Amin Maalouf: Birlikte yan yana uyum içinde yaşamak için “demokrasi” yetmiyor

Neredeyse bu denemeye iki başlık veriyordum: ölümcül kimlikler ya da panteri nasıl evcilleştirmeli? Neden panter? Çünkü eziyet edildiğinde öldürür, çünkü serbest bırakılırsa öldürür, en kötüsü de yaraladıktan sonra onu doğaya bırakmaktır. Ama gene de panter, çünkü panter evcilleştirilebilir de ondan.

Bu biraz kimlik arzusu konusunda bu kitapta söylemek iddiasında olduğum şey. Dünyanın bir cangıla dönüşmesinin önüne geçmek isteniyorsa, geleceğin geçmişteki en kötü görüntülere benzemesinin önüne geçmek isteniyorsa, elli yıl sonra, yüz yıl sonra çocuklarımızın biz güçsüzler gibi katliamlara, sürgünlere ve başka “temizlik harekatlarına” tanık olması ve bazen bunlara katlanmak zorunda kalmasının önüne geçmek isteniyorsa, pantere ne işkenceyle ne de merhametle davranılmaması, ama serinkanlılıkla gözlemlenmesi, incelenmesi, anlaşılması sonra dizginlenmesi, evcilleştirilmesi gerekir.

Gerekli olduğunu hissettiğim her defasında kendimi “panterin hangi yollarla dizginlenebileceğin! söylemeye zorladım. Elimde beni buna yetkili kılan gerçeklere sahip olduğumdan değil; sadece bu düşünceye kapıldığımdan beri dilekler belirtmekle ve acil zorunlulukları sıralamakla yetinmek bana sorumluluk gibi gelmiyor. Sayfalar boyunca bana vaatkâr görünen bazı yollarla, çıkmaz sokak gibi gelenleri de işaret etmeliydim.

Bu kitap bunlar için bir çareler kataloğu değil; aynı derecede karmaşık ve birbirine hiç benzemeyen gerçeklikler söz konusu olduğundan, hiçbir formül bir ülkeden diğerine olduğu gibi aktarılamaz. “Formül” sözcüğünü bilerek kullanıyorum. Lübnan’da konuşmalar arasında, iktidarın çok sayıda dini cemaat arasında paylaşılmasını esas alan düzenlemeyi belirtmek için bu sözcük sık sık tekrarlanır. Çok genç yaşımdan beri İngilizce, Fransızca ve kuyumculuk işlerini hatırlatan “siglm” terimiyle, özellikle Arapça olarak etrafımda hep bunu duymuşumdur.

“Lübnan formülü”, en kendine özgü yönleri içinde tek başına uzun uzun üzerinde durmaya değer, ama ben burada bu formülü tam da onun en az özel, en örnek niteliğindeki, en fazla açıklayıcı yönleri içinde ele alacağım. Hâlâ “mezhep” olarak adlandırılan, kendi yollarıyla, çok eskiye dayanan korkularıyla, kanlı çatışmaları ve şaşırtıcı barışmalarıyla yirmi küsur cemaatin envanterini değil, ama sadece dengelere saygının titiz bir kota sistemiyle güvence altına alınmasına dayanan kurucu fikri.

Söylemimi daha iyi oturtabilmek için işe şu soruyla başlıyorum: bir ülkenin insanları kendilerinin farklı farklı cemaatlere -dini, dilsel, etnik, ırksal, buduna ilişkin ya da başkası- ait olduklarını hissediyorlarsa, bu gerçekle nasıl baş edilmeli? Bu aidiyetleri hesaba katmalı mı? Ne ölçüde? Yoksa onları bilmezden mi gelmeli? Görmüyormuş gibi mi yapmalı?

Yanıtlar yelpazesi geniş. Modern Lübnan’ın kurucularının tasarladığı yanıt çok kesin biçimde uç bir seçimi temsil ediyor. Çok cemaatliliği açık bir biçimde tanıması bakımından saygıya değer, ama bu tanımanın mantığını aşırılığa kadar vardıran bir yanıt. Bir örnek oluşturabilirdi, bir karşı-örnek haline geldi. Geniş ölçüde kısmen Ortadoğu’nun karmaşık gerçeklerinden, ama kısmen de bu formülün yetersizliklerinden, katılıklarından, tuzaklarından, tutarsızlıklarından.

Deneyimi bu yüzden bütünlüğü içinde karalamak da gerekmez. Sözüme “saygıya değer” diyerek başladım, çünkü iktidarı olduğu gibi cemaatlerden birine vermek ve ötekileri boyun eğmeye ya da yok olmaya mahkûm etmek yerine, her cemaate bir yer vermek saygıya değer; tek dinli, tek ideolojiye bağlı, tek partili ya da tek dilli, ya da cemaatler sınırının iyi tarafında doğma şansına sahip olmayanların boyun eğmekten, sürgün den, ya da ölümden başka seçeneklerinin olmadığı devletlerin ağır bastığı bir bölgede, özgürlüklerin boy atmasına ve sanatın gelişmesine zemin hazırlayan hassas dengeli bir sistem tasarlamış olmak saygıya değer. Bütün bu nedenlerden dolayı, Lübnan deneyimi başarısızlıklarına rağmen benim gözümde bir iç savaşla sonuçlanmayan ya da henüz sonuçlanmayan, ama göreli istikrarlarını baskı, zulüm, sinsice bir “temizlik” ve tepeden inme bir ayrımcılık üzerine dayandıran Orta Doğu’daki ve başka yerlerdeki öteki deneyimlerden hâlâ çok daha onurlu.

Yani, saygıya değer bir düşünceden yola çıkan Lübnan formülü, buna rağmen yozlaşmıştır. Kota sisteminin ve “cemaatleri temel alan” her hayalin sınırlarını açık biçimde göstermesi bakımından örnek oluşturacak nitelikte bir çarpıklık.

Lübnan formülünün “mucitlerinin” en başta gelen endişesi, bir seçim sırasında Hıristiyan bir adayla Müslüman bir adayın karşı karşıya gelmesinin ve her cemaatin bir anda kendiliğinden “kendi oğlunun” etrafında seferber olmasının önüne geçilmesiydi; benimsenen çözüme göre çeşitli üst düzey görevler önceden dağıtılacak, böylece rekabetin hiçbir zaman iki cemaat arasında değil, ama aynı cemaate mensup adaylar arasında geçmesi sağlanacaktı. Kuram olarak zekice ve mantıklı bir düşünce. Buna rağmen, Cumhurbaşkanlığından Parlamentoya ve devlet memuriyetlerine kadar iktidarın her düzeyine uygulamaya kalkışılınca, gerçekte olan, önemli her mevkiin tek bir cemaatin “mülkiyeti” haline gelmesi oldu!

Tek bir göreve talip iki aday arasından en yeteneklinin değil de, bağlı olduğu cemaatte o mevkide “hak sahibi” olan kişinin seçildiği bu aptalca sisteme karşı gençliğimde sık sık sesimi yükseltmişimdir. Bugün bile, bana fırsat verildiğinde aynı tepkiyi gösteriyorum. Tek fark, on dokuz yaşındayken bu sistemi ne olursa olsun bir başkasıyla değiştirmek istememdi. Kırk dokuz yaşında, bunun hâlâ değişmesini diliyorum, ama ne olursa olsun şeklinde değil.

Bunları yazarken, biraz Lübnan’dan öteye bakıyorum. Orada kurulan sistem yozlaşmayla sonuçlandıysa da, bu gerçeklikten daha yoz sonuçlar çıkartmak gerektiğini sanmıyorum. Sözgelimi, çok cemaatli toplumların “demokrasiye uygun olmadığını” ve oralarda iç barışı ancak çok otoriter bir iktidarın koruyabileceğini düşünmek gibi.

Son yıllardaki olaylar aksini ortaya koymuş olmasına karşın, bazı demokratların bile çoğu zaman, hâlâ bu türden “gerçekçi” geçinen söylemlerde bulunduğunu duyuyoruz. Demokrasi “etnik” denilen sorunları çözmede her zaman başarılı olamıyorsa da, diktatörlüğün bunu daha iyi başaracağını gösterdiği de hiçbir zaman ispatlanmış değil. Tek partili Yugoslav rejimi iç barışı korumada, Lübnan’daki çok partili sistemden daha mı becerikli çıktı? Dünya artık çeşitli halkların birbirlerini öldürdüğünü görmez olduğu için, Mareşal Tito otuz yıl önce ehven-i şer gibi görünebilirdi. Bugünse tam tersine, temeldeki hiçbir sorunun çözülmediğini fark ediyoruz.

Eski komünist dünyanın çoğu ülkesinde olanlar zihinlerde hâlâ o kadar taze ki, uzun uzun ispatlamaya kalkmayı gereksiz kılıyor. Ama her türlü demokrasi yaşamını engelleyen iktidarların, aslında geleneksel aidiyetlerin güçlenmesini destekledikleri olgusu üzerinde ısrar etmek belki de lüzumsuz kaçmaz; bir toplumun içine kuşku yerleştiğinde tutunacak en son dayanışma en derinlerde olandır; ve her türlü politik ya da sendikal ya da akademik özgürlük kösteklendiğinde, ibadet yerleri insanların toplanıp tartışabileceği ve düşman karşısında kendilerini birlik içinde hissedebilecekleri tek yer haline gelir. Ne kadar çok insan “proleter”, ve “enternasyonalist” olarak Sovyet dünyasına girmiş ve sonunda hiç olmadığı kadar “dindar” ve “milliyetçi” olup çıkmıştır. Zaman ilerledikçe, sözde “laik” diktatörlükler dinci fanatizmin fidanlığı gibi görünmeye başladılar. Demokrasinin olmadığı bir laiklik, hem demokrasi hem de laiklik için bir felakettir.

Ama burada duruyorum, bunu çürütmede yoğunlaşmanın ne yararı var? Özgür ve adil bir dünya özleyen herkes için her türlü diktatörlük, dinsel aidiyetlere, etnik aidiyetlere ya da kimliğe ilişkin sorunları çözmede gösterdiği apaçık yetersizlik üzerinde özel olarak konuşmaya değmeyecek kadar kabul edilemez bir çözümdür. Tercih ancak demokrasinin çerçevesi içinde yer alabilir.

Yalnız, bütün bunlara rağmen, fazla ilerlemiş sayılmam. Çünkü birlikte yan yana uyum içinde yaşamanın gerçekleşmesi için “demokrasi” demek yetmiyor. Demokrasi var, demokrasi var; ve bu alandaki ölümcül çarpıklıklar, diktatörlüğünkilerden aşağı kalmıyor. Çok kültürlülüğün korunması ve demokrasinin temel ilkelerine saygı konusunda iki yol bana özellikle tehlikeli görünüyor: kuşkusuz, saçmalığa vardırılan bir kota sistemi, ama bir o kadar da, bunun tam tersi bir seçim olan, hiçbir sınır çizmeden sadece çoğunluk yasasını dikkate alan sistem.

Bu yollardan ilkinde, Lübnan örneği, tek olmasa da, tabii ki en anlamlı örneklerden biri. Gerginlikleri yumuşatmak umuduyla ve insanları adım adım “ulusal bir cemaat”e ait oldukları duygusuna doğru itme planıyla bizlere iktidarın geçici olarak cemaatler arasında paylaşıldığı söyleniyor. Ama sistemin mantığı bambaşka bir yöne doğru kayıyor: “pasta”nın paylaşılması söz konusu olduğunda, her cemaatte kendi payının çok ince olduğunu, apaçık bir haksızlığın kurbanı olduğunu ileri sürme eğilimi baş gösteriyor ve bu hoşnutsuzlukları propagandalarında sürekli işleyen politikacılar ortaya çıkıyor.

Kendilerini boş vaatlere kaptırmayan politikacılar yavaş yavaş bir kenara itiliyor. O zaman da, farklı “kabilelere” ait olma duygusu zayıflayacağına güçleniyor, ulusal cemaate ait olma duygusu büsbütün ya da neredeyse yok olacak kadar azalıyor. Hep bir burukluk, bazen de kan gölü içinde. Bu sistem Batı Avrupa’ya gelindiğinde Belçika’yı yaratıyor; Ortadoğu’ya gelindiğindeyse Lübnan’ı.

Biraz şemalaştırıyorum ama etnik sorunların ele alınışında, cemaat aidiyetlerini yeniden tanımlanan, genişletilmiş bir ulusal kimlik içine katmak yerine, bunların ikame kimlikler haline dönüşmesine izin veren belli bir çizgi aşıldığı an yönelinen senaryo budur.

Ulusal birlik içinde belli sayıda aidiyetlerin -dilsel, dinsel, bölgesel, vb.- tanınması çoğu zaman gerginlikleri hafifletebilir ve farklı yurttaş grupları arasındaki ilişkileri sağlıklı bir hale getirebilir; ama bu, arzu edilenin tersi bir etki yaratması için pek az şey yettiğinden, öyle rasgele kalkışılamayacak nazik bir süreçtir. Bir azınlık grubunun bütünlüğe katılmasının kolaylaştırılması istenmiş, yirmi yıl sonra ise bu grubun artık içinden çıkmayı başaramayacağı bir getoya kapatıldığı fark edilmiştir; ve farklı yurttaş grupları arasındaki havayı düzeltmek yerine, varoluş nedenlerini ve sermayelerini buna bağlayan politikacılarla artık düzelemeyecek bir hale gelen boş vaatlerden, karşılıklı suçlamalardan ve hırçın taleplerden oluşan bir sistem ortaya konmuştur.

Acı çeken bir topluluğun iyiliği için yürürlüğe konsa bile her türlü ayrımcı uygulama tehlikelidir. Sadece bu yolla bir haksızlığın yerini başka bir haksızlığın alması yüzünden ve nefretle kuşkuyu pekiştirdiği için değil, ama benim gözümde daha da vahim bir ilke nedeniyle: bir insanın toplumdaki yeri, onun şu ya da bu cemaate ait oluşuna bağlı kalmaya devam ettikçe, bölünmeleri daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramayan çarpık bir sistem hâlâ sürdürülüyor demektir; mantıklı tek hedef olarak, onurlu tek hedef olarak eşitsizliklerin, haksızlıkların, ırkçı ya da etnik, dinsel ya da başka türden gerginliklerin azaltılmasının yollarını araştırmak, aidiyetleri ne olursa olsun her yurttaşın bütün haklarına sahip bir yurttaş gibi muamele görmesi için çalışmak demektir. Elbette böyle bir ufka bugünden yarına hemen ulaşılamaz, ama bu, gidişi tam aksi yöne çevirmek için bir neden de olamaz.

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
En uzun ömürlü insanlar hangi ülkelerde yaşıyor ve bunu neye borçlular?

İnsanların tarih boyunca gençlik iksirini bulmak için çok uğraş verdiği biliniyor. Bu iksir hala bulunamamış olsa da bazı ülkelerde insan...

Kapat