine de hey hey! Mürettip Hasan deyip de geçme Ben adamın anasını bellerim Punto hesabı Katrat hesabı.

Daha üniversite yıllarından beri şiir, hep hayatının içinde olur Gökçe’nin. 1945 yılında, okul devam ederken bir ara şiir yazmayı bırakır Gökçe. Nedenini ise sevgili dostu İlhan Başgöz, “Enver Gökçe ile Bir Nice Yıl” adlı eserinde şöyle anlatır; “Divan şiirinden söz etmez olduk. Zaten o yıllarda Dil Tarih’in koridorlarından başka bir güçlü şiir dalgası esmeye başlamıştı. Bursa Hapishanesi’nden geliyordu. Nazım Hikmet, ilk şiirlerindeki soyut, ideolojik havayı bırakmış, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na eğilmişti. Her gelen şiirini ezber ediyor, dikkatle kopya ederek saklıyorduk. Divan şiirinin selvi boylu güzelleri, bizim dilimizde de yerini, ‘Arap kısrağının üstünde taze, yeşil selvi gibi duran, ince uzun yiğitlere’ bıraktılar. Nazım’ın şiiri, Enver’i şaşırttı. Yaptığı ise güvenini sarstı. Uzun zaman şiir yazmadı Enver. ‘Usta her şeyin iyisini söylemiş, başka ne yazılır artık?’ diyordu.” Toplumsal gerçekçi şiirin en iyi örneklerini veren Nazım Usta, bir başka usta Enver Gökçe’nin uzunca bir süre şiir yazamamasına neden olacaktır bu yolla, fakat Gökçe’nin de kendine güveni yeniden gelecektir. Divan şiirine ve Tecer’e olan yakınlığıyla da Halk şiirine olan ilgisini, Nazım’ın şiirleriyle de harmanlayarak yepyeni bir bileşim yaratır. Bu bileşim birçok kesim tarafından tutulur ve Gökçe henüz 23 yaşındadır. Yaklaşık yedi yıl boyunca bu yolda önemli eserler verir. En verimli dönemindedir. Garip akımını, “hasta bir sanat anlayışı” olarak görüyordur, halk edebiyatını ise dinamik bir soluk. Bu amaçla toplumsal gerçekçi akımı güçlendirmek niyetiyle Ant dergisini kurarlar. Attila İlhan’ın deyimiyle “40 kuşağının, fedailer mangası”ndandır O da. Mangasının hakkını verecektir ve yükselen faşist düşünceye karşın, devrimci mücadelenin şiirine yönelecektir kendi deyimiyle. Otobiyografisinde bu yıllar için, “Bu anti-faşist ve devrimci bir gençlik ve onun devrimci sanatı etrafında yeni bir akımın mümessili toplumcu sanatı ortaya çıkarmayı amaçlayan gençlerdik denebilir. Bizim varlığımız aslında önemsizdi, küçüktü ama doğruydu. Biz bu doğrudan dolayı bir aradaydık” diyecektir. Evet en verimli şiirlerini bu dönemde, bu düşüncelerle yazar Gökçe. 1948 yılında ilk kez gözaltına alınır ve üç ay boyunca, suçsuz bulunmasına rağmen Ankara Cezaevi’nde kalır. Hapishanede de şiirlerine devam edecektir. Ve belki de birçoğumuzun Enver Gökçe deyince akla ilk gelen şiiri, “Fakültenin Önü”nü burada yazacaktır.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanın Saldırgan ve Yıkıcı Doğasını Anlamak – Dr. Nurgül Yavuzer

Victor Hugo'nun Sefiller romanının önsözünden: "Yasalar ve gelenekler sosyal mahkumiyetlere yol açtığı sürece ve uygarlığın göbeğinde cehennemler yaratılıp, kutsal kadere...

Kapat