Bir Alevi Ailenin Hikâyesi: Saklı Hayatlar Filmi Sinemalarda

Dramaistanbul Film Atölyesi’nin çektiği Saklı Hayatlar adlı filmi 11 Mart 2011’de gösterime girdi.
1980’de Çorum Katliamı sonucu İstanbul’a göç eden bir Alevi ailenin hikâyesinden yola çıkan Saklı Hayatlar, önyargıların yol açtığı bir trajediyi aşkın ve masumiyetin aynasında sorgularken, bu topraklarda yaşayan ve yaşatılan ayrımcılığı da gözler önüne seriyor.
Filmin yönetmeni A. Haluk Ünal, “Türkiye’nin tüm saklı hayatlarını örnekleyen Alevi kimliğinin dramı, aynı zamanda Sünni çoğunluğun da trajedisidir” diyor. Ünal’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı Saklı Hayatlar’da Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Laçin Ceylan, Ahmet Mümtaz Taylan, Zerrin Sümer ve Irmak Ceren Öztürk rol alıyor.

Yaşanmış bir hikayeden esinlenip, senaryolaştırılan Saklı Hayatlar Türkiye’de ötekileştirmeyi, öteki olmayı, aşkı, önyargıyı sorguluyor. Filmin senaristi ve yönetmeni Ünal Saklı Hayatlar’ı şöyle özetliyor: “Uzun yıllardır bu topraklarda yaşatılan ama şimdiye kadar sinemada yeterince konu edilmemiş bir ayrımcılıktan yola çıkıyoruz. Gündelik ve ulvi hayatın, aşkın ve evlat sevgisinin kesiştiği noktada, kimliksel önyargılar yumağının yol açtığı trajediyi görselleştirmeyi hedefliyoruz

Filmin fragmanı


Yapım şirketi Dramaİstanbul Film Atölyesi’nin de ayrıca ilk filmi olan “Saklı Hayatlar” filminin yapımcılığını Serpil Güler, görüntü yönetmeni “Sis ve Gece “ ve “ Beynelmilel” filmleri ile Altın Koza Film Festivali’nde iki ödül kazanan Gökhan Atılmış, müziklerini müzisyen Cem Yıldız, filmin iletişim danışmanlığını pointistanbul, fotoğraf danışmanlığını ise Galata Fotoğrafhanesi, Yücel Tunca ve Özcan Yurdalan üstlendi. Afişini ise reklam sektörünün tanınmış art direktörlerinden Barış Sarhan yapıyor.

Buse Özel’in filmin senaristi ve yönetmeni Haluk Ünal ile yaptığı söyleşi*

Türkiye’de Alevilikle ilgili, Alevilerin yaşamsal sıkıntılarını anlatan bir takım filmler, diziler yeni yeni çekiliyor. Sizce bunca zaman böyle bir film yapılmamış olmasının sebepleri nelerdir?

Bu ülkede sansür sistemi, 2004 yılında Erkan Mumcuyla sektör olarak birlikte yaptığımız bir yasayla değişti. Bütün dünyada uygulanan değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçildi. Sansür sistemi de resmi devlet ideolojinin karşıtı böyle filmlere izin vermezdi. Son 6 yıldır ise ülkemizde atmosfer değişti. Resmi ideoloji ciddi kırılmalar yaşadı. İnsanlara bu tür filmlere yatırım yapacak cesaret geldi. Öte yandan aynı yasa sinema filmlerine sistematik bir destek programını yürürlüğe soktu. Bizim gibi öz kaynağı olmayan bağımsız filmcilere küçük de olsa destek verilmeye başlandı. Örneğin biz de filmimize ilk desteği kültür bakanlığı destek programından aldık. Sonra da çok ortaklı bir iş modeli geliştirdik. Film ortaya çıktı.

“BU ÜLKEDE BİRÇOK İNSAN SAKLI HAYAT YAŞIYOR”

Bu filmi sizce sadece Aleviler mi izleyecek ya da onlar mı izlemeli?

Saklı hayatlar adıyla müsemma bütün saklı hayatları hatırlatmak isteyen bir filmdir. Bu ülkede resmi ideoloji dışında kalan her kesim, kültür, siyaset; Ermenisi, Yahudisi, eşcinseli, komünisti, mütedeyyini, Süryanisi, Yezidisi vb. herkesin saklı bir hayatı vardı. Bunun acısını yaşamayan bilemez. Aleviler bu acıları çeken kesimlerin içinde en kıdemlisi, en eskisidir. Ve hala yaraları oluk oluk kanıyor. Saklı Hayatların dramaturjik açıdan merkezinde önyargı kavramı durur. Önyargıların insanı ne hale getirebileceğine, ne kadar ölümcül olabileceğine bakan bir yaklaşımla ele aldık hikayeyi…

Türkiye’de ‘öteki’yseniz kendinizi saklayarak yaşarsınız diyorsunuz? Bu filmin ‘öteki’si olarak Alevileri seçme sebebiniz neydi?

Önce şunu söylemek istiyorum, ben de ortağım Serpil de sinema sanatında karar kılmış, yani hikaye anlatıcılığını meslek olarak seçmiş insanlarız. Ve hikaye anlatacaksak, bu ülkenin kanayan yaralarını, insanın acılarını anlatmak istiyoruz. Ayrımcılık ve kaynağındaki önyargılar, bizim ilgimizi çeken önemli temalardan. Hikaye seçimine gelince, Serpil Güler’in yazdığı bu hikaye de karar kıldık. Uğrunda mücadele etmeye değer bir hikaye idi… Bizim hayattaki duruşumuza da çok uyuyordu.

“AHLAKLI DEĞİL AHLAKÇIYIZ”

Bu ülkede aşka siyaset, din, mezhep ne kadar karışıyor sizce?

Bu ülkede aşka aşkın kendisi dışında her şey karışır, çünkü bu ülkenin geleneğinde başkasına karışmak, müdahale etmek haktır ve farzdır. Erkekler kadınlara, arkadaşlar birbirine, büyükler küçüklere hep karışır. Aileler çocuklarına karışmayı hak ve farz bilirler. Ataerkil kültürün doğal bir tezahürüdür bu. Ayrıca cinsellik, insanın en doğal, en güzel varoluş özelliği de ayıptır, yasaktır. Her konu gibi bu konuda da ayıplarla yasaklarla büyürüz. Bilmek, öğrenmek ve bilinçli seçimler yapmak, bilmediğimiz bir usuldür bizim. Ahlaklı olmak yerine, ahlakçı olmayı tercih etmişiz. Ama ne yazık ki ahlakçılık hep ters teper. Bu nedenle genlerimizde otoriter, totaliter, baskıcı bir gelenek vardır. Bu nedenle demokrat olamaz bir türlü bu ülke…

Filmde Çorum’dan İstanbul’a göç etmiş bir aile anlatılıyor. Farklı görüşlere sahip insanlar için büyük şehirlerde mi yaşam daha zor yoksa küçük şehirlerde mi?

Bence büyük şehirlerde daha zor. Küçük şehirlerde genellikle ya tek bir kültür egemendir. Ya da iki… Ve çok uzun yıllardır birlikte yaşayarak birlikte yaşamayı öğrenmişlerdir. Ama büyük şehirlerde korku da çok büyük olur. Ya saklanmayı ya da gettolaşmayı getirir. Ama her ikisi de huzurlu, korkusuz bir hayat imkânı sunmaz. Ayrıca ayrımcılık, ırkçılık, faşizan yaklaşımlar şehirlerde kendisini daha rahat ortaya koyar. Yani tehditler de çoğalır.

Sıradaki filminiz ne olacak?

Drama İstanbul Film Atölyesi olarak, çekmecemiz dolu. Ama ikinci film olarak “Bir Karakafa için Balad” adıyla İnkılap Yayınlarından çıkan romanımı film yapabilirsem çok mutlu olacağım. O da tümüyle Almanya’da geçen bir hikâye. Türkiye kökenli bir göçmenin tesadüfle hiç tanımadığı Charlie Chaplin’in kılığına sokulmasıyla başlayan traji komik bir hikâye, yine bir kimlik değişimi öyküsü…

Film yurt dışında nerelerde gösterime girecek?

Bütün Avrupa ve Avusturalya’da gösterime girecek. Bir iki hafta içinde dağıtımcı adaylarıyla görüşmelerimiz tamamlanmış olur.

Bu güne kadar bir senarist olarak vardınız, iki yıl önce çektiğiniz TV filmi Esrarlı gözler, sonra da bu filmle yönetmen koltuğuna da oturdunuz. Her ikisini de bilen biri olarak ne düşünüyorsunuz?

İki filmden sonra iyice emin oldum ki, beste ve güfte kesinlikle senaryodur. Senaryoyu kim yazmış olursa olsun, ister yazar, ister yönetmen, ister yapımcı, ister oyuncu, senaryo beste ve güftedir. Filmin mimari planıdır. Yönetim, reji, ya da Fransızların çok yerinde deyimiyle realizatör bir bestecinin eserini bir orkestrayla birlikte yorumlama işinin adıdır bence.

“SENARİSTLER İNSANİ KOŞULLARDA ÇALIŞMIYOR”

Siz ayrıca, Senaryo Yazarları Derneği’nin kurucularındansınız. Derneğiniz öncülüğünde 22 Aralıkta AKM önünde yapılan eylemlerle başlayan süreç için neler düşünüyorsunuz.

Öncelikle gurur duyduğumu söylemeliyim. SENDER kurulduğu günden beri film endüstrisinde tabela örgütü kalmamayı başarmış, hızla Avrupa senaryo yazarları federasyonunun üyesi olarak, dünyalı olmayı başarmış bir meslek örgütüdür. Geçtiğimiz yıl üç dönem boyunca yönetimde olan ekip, topluca aday olmadık ve bir yenilenmeye kapı açtık. Bir kadın başkanımız olsun, yönetimde kadın sayısı artsın ve örgüt kendisini yenilesin istedik. Çok da başarılı oldu.

Nilgün Öneş başkan oldu, üç kadınla kadınlar yönetimde çoğunluğa geldi. Yönetim gençleşti. Gördük ki, bizim hitap edemediğimiz üye kesimlerine de hitap etmeye başladılar. Ardından da iki yıl önce başlattığımız, ancak diğer kesimlerden yeterli destek bulmadığı için akamete uğramış olan dizilerin uzunluğu temasını gündeme getirdi arkadaşlar. Önemli bir üye katılımını sektörel katılım izledi ve bin beşyüzü aşkın insanın katıldığı eylem ortaya çıktı. Ve bu insanların çoğu süreçleri belirleyen isimlerdi, çünkü herkesin canına tak demişti artık. Yazma sürelerimiz, çalışma sürelerimiz öylesine insanlık dışı, öylesine yasa dışı ki, hiçbir vicdan bunu kabul edemezdi. Ayrıca hiçbir sosyal güvencemiz de yoktu.

Hemen arkasından da duyduk ki bu konu hükümetin gündemine girmiş ve bu sorunu çözme kararı almışlar. Bence çok da doğru yapmışlar.

 


* Hürriyet gazetesi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
1930 Goethe Ödülü Dolayısıyla Frankfurt Goethe Evi’nde Konuşma* – Sigmund Freud

Hayatımda gerçekleştirdiğim bütün çalışmalar tek bir amaca yönelmiştir. Sağlıklı insanların ve hastaların ruhsal durumlarında meydana gelen en küçük rahatsızlıklarını gözlemledim...

Kapat