Amin Maalouf: Barış için çeşitliliğe alışmak, atalardan kalma önyargılardan kurtulmak gerekiyor

Her ülkede, her kentte birlikte yaşayan, farklı farklı kökenlere sahip o insanlar, biçimleri bozan prizmaların -bazı yerleşik düşüncelerin, atalardan kalma önyargıların, dar kafalı imgelerin- içinden birbirlerine bakmayı daha uzun süre sürdürecekler mi? Bana kalırsa, içinde yaşadığımız dünyaya daha iyi kulak kabartabilmek için alışkanlıklarımızı ve önceliklerimizi değiştirmemizin zamanı geldi. Çünkü bu yüzyılda artık yabancı diye bir şey yok, yalnızca “yol arkadaşları” var. Çağdaşlarımız ister sokağın öteki köşesinde isterse dünyanın öteki ucunda yaşıyor olsunlar, evimizden iki adım uzaktalar sadece; davranışlarımız onları derinden etkiliyor, onlarınki de bizi.

Ülkelerimizde, kentlerimizde, mahallelerimizde olduğu gibi bütün dünyada da iç barışı korumak istiyorsak, insanlar arasındaki çeşitliliğin, şiddete yol açan gerilimlerden çok, uyumlu bir birlikteliğe dönmesini arzuluyorsak, “ötekiler”i şöyle böyle, yüzeysel, üstünkörü biçimde değil, iyice, yakından, hatta özel yaşamlarına kadar tanımamız gerek. Bu da ancak onların kültürlerini öğrenerek olur. Öncelikle de edebiyatlarını. Bir halkın özel yaşamı, edebiyatıdır. Tutkularını, özlemlerini, düşlerini, yoksunluklarını, inançlarını, çevresindeki dünyaya bakışını, kendisini ve -buna biz de dahil olmak üzere- başkalarını nasıl algıladığını edebiyatla açığa vurur. Biz de dahil olmak üzere diyorum, çünkü “ötekiler”den söz ederken, kim olursak olalım, nerede olursak olalım, bizlerin de ötekiler için “ötekiler” olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
Elbette, hiçbirimiz o “ötekiler”de seveceğimiz ya da öğrenmemiz gereken şeylerin hepsini öğrenemeyiz. O kadar çok halk, o kadar çok kültür, o kadar çok dil, o kadar çok resim, müzik, koreografi, tiyatro, zanaat, mutfak geleneği vb. var ki! Ama herkes, çocukluktan başlayarak ve yaşamı boyunca, kendisininkinden farklı bir kültüre, kişisel ilgi alanlarına göre özgürce seçtiği -bu şekilde zorunlu Ingiliz dilinden daha yoğun biçimde üstünde çalışacağı- bir dile merak salmaya teşvik edilirse, bütün dünyayı saracak sıkı bir kültürel doku çıkar ortaya, çekingen kimlikleri rahatlatır, tiksintileri dindirir, insanlık macerasının bir olduğu inancını yavaş yavaş güçlendirir ve bu yüzden de kurtarıcı bir hamleyi olanaklı kılar.
Bundan daha önemli bir amaç göremiyorum bu yüzyılda ve şurası da açık ki, bu amaca ulaşabilmek için, kültür ve eğitime hak ettikleri öncelikli yeri kazandırmamız gerek.

ABD’de ve başka yerlerde, kültürün karalandığı ve kültürsüzlüğün bir doğallık güvencesi olarak görüldüğü, uğursuz bir dönemden belki de artık çıkmaya başlıyoruz. Tuhaf biçimde seçkinciliğin tutumuna benzeyen popülist bir tutum bu; şöyle ki her iki durumda da “halk”ın yeteneklerinin sınırlı olduğu, ondan çok fazla entelektüel çaba beklenmemesi gerektiği, hoşnut, sakin ve minnettar olması için, dolu pazar çantalarının, birkaç yüzeysel sloganın ve basit eğlencelerin ona yeteceği düşüncesi üstü kapalı biçimde kabul edilir. Buna göre, kültür de bu konuda yetiştirilmiş küçük bir azınlığa özgü olarak kalmalıdır.
Burada söz konusu olan, küçümseyici ve demokrasi için tehlikeli bir düşünce tarzıdır, insan edilgen kalarak propagandacıların kendisini yönetmesine izin verirse, siyasetçilerin isteğine göre galeyana gelir ya da sakinleşirse, savaş maceralarına sürüklenmeye uysalca boyun eğerse, bütün haklara sahip bir yurttaş, sorumlu bir seçmen olamaz. Özellikle yönelimleri geniş ölçüde dünyanın yazgısını belirleyen bir ülkede, bilinçli şekilde karar verebilmek için, bir yurttaşın kendisini çevreleyen dünyayı derinlemesine ve yakından tanımaya ihtiyacı vardır. Bilgisizlikle yetinmek, demokrasiyi yadsımaktır, onu bir hayalete dönüştürmektir.

Bütün bu nedenlerden ve başka birkaç nedenden daha ötürü, değer ölçeğimizin bugün sadece kültürün ve eğitimin önceliğini temel alabileceğine inanıyorum. Daha önce alıntıladığım tümceye gönderme yapmak gerekirse, 21. yüzyıl kültürle kurtulacak ya da yok olup gidecek.

Bu inancım, kabul gören hiçbir öğretiye dayanmıyor -yalnızca- içinde yaşadığım dönemi nasıl değerlendirdiğimle ilgili; ama inceleme fırsatı bulduğum büyük dinsel geleneklerde de buna benzer çağrılar olduğunun farkındayım. “Âlimin mürekkebi şehidin kanı ile tartılır, âlimin mürekkebi ağır gelir”, der Müslümanların Peygamberi. Bu konuyla ilgili başka sözleri de aktarılır: “Âlimler peygamberin vârisidir”; “îlim Çin’de de olsa, gidip alın”; “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz! ”
Talmud’da da şu güçlü ve heyecan verici düşünceye rastlanır: “Dünya öğrenen çocukların soluğuyla ayakta kalır ancak. ” “Dünyayı ayakta tutma” mücadelesi daha çetin bir hal aldı, ama “tufan” kaçınılmaz değil. Gelecek önceden yazılmadı, onu yazmak, düzenlemek, kurmak bize düşüyor; bunu yüreklilikle yapmalıyız, çünkü çok eski alışkanlıklardan kopmayı göze almak gerekiyor; gönül yüceliğiyle yapmalıyız, çünkü bir araya getirmek, güçlendirmek, dinlemek, içine almak, paylaşmak gerekiyor; her şeyden önce de bilgelikle yapmalıyız bunu. Kökenleri ne olursa olsun, kadını erkeği, bütün çağdaşlarımıza düşen görev bu ve bu görevi üstlenmekten başka seçeneğimiz de yok.

Bir ülke çökerken, her zaman oradan başka bir ülkeye göç etmeyi deneyebilir insan; buna karşılık, bütün dünya tehdit altındaysa, gidecek başka bir yer kalmaz. Hem kendimiz hem de gelecek kuşaklar adına, gerilemeye boyun eğmek istenmiyorsa, olayların akışını değiştirmeye çalışmalıyız.

Önümüzdeki yıllarda, insanlar arasında, bütün sınırların ötesinde, yeni bir tür dayanışma -evrensel, karmaşık, etkili, üstüne düşünülmüş, olgun bir dayanışma- oluşturulabilecek mi? Hiç de din karşıtı olmadan, insanın en az bedensel gereksinimleri kadar gerçek olan metafizik gereksinimlerine duyarsız kalmadan, dinlerden bağımsız olunabilecek mi? Kültür zenginliğini ortadan kaldırmadan ulusları, cemaatleri, etnik toplulukları aşabilecek bir dayanışma sağlanabilecek mi? Bu dayanışma, kıyamet tellallığı yapmadan insanları bekleyen tehlikelere karşı onları bir araya getirebilecek mi?

Başka bir deyişle, bu yüzyılda, hiçbir geleneğe doğrudan bağlı olmayan, Marksizm’in hatalarına düşmeyen, ama aynı zamanda da Batı’nın ideolojik ya da siyasal bir aracı olarak da görülmeyecek, yeni, seferber edici bir insancıllık ortaya çıkacak mı? Şu anda, bunun belirtilerini görmüyorum. Benim gördüğüm, insanlara beşikten mezara eşlik eden, atalardan kalma aidiyetlerin olağanüstü gücü; bazen onlardan uzaklaşsa da, elinde görünmez bir tasma varmışçasına neredeyse her zaman yeniden onlara egemen olan; dünyanın geçirdiği evrime az çok uyum sağlayarak, ama insanlar üstündeki etkisini de koruyarak yüzyıllardır varlığını sürdüren bir güç bu. Buna karşılık, bu aidiyetleri aşmak isteyen dayanışmaların kırılganlığına, gelip geçiciliğine, yüzeyselliğine tanık oluyorum.

Marx dini “halkın afyonu” olarak tanımladığında, bunu alay etmek için ya da onun izinden gidenlerin sıklıkla yaptıkları gibi küçümsemek için söylememişti. Belki de tümcesinin tamamını anımsatmakta yarar vardır, şöyle diyordu: “Dinsel üzüntü hem gerçek üzüntünün dışavurumu, hem de bu üzüntüye karşı çıkıştır. Din ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur. ” Onun bakış açısına göre, insanların gerçek bir mutluluk yaratmaya kendilerini adayabilmeleri için, bu “aldatıcı mutluluğu” ortadan kaldırmak gerekiyordu; şimdi bakıldığında, bundan şu sonuç çıkarılabilir: Vaat edilen mutluluğun daha da aldatıcı çıkmasının üstüne, halklar kendilerini avutan “afyon”larına döndüler. Bu yüzden, bana öyle geliyor ki Marx, siyasal ve toplumsal alanda dinin yeniden ortaya çıkışına tanık olabilseydi eğer, buna üzülürdü kuşkusuz, ama çok da şaşırmazdı.

Arap ve Müslüman toplumlarında ulusalcılığa da, Marksizm’e de üstün gelen siyasal İslamcılık bu öğretileri yenmekle kalmadı, onları özümseyip sahiplendi.

Bu konuda verilebilecek en anlamlı örnek 1979’daki İran Devrimi’dir; kuşkusuz dini, ama aynı zamanda ulusalcı, monarşi karşıtı, Batı karşıtı, İsrail karşıtı ve yoksun kitleler adına hareket eden bir devrim. Bütün İslam âleminin üstünde belirleyici bir etkisi olan güçlü bir bireşimdi bu. Daha önce de bazı Müslüman liderler üç duyarlılığı -ulusal, dinsel ve toplumsal- bir araya getirme işine soyunmuşlardı. Örneğin Başkan Sukarno, Endonezya’da “Nasakom” ilkesini -yerel dilde, nasinolisme, ağama, komnisme: ulusalcılık, din, komünizm- uygulamaya koymuştu. Ama bu yapay bir kolajdan ibaretti ve çok kısa süre içinde dağıldı.

Müslümanlığa karşı oluşu çok açık biçimde sergileyen “komünizm” sözcüğünün yerine “sosyalizm” konduğunda bile, bu katıştırma işe yaramadı. İslam âleminde hiçbir yerde, ulusalcılık, dini, dinin ulusalcılığı özümseyeceği gibi özümseyemedi. Türkler ile Araplar, Osmanlı İmparatorluğu içinde dört yüzyıl birlikte yaşadıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı sırasında “ayrılınca” ve her biri kendi ulusalcılığını geliştirince, onları bir araya getiren Müslümanlık damgasından kısmen uzaklaştılar; Türkler bunu yeni bir başlangıç arzusuyla, Atatürk’ün önderliğinde köktenci biçimde yaparken, Araplar daha yumuşak bir geçişle, söylemlerinde -gizlice ama kasıtlı olarak- “Müslüman ulusu” yerine “Arap ulusu”nu kullanarak gerçekleştirdiler. Tarzlar son derece farklı, ama önsel düşünce aynıydı: Yeni bir düşünce olan ulusalcılık, sırtını dine yaslarsa kaybolup giderdi.

Elbette, belirsizlikler yaşandı her zaman. İnsanların gözünde, Nâsır’ın bir İslam kahramanı olduğu yadsınamazdı. Ama kendisi açıkça dine gönderme yapmaktan ve siyasal çalışmalarını Kuran’dan alıntılarla desteklemekten sakınıyordu, çünkü eğer bunları yaparsa, siyasal rakipleri olan Müslüman Kardeşler’in daha güçlü olduğu bir alana adım atmış olacaktı. Ardılı Sedat’ın yapacağı gibi, “mümin başkan” olmakla asla böbürlenmedi. Sedat ise, bu konuda, çok daha sakınımsız davranacaktı. Nâsırcıların etkisinden kurtulmak ve solun ilerlemesine karşı durmak için, sırtını İslamcılara dayayacak ve onların söylemlerini kendine mal etmeye kalkacaktı; ama bu şekilde özgür bıraktığı güçleri uzun süre yönetemeyecek ve bu güçler acımasızca ona karşı dönecekti.

Din asla ulusalcılık tarafından, hele sosyalizm tarafından özümsenmemiştir, ancak, bunun tersi de doğru değildir.
Ulusalcı mücadelenin -Mısırlılarınki, Cezayirlilerinki, İranlılarınki, Çeçenlerinki ya da Filistinlilerinki- her şeyden önce Müslüman halkları Hıristiyan ya da Yahudi düşmanlarla karşı karşıya getirdiği düşünülürse, bu mücadele aynı dili konuşan bir topluluk adına yürütülmektense, dinsel bir topluluk adına daha rahat biçimde yürütülebilirdi. Sosyalizmin kitlelere çekici gelmesinin nedeninin de mal sahipleri ile ezilenler arasındaki uçurumu küçültme vaadinde yattığı düşünülürse, böylesi bir hedef dinsel açıdan da eksiksizce yansıtılabilirdi; Müslümanlık, tıpkı Hıristiyanlık gibi, her zaman yoksullara hitap etmeyi ve onları kendine çekmeyi bilmişti. Ulusalcılıkta ve sosyalizmde, özel, indirgenemez, “özümsenemez” olan ne varsa ortadan kaldırılacak ya da kendiliğinden yok olup gidecekti; kalıcı ve özlü olan her şey de, insanın kimliğine özgü, manevi ya da maddi, her gereksinimine yanıt verme iddiasındaki, hem ulusalcı hem de küreselci bir tür bütünsel ideolojinin içinde toplanacaktı. Birkaç on yıl önce olsa, kendilerini daha çok Nâsırcılığa ya da hatta komünizme yakın hissedecek olanların hepsi, bir savaş ideolojisine yöneldi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, dün kendilerini Arap ulusalcılığıyla olduğu kadar Marksizm’le de özdeşleştirebilen, ama bugün, onları dışlayan İslamcılıkla özdeşleştiremeyen Doğu Hıristiyanlarını saymazsak, yenik düşmüş öğretilerin bütün yandaşları, çok da kendileriyle ters düştükleri duygusuna kapılmadan, siyasal anlamda yön değiştirmeyi becerdiler. Verdikleri mücadele hâlâ aynı, düşmanları da öyle, yalnızca şu zamanın ideolojik silahlarını kullanıyorlar.
Neden falanca kişi dün Maocu, Guevaracı ve Leninist olduğunu ileri sürüyordu? Çünkü ‘Amerikan emperyalizmine karşı etkin biçimde savaşmak istiyordu. Bugün, Müslümanlık adına aynı amacı kovalıyor; üstelik bu kez mahallesindeki insanlarla uyum içinde, oysa eskiden Rusçadan çevrilmiş küçük broşürleriyle ve kimsenin okumak istemediği Küçük Kızıl Kitaplarıyla kendisini yalnız hissediyordu. Güçleri tükenen gençlere bir devrimcinin “sudaki balık gibi” olması gerektiğini yinelemekten dilinde tüy bitmemiş miydi? Camiye gitmeye başladığından beri, kendini tam da böyle hissediyor yeniden. İnsanlar ona, nerede üretildiğini kimsenin bilemeyeceği, ne idiği belirsiz malını satmaya çalışan bir zındık gibi bakmıyor artık. Bundan böyle, herkesin anladığı bir dilde konuşuyor. Aynı Kitap’tan alınma ayetleri çevresindeki gençler, yaşlılar, herkes biliyor.
Eskiden Lenin’den, Engels’ten, Lin Biao’dan, Plehanov’dan, Gramsci’den ya da Althusser’den alıntılar yapabilenin, aralarından en iyisi olduğunu insanlara kabul ettirmek ne kadar da zordu! Şimdiyse, yüzyıllar boyunca yazılmış, düşünülmüş ya da yaratılmış hiçbir şeyin, onların çocukluklarından beri belledikleri şey kadar önemli olmadığını söylemek ne kadar rahatlatıcı!

Aynı zamanda bir aidiyet gibi hareket eden bir öğretiden daha güçlü ne olabilir ki! Onu benimseyebilmek için bir isteme ihtiyaç yok, Yaradan’ın lütfuyla doğuştan bu hakka sahip insan, ezelden beri ve sonsuza dek.
Bu durum Müslümanlık için geçerli ama aynı zamanda öteki dinsel gelenekler için de öyle. Rusya’da, birkaç on yıl komünizmin uzun bir süreliğine yerinin sağlamlaştırıldığı ve Ortodoks inancının dayanıksız bir kalıntı olduğu düşünülmüştü. Yüzyıl sona ermeden önce, komünizm kuru bir tomurcuk gibi silinip süpürülmüş ve ülkenin yeni yöneticileri yeniden kiliselere gitmeye başlamışlardı.

Buna ister üzülünsün, isterse sevinilsin -kendi adıma, durumun çok da iç açıcı olduğunu düşünmediğimi saklamayacağım- benimsemeye, hatta inanmaya bile gereksinim olmaksızın, kendiliğinden kuşaktan kuşağa aktarılan dinsel aidiyetlerin sonradan elde edilen inançlara oranla daha kalıcı olduğu ortada. Fransa, uzun zamandan beri, kendisini Katolik bir ülke olarak görmekten kuşkusuz vazgeçti. Gerçekten de inanç açısından, ibadet açısından, ahlaki buyruklar açısından çok da Katolik sayılmaz. Ama kültürel kimlik açısından hâlâ. Tıpkı Stalin Rusya’sının Ortodoks ya da Atatürk Türkiye’sinin Müslüman kalması gibi.

Eski bir Yahudi öyküsünde de geçen bir çelişki bu: Oğluna olabilecek en iyi eğitimi vermek isteyen tanrıtanımaz bir baba onu Cizvitlerin okuluna gönderir; çocuk, kökenlerine karşın, din dersine girmek zorundadır ve bu derslerde kendisine Katolik Teslis dogması öğretilir; eve döndüğünde, babasına gerçekten “üç tanrı” mı var, diye sorar. Babası kaşlarını çatar: “Oğlum bak beni iyi dinle! Sadece tek bir Tanrı var ve biz ona inanmıyoruz! ”
Kısa bir süre önce geride bıraktığımız yüzyıldan alınacak önemli bir ders şuydu: İdeolojiler gelip geçici, dinlerse kalıcıdır. Bununla birlikte, asıl kalıcı olan şey inançlardan ziyade aidiyetlerdir; ama inançlar, aidiyet kaidesinin üstünde yeniden yapılanır.

Dinleri gizil anlamda yok edilemez kılan şey, yandaşlarına kimlik bağlamında demir atacakları bir liman sağlamalarıdır. Tarihin çeşitli evrelerinde, daha yeni, daha “modern” dayanışmalar -sınıf, ulus- daha baskın çıkmış gibi göründü. Ama şimdiye dek, son sözü hep din söyledi. Onun kamusal alandan çıkarılıp yalnızca tapınç sınırları içinde tutulabileceği düşünüldü. Ne var ki dini belli sınırlar içinde tutmak, ona egemen olmak çok güçtü, kökünü kazımaksa olanaksız. Onu tarihin müzesine kaldırmak isteyenler birden kendilerini oraya vakitsiz biçimde sürülmüş buldular. Dinse müreffeh ve fatihti, hatta genellikle daha geniş alanlara yayılıyordu.
Dünyanın her yerinde ve özellikle İslam ülkelerinde.
İslamiyet ile siyaset arasındaki bu aşırı yakınlık, üstünde durulmayı hak ediyor, çünkü bugünün gerçekliğinin en endişe uyandırıcı ve afallatıcı özelliklerinden biri bu.
Tuhaftır, bu olgu hem dinsel köktencilik yandaşları hem de Müslümanlığa muhalif olanlar tarafından, aynı şekilde yansıtılıyor. İlk grubun böyle yapmasının nedeni ilkeleri gereği; ikinci grubun da önyargılarını destekliyor bu durum; hepsi ağız birliği etmişçesine İslamiyet ile siyasetin ayrılamayacağını, her zaman böyle olduğunu, kutsal metinlerde böyle yazdığını ve bunu değiştirmek istemenin gereksiz olduğunu söylüyor. Kimi zaman açıkça dile getirilen, sıklıkla ima edilen bu düşünce öyle geniş bir uzlaşım alanına sahip ki, hakikatin bütün görünümlerini yansıtıyor.

Amin Maalouf 
Çivisi Çıkmış Dünya

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Hitlerin Sığınağı, Freud’un Odası… Daha Önce Görmediğiniz 30 Fotoğraf

Kapat