“Semen est Sanguis” Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Kan (2.Bölüm)

<1. BÖLÜM] Hıristiyanlıkta Kan
Hıristiyanlıkta kan kavramı, dinin tam merkezinde bulunmaktadır: Mesih olan İsa’nın infazı sırasında akan kanı, dünyayı ve insanları aklayan, onları selamete ulaştıran bir öz olarak anlaşılmıştır. Bu öz, Hıristiyanlığın her türlü rit ve geleneklerinde Efkaristiya ayininde ortak biçimde kutlanmakta, yeniden yaşanmakta ve idrak edilmektedir. Ancak bu geniş konuya geçmeden önce, Hıristiyanlığın kanla ilgili olarak Yahudi geleneğinden devralmış olduğu bazı uygulamalara değinmekte yarar vardır. Yahudilikten kanla ilgili devralınan gelenek içinde kanın tüketilmemesi kuralı bulunmaktadır. “Havariler Konsili” olarak anılan ve Milat’tan sonra 48 ya da 49 yılında gerçekleştiği tahmin edilen17 Kudüs/Yeruşalim’deki ilk büyük Kilise toplantısında, bu konuda şöyle bir karara varılmıştır: “Ancak putlara sunulup murdar hale gelen etlerden, fuhuştan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve kandan sakınmaları gerektiğini onlara yazmalıyız” (Elçilerin İşleri 15: 20).

Yine aynı bölümde bu kuralın tekrarı, “öteki uluslardan olan imanlılara mektup”ta verilmiştir: “Putlara sunulan kurbanların etinden, kandan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve fuhuştan sakınmalısınız” (Elçilerin İşleri 15: 29). Pavlos, Kudüs/Yeruşalim’deki ihtiyar heyeti önündeki konuşmasında da aynı kuralı ifade etmiştir: “Öteki uluslardan olan imanlılara gelince, biz onlara, putlara sunulan kurbanların etinden, kandan, boğularak öldürülen hayvanlardan ve fuhuştan sakınmalarını öngören kararımızı yazmıştık” (Elçilerin İşleri 21: 25). Böylece “Yasa” (Tora) açısından “cahil” olan gentile’nin (“öteki uluslardan olan imanlılar”) de kaşarut’un bazı uygulamalarını kendilerine temel almaları gerektiği vurgulanmıştır. Ancak sadece “Yasa”nın hükümlerini yerine getirmek (Luther buna Werkgerechtigkeit diyecektir), aklanmayı sağlamayacaktır. Aklanma, İsa’nın akan kanıyla ve Tanrı tarafından bahşedilen inançla mümkün olacaktır (iustitia dei).18

“Havariler Konsili”nde gentile’nin Yasa’nın bazı hükümlerine aşinalık kazandırılması ve Pavlos ile Barnabas’ın gentile misyonu için tayin edilmesi kapsamında kan konusunun ele alınışının yanı sıra, kan ve Tanrı’nın gazabı arasındaki ilişkinin İnciller’de de ele alındığı görülmektedir. Örneğin Luka’da İsa’nın Ferisiler’e (Tora’ya harfiyen uymayı kendilerine ülkü edinen tutucu Yahudilere) karşı sarf ettiği şu sözler bu açıdan önemlidir: “Böylece bu kuşak, Habil’in kanından tutun da, sunakla tapınak arasında öldürülen Zekeriya’nın kanına değin, dünyanın kuruluşundan beri akıtılan bütün peygamberlerin kanından sorumlu tutulacaktır. Evet, size söylüyorum, bu kuşak sorumlu tutulacaktır” (Luka 11: 50-51; krş. Matta 23: 25). Bu sözle Tanrı, akıtılan bütün peygamber kanından “bu kuşak”ın sorumlu tutulacağını vurgulamaktadır. Burada yine, akıtılan kanın hesabının mutlaka sorulacağı kuralının geçerli olduğu görülmektedir. Akıtılan kandan sorumlu olma hususunun, İsa’nın yargılanması sırasında Yahudi halkın Platus’a verdiği yanıtta da yansıtıldığı görülmektedir: “Bütün halk şu karşılığı verdi: ‘O’nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun!’” (Matta 27: 25). Öte yandan Vahiy kitabında Tanrı’nın “akan kanın öcünü alan” olarak nitelendirilmesi, yine aynı hususu dile getirmektedir: “Yüksek sesle feryat ederek şöyle diyorlardı: ‘Kutsal ve gerçek olan Efendimiz! Yeryüzünde yaşayanları yargılayıp onlardan kanımızın öcünü almak için daha ne kadar bekleyeceksin?’” (Vahiy 6: 10). Yine aynı kitapta, kan akıtanın cezasının yine kan olduğu vurgulanmaktadır: “Kutsalların ve peygamberlerin kanını döktükleri için, içecek olarak sen de onlara kan verdin. Bunu hak ettiler” (Vahiy 16: 6).

Yeni Ahit’te, Tora’da kanla ilgili olarak geçen bazı uygulamaların yinelendiği ya da en azından bu uygulamalar yeniden ifade edilerek bunlara değer atfedildiği görülmektedir. Örneğin İbranilere Mektup’ta kurban kanından söz edilmektedir: “Ama iç bölmeye yılda bir kez yalnız başkâhin girebilir. Üstelik kendisi için ve halkın bilmeden işlediği suçlar için sunacağı kurban kanı olmaksızın giremez” (İbranilere Mektup 9: 7). Bu mektupta Yahudiler’in Mabet’e kurban kanı olmaksızın girememelerine karşılık, İsa’nın kanının çok daha değerli ve özü itibariyle başka bir nitelik taşıdığı yazmaktadır: “Tekelerle danaların kanıyla değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanıyla kutsal yere ilk ve son kez girdi. Tekelerle boğaların kanı ve serpilen düve külü murdar olanları kutsal kılıyor, bedensel açıdan temizliyor. Öyleyse sonsuz Ruh aracılığıyla kendini lekesiz olarak

Tanrı’ya sunmuş olan Mesih’in kanının, diri Tanrı’ya kulluk edebilmemiz için vicdanımızı ölü işlerden temizleyeceği ne kadar daha kesindir! Bu nedenle, çağrılmış olanların vaat edilen sonsuz mirası almaları için Mesih yeni antlaşmanın aracısı oldu. Kendisi onları ilk antlaşma zamanında işledikleri suçlardan kurtarmak için fidye olarak öldü” (İbranilere Mektup 9: 12-15). Yahudilere yönelik kaleme alınan İbranilere Mektup’ta, Mesih olan İsa’nın son kurban olduğu ve Mabet’teki En Kutsal Yer’den daha fazla kutsallık taşıdığı ifade edilmiştir: “Böylelikle aslı göklerde olan örneklerin bu kurbanlarla, ama gökteki asıllarının bunlardan daha iyi kurbanlarla temiz kılınması gerekti. Çünkü Mesih, asıl kutsal yerin örneği olup insan eliyle yapılan kutsal yere değil, ama şimdi bizim için Tanrı’nın önünde görünmek üzere asıl göğe girdi. Başkahin her yıl kendisinin olmayan kanla En Kutsal Yer’e girer; oysa Mesih kendisini tekrar tekrar sunmak için göğe girmedi. Öyle olsaydı, dünyanın kuruluşundan beri Mesih’in tekrar tekrar acı çekmesi gerekirdi. Oysa Mesih, kendisini bir kez kurban ederek günahı ortadan kaldırmak için çağların sonunda ortaya çıkmıştır. Bir kez ölmek, sonra da yargılanmak nasıl insanların kaderiyse, Mesih de birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir” (İbranilere Mektup 9: 23-28).

Kurban kanının Mısır’dayken kapı sövelerine sürülmesi de aynı kitapta bir kez daha dile getirilmekte ve iman gücünün nelere kadir olduğunun bir kanıtı olarak sunulmaktadır: “İlk doğanları öldüren melek İsrailliler’e dokunmasın diye Musa imanla, Fısıh kurbanının kesilmesini ve kanının kapılara sürülmesini sağladı” (İbranilere Mektup 11: 28).

İbranilere Mektup’ta İsa’nın “yeni antlaşma” yapmak üzere kanını akıttığı ifade edilirken, Tora’nın (yani “ilk antlaşma”nın) da kanla yürürlüğe girdiği bildirilmektedir: “Bu nedenle ilk antlaşma bile kan akıtılmadan yürürlüğe girmedi. Musa, Kutsal Yasa’nın her buyruğunu bütün halka bildirdikten sonra su, al yapağı, mercanköşkotu ile danaların ve tekelerin kanını alıp hem kitabın hem de bütün halkın üzerine serpti. ‘Tanrı’nın uymanızı buyurduğu antlaşmanın kanı budur’ dedi. Aynı biçimde çadırın ve tapınmada kullanılan bütün eşyaların üzerine kan serpti. Nitekim Kutsal Yasa uyarınca hemen her şey kanla temiz kılınır, kan dökülmeden bağışlama olmaz” (İbranilere Mektup 9: 18-22; italikler benim – khö). Buradaki vurgu özellikle son cümlededir. Nitekim temizlenme ve bağışlanma buna göre ancak kanla, kanın akıtılmasıyla mümkün olur. Hıristiyanlık, İsa’nın akan kanının, bu kuralın icrasında en üst ve aşkın mertebe olduğuna inanarak, Mesih kanının temizleyici, aklayıcı, saadet ve selamet verici ve bağışlayıcı olduğunu bir öğreti olarak öne sürer.

“Mesih İsa’nın kanı” ya da “Mesih’in kanı” veya “Tanrı Kuzusu’nun kanı” imgesi, Hıristiyan dininin merkezinde yer alan bir unsurdur. Hıristiyanlığa göre Mesih İsa’nın ölümü, hayırlı bir ölüm, insanlığı selamete erdiren bir ölüm olduğundan, ölümü sırasında akan kanı da bu nitelikleri haizdir.
İsa’nın kanının önemi, dört açılımdan hareketle temellendirilmiştir:19

• Birinci Açılım: Yahudiliğin temeli olan Tora, kurban edilen hayvanların kanıyla; İbrahim/Avraam ile Tanrı arasındaki akit ise berit’le geçerlilik kazanmıştır. Oysa ebediyete kadar geçerli olacak “yeni antlaşma” İsa’nın kanının akmasıyla yürürlüğe girmiştir. Bu durum “Son Akşam Yemeği” sahnesinde çarpıcı biçimde dile getirilmiştir: “Yemek sırasında İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. ‘Alın, yiyin’ dedi, ‘Bu benim bedenimdir.’ Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, ‘Hepiniz bundan için’ dedi. ‘Çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır. Size şunu söyleyeyim, Babam’ın egemenliğinde sizinle birlikte tazesini içeceğim o güne dek, asmanın bu ürününden bir daha içmeyeceğim’” (Matta 26: 26-29; italikler benim – khö). Bu konu, yukarıda İbranilere Mektup’la ilgili açıklamalarda ayrınıtılı olarak ele alınmıştır.

• İkinci Açılım: İsa’nın kanı, insanoğlunun işlediği günahlara karşılık İsa’nın ödediği bedel ve fidyedir: “Tam bir bilgelik ve anlayışla üzerimize yağdırdığı lütfunun zenginliği sayesinde Mesih’in kanı aracılığıyla Mesih’te kurtuluşa, suçlarımızın bağışlanmasına kavuştuk” (Efesliler’e Mektup 1: 7-8). Ayrıca: “Biliyorsunuz ki, atalarınızdan kalma boş yaşayışınızdan altın ya da gümüş gibi geçici şeylerle değil, kusursuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanının fidyesiyle kurtuldunuz” (Petrus’un Birinci Mektubu 1: 18-19). Pavlos’a göre, İsa’nın kanının günahları bağışlatıcı olması Tanrı’nın adaletinin bir göstergesidir: “Tanrı Mesih’i, kanıyla günahları bağışlatan ve imanla benimsenen kurban olarak sundu. Böylece adaletini gösterdi. Çünkü sabredip daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı. Bunu, adil kalmak ve İsa’ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanda kendi adaletini göstermek amacıyla yaptı” (Romalılar’a Mektup 3: 25-26).

İsa’nın akan kanı, sadece belirli bir grubun değil, tüm insanlığın günahlarını bağışlatmıştır: “Ve kanınla her oymaktan, her dilden, her halktan, her ulustan insanları Tanrı’ya satın aldın” (Vahiy 5: 9b).
Öte yandan Mesih olan İsa’nın kanının dünya üzerine serpiştirilmesiyle insanoğlu kutsanmış olmaktadır: “İsa Mesih’in sözünü dinlemeniz ve O’nun kanının üzerinize serpilmesi için, Baba Tanrı’nın öngörüsü uyarınca Ruh tarafından kutsal kılınarak seçildiniz” (Petrus’un Birinci Mektubu 1: 2a). Dolayısıyla İsa’nın kanı halkı kutsal kılmıştır: “Bunun gibi, İsa da kendi kanıyla halkı kutsal kılmak için kent kapısının dışında acı çekti” (İbranilere Mektup 13: 12).

Yine İsa’nın kanı insanlığı esenliğe vardırır: “Mesih’in çarmıhta akıtılan kanı aracılığıyla esenliği sağlamış olarak yerdeki ve gökteki her şeyi O’nun aracılığıyla kendisiyle barıştırmaya razı oldu” (Koloseliler’e Mektup 1: 20). O halde, O’nun akan kanı, aklayıcı ve bağışlayıcıdır: “Böylece şimdi O’nun kanıyla aklandığımıza göre, O’nun aracılığıyla Tanrı’nın gazabından kurtulacağımız çok daha kesindir” (Romalılar’a Mektup 5: 9).
• Üçüncü Açılım: Bu açılımdaysa, İsa’nın “en kutsal kurban” olarak kendi bedenini inananlara sunması akidesi ortaya konmuştur: “Ama Mesih, gelecek iyi şeylerin başkâhini olarak ortaya çıktı. İnsan eliyle yapılmamış, yani bu yaratılıştan olmayan daha büyük, daha yetkin çadırdan geçti. Tekelerle danaların kanıyla değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanıyla kutsal yere ilk ve son kez girdi. Tekelerle boğaların kanı ve serpilen düve külü murdar olanları kutsal kılıyor, bedensel açıdan temizliyor. Öyleyse sonsuz Ruh aracılığıyla kendini lekesiz olarak Tanrı’ya sunmuş olan Mesih’in kanının, diri Tanrı’ya kulluk edebilmemiz için vicdanımızı ölü işlerden temizleyeceği ne kadar daha kesindir! Bu nedenle, çağrılmış olanların vaat edilen sonsuz mirası almaları için Mesih yeni antlaşmanın aracısı oldu. Kendisi onları ilk antlaşma zamanında işledikleri suçlardan kurtarmak için fidye olarak öldü” (İbranilere Mektup 9: 11-15).

Sahte kurbanlara karşılık sahih kurban olan İsa’nın akan kanı, insanoğlunun “en kutsal yere” girişinin (bir başka deyişle Tanrı’nın yanına kabul edilişin) teminatıdır: “Bu nedenle, ey kardeşler, İsa’nın kanı sayesinde perdede, yani kendi bedeninde bize açtığı yeni ve diri yoldan kutsal yere girmeye cesaretimiz vardır” (İbranilere Mektup 10: 19-20).

Öte yandan İsa’nın kanı, azizlerin “kaftanlarını” (yani ruh ve vicdanlarını) da aklamıştır: “Bunlar o büyük sıkıntıdan geçip gelenlerdir. Kaftanlarını Kuzu’nun kanıyla yıkamış, bembeyaz etmişlerdir” (Vahiy 7: 14c). Bu alıntı, İsa’nın kanının nasıl akladığı, “bembeyaz” kıldığını çarpıcı biçimde ifade eder. İsa’nın kanının aklayıcı özüne iman etmemek, sonsuz bir ceza getirecektir buna göre: “Eğer bir kimse Tanrı Oğlu’nu ayaklar altına alır, kendisini kutsal kılan antlaşma kanını bayağı sayar ve lütufkâr Ruh’a hakaret ederse, bundan ne kadar daha ağır bir cezaya layık görülecek sanırsınız? Çünkü, ‘Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim’ ve yine, ‘Rab halkını yargılayacak’ diyeni tanıyoruz. Diri Tanrı’nın eline düşmek korkunç bir şeydir” (İbranilere Mektup 10: 29-31).

• Dördüncü Açılım: Bu son açılıma göre, İsa’nın kanından tatmak, Kilise’ye aidiyeti ifade ettiği gibi kurtuluşun tek yoludur. Bu açılım, Efkaristiya ayininin de temelini oluşturmaktadır. Bu önemli akidenin temelinde, yukarıda “birinci açılım”da açıklanan “Son Akşam Yemeği” sahnesindeki ekmeğin bölünüp yenmesi, şarabın içilmesi vardır. Şaraptan (İsa’nın kanından) tatmak, inananları İsa’nın paydaşı haline getirmektedir: “Tanrı’ya şükrettiğimiz şükran kâsesiyle Mesih’in kanına paydaş olmuyor muyuz? Bölüp yediğimiz ekmekle Mesih’in bedenine paydaş olmuyor muyuz?” (Korintlilere Birinci Mektup 10: 16). Yuhanna İncili’nde İsa, Yahudiler’in karşısında bu akideyi şu şekilde savunmakta ve temellendirmektedir: “İsa onlara şöyle dedi: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda.” (Yuhanna 6: 53-58).
Bu hüküm ve emirler, insan ile Tanrı arasındaki “kan bağının” en uca taşınmış örneğidir. Aşağıda ayrıntıları sunulmuş olan Efkaristiya ayini de söz konusu “kan bağı” düşüncesini, yani insanla Tanrı’nın bir hale gelmesini ritüel biçimde idrak etmek için tesis edilmiştir. Bunun bir başka boyutu, teolojik tartışmalarda homoousia (eştözlülük) kavramıyla ifade edilen durumdur. Tanrı’yla insan “bir” hale gelebilmektedir, çünkü Tanrı ile İsa’nın tözü eştir. Hıristiyanlığın temel credo’su olan Symbolum Nicaenum-Constantinopolitanum’da (İznik-İstanbul İman İkrarı) bu, şu şekilde ifade edilmiştir: “Deum de Deo, Lumen de Lumine, Deum verum de Deo vero, genitum, non factum, consubstantialem Patri: per quem omnia facta sunt [O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yaratılmış olmayıp, Baba ile aynı özdedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır]” (CCE “Symbolum Fidei” tablosu).20 Bu durumda “Son Akşam Yemeği”yle tesis edilen Efkaristiya ayini, İsa’nın kanı dolayımıyla Tanrısal özle paydaş olma şansını sunmaktadır.

Catechismus Catholicae Ecclesiae’de Hıristiyanlığa girişin üç temel sırrı (sakramenti) şu şekilde tanımlanmaktadır: “Christiana initiatio per trium sacramentorum complexum adimpletur: per Baptismum qui est vitae novae initium; per Confirmationem quae eius est solidatio; et per Eucharistiam quae corpore et sanguine Christi nutrit discipulum ut hic in Illum transformetur [Hıristiyanlığa giriş üç sırrın bütünüyle gerçekleşir: Yeni bir yaşamın başlangıcı olan Vaftiz; Vaftiz’in pekiştirilmesi olan Güçlendirme sırrı; ve Hıristiyanı Mesih’e dönüştürmek amacıyla onu, O’nun Eti ve Kanıyla besleyen Efkaristiya sırrı]” (CCE 1275). Bunun neden böyle olduğunu Pavlos’ta okumak mümkündür: “Tanrı Mesih’i, kanıyla günahları bağışlatan ve imanla benimsenen kurban olarak sundu. Böylece adaletini gösterdi. Çünkü sabredip daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı. Bunu, adil kalmak ve İsa’ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanda kendi adaletini göstermek amacıyla yaptı” (Romalılara Mektup 3: 25-26). Bu bağlamda CCE’de geçen açıklamalar şöyledir: “Redemptio venit ad nos imprimis per crucis sanguinem [Kurtuluş bize her şeyden önce Haçta dökülen kanla gelir]” (CCE 517). İsa’nın dökülen kanı, Kilise’nin de başlangıcı olarak kabul edilmektedir: “Exordium et incrementum (Ecclesiae) significantur sanguine et aqua ex aperto latere Iesu crucifixi exeunti [Kilise’nin başlangıcı ve gelişmesi Haça gerilen İsa’nın böğründen akan kan ve su ile belirtilmiştir] … Nam de latere Christi in cruce dormientis ortum est totius Ecclesiae mirabile sacramentum [Bütün Kilise’nin en şahane sırrı Haç üzerinde ölen Mesih’in bağrından doğmuştur]” (CCE 766).

Dolayısıyla Hıristiyan inancında İsa’nın kanının kurtarıcı ve selamete erdirici bir işlevinin bulunması, bu dinin temel akidelerinden birisini meydana getirmektedir: “İsa onlara şöyle dedi: Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda” (Yuhanna 6: 53-56). İsa’nın çarmıhta can verirken akıttığı kan, günahları bağışlayan ve İkinci Tekvin’i simgeleyen bir akit gibidir: “Çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır” (Matta 26: 28). CCE’de bu cümle şu şekilde yorumlanmıştır: “Iustificatio nobis est merita per passionem Christi qui Se tamquam hostiam vivam, sanctam et Deo placitam in cruce obtulit et cuius sanguis instrumentum propitiationis pro omnium hominum peccatis est effectus. Iustificatio per Baptismum, sacramentum fidei, praebetur. Ipsa nos ad iustitiam conformat Dei, qui nos interne per Suae misericordiae potentiam iustos efficit. Tamquam scopum gloriam Dei habet et Christi, et vitae aeternae donum [İnsanların bütün günahları için Tanrı rızası için ve Tanrı’ya hoş ve kutsal gelen kanının dökülmesiyle, kendisini canlı sungu olarak Haç üzerinde feda etmesiyle aklanmamız sağlanmıştır. Aklanma Vaftizle, iman sırrıyla verilir. Aklanma bizi Tanrı’nın merhametinin gücüyle içten adil kılarak Tanrı’nın adaletine uygun hale getirir. Aklanmanın amacı Tanrı’nın ve Mesih’in yüceltilmesi ve ebedi yaşam armağanıdır]” (CCE 1992).

İsa’nın “kanı ve bedeni”nin söz konusu simgesel ve akdi değeri, Kilise’de Efkaristiya ayini için de kutlanmaktadır. Efkaristiya sözcüğü Yunanca “şükran” anlamına gelen eukharistein’den gelmektedir ve “özellikle yemek sırasında Yahudilerin Tanrı’nın eserleri, yaratılış, kurtuluş, kutlulaştırma için kullandıkları şükran dileklerini” (CCE 1328) gösteren niteliklerinden doğmuştur.21 Hıristiyanlıkta, Yahudi bayramı Fısıh’ta kurban edilen kuzunun yerine İsa’nın kendini kurban olarak sunması ve kanını insanlık namına akıtması, en temel sakramentlerden biri olarak anlaşılmıştır. Efkaristiya ve bununla bağlantılı olarak “İsa’nın kanı” konusu, örneğin Luka’da ayrıntılı olarak dile getirilmiştir.

Öte yandan Latin Kilise Babaları’ndan Tertullian, İsa’nın kanının nasıl bir niteliğe sahip olduğunu şu şekilde özetlemektedir: “Semen est sanguis Christianorum [Hıristiyanların kanı tohumdur].”22 Bu ifadeyi “İsa’nın kanı tohumdur” şeklinde de okumak mümkün olduğundan, Efkaristiya’da İsa’nın kanını içmek anlamına gelen şaraptan tatmanın “tohumlayıcı” rolünden bahsedilebilir.
Efkaristiya ayini ve bununla ilgili olarak İsa’nın sarf ettiği sözler, Hıristiyanlık tarihi içinde çok çeşitli biçimlerde yorumlanıp uygulanmıştır. Hatta bu yüzden Kilise içinde pek çok farklı anlayışlar ve kopmalar (“sapkınlıklar”) görülmüştür. Efkaristiya’nın anlamı nedir? Ne amaçla uygulanmaktadır? Ayin sırasında sarf edilen ekmek ve şarap sözcükleri, gündelik ekmek ve şaraptan nasıl ayrılmaktadır? Bu gibi sorular, genel olarak fikir ayrılıklarına yol açmıştır. İsa’nın “bu benim bedenimdir/kanımdır” sözleri, Efkaristiya ayini sırasında kırılan ekmeğin ve içilen şarabın gerçekten İsa’nın bedeni ve kanı olduğunu göstermektedir. “Hakiki mevcudiyet” olarak anılan bu görüşe göre, gündelik ekmek ve şarabın nasıl İsa’nın bedeni ve kanına dönüştüğü sorusu teolojik ve felsefi bir sorun olmuştur.23
Hıristiyanlığın en erken dönemlerinde bu sorun, Kudüs’lü Cyril’in saklanmış yirmi dört öğretici mektubu içinde ele alınmıştır. Millattan sonra 350 civarında kaleme alınan bu mektuplarda, ayin sırasında yenen ekmeğin ve içilen kanın mucizevi biçimde İsa’nın kanına ve bedenine dönüştüğü görüşü savunulmuştur. Cyril’e göre İsa’nın kanı, şarap şeklinde, bedeni ise ekmek şeklinde inananlara sunulmaktadır. Bunların yenilip içilmesiyle İsa’nın bedeni ve kanıyla tek vücut haline gelinmektedir.24 Buna maddenin transformasyonu (dönüşümü) denmektedir. Sekizinci yüzyıl teologlarından Şam’lı Yuhanna, bunun tam bir mucize ve sır (musterion) olduğunu savunmaktadır. Ekmek ve şaraba Ruhül Kudüs’ün inmesiyle sözcükler ve düşünceyle açıklanamayan bir işlem meydana gelmekte, bunlar kan ve bedene dönüşmektedir. Şam’lı Yuhanna şöyle demektedir: “Ruhül Kudüs sayesinde bunun gerçekleştiğini bilmek, senin için yeterli olsun”.25

Ancak Hıristiyanlık tarihi içinde bu tür açıklamalarla yetinilmemiş, giderek daha spekülatif yollara başvurularak öğretisel düzeydeki farklılaşmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle dokuzuncu yüzyılda teolojik tartışmaların (Fransa’daki Corbie Manastırı çevresi içinde) yaygınlık kazandığı görülmektedir. Özellikle Paschasius Radbertus ile Ratramnus arasındaki tartışmalar, bu döneme damgasını vurmuştur. Radbertus, ayindeki ekmek ve şarabın İsa’nın gerçek bedeni ve kanına dönüştüğünü, yani gerçek fiziksel varlıklar haline geldiğini savunmuş, Ratramnus ise İsa’nın bedeni ve kanının sembolik anlamda anlaşılması gerektiğini, dönüşümün inananların kalplerinde yaşandığını öne sürmüştür. Yine aynı dönemde, Efkaristiya sırrıyla ilgili üçüncü bir açıklama yoluna daha gidilmiştir: Fulda’lı Candidus, “bu benim bedenimdir” (Matta 26: 26) ifadesinin tüm Hıristiyan Kilisesi’ni ifade ettiğini savunmuştur. Ona göre, Efkaristiya sırrındaki beden ve kan ifadesi, Kilise bünyesini beslemek ve tekamüle erdirmek amacını taşımaktadır.26 Böylece Efkaristiya’yla ilgili tartışmaların ana hatları bu üç argüman üzerinde kendini belli etmeye başlamıştır.

Ortaçağda Aristoteles ontolojisinin sunduğu kavramsal altyapının geliştirilmesiyle Efkaristiya sırrıyla ilgili tartışmalar, felsefi bir kavramsallığa bürünmüş ve tözdönüşümü (transsubstansiyasyon) terimi çevresinde gelişmiştir. Aristoteles maddeyi ousia (substantia, töz) ve sumbebekos (accidentia, ilinek) olarak ikiye ayırıyordu.27 Buna göre “ağaç” ousia’yı (töz), “yeşil” onun sumbebekos’unu (ilinek) temsil ediyordu. Bu kategoriyal araçlardan yararlanan Ortaçağ teologları, Efkaristiya ayini sırasında ekmek ve şarabın ilineğinin (görünümünün, tadının, kokusunun) değişmediğini, ama ayin sırasında tözünün değişerek İsa’nın bedeni ve kanının tözüne dönüştüğünü ifade ediyorlardı. Tözdönüşümü, Dördüncü Lateran Konsili sırasında (1215) resmi akide haline getirilmiştir: “Cuius corpus et sanguis in sacramento altaris sub speciebus panis et vini veraciter continentur, transsubstantiatis pane in corpus, et vino in sanguinem potestate divina: ut ad perficiendum mysterium unitatis accipiamus ipsi de suo, quod accepit ipse de nostro [O’nun bedeni ve kanı hakikaten Sunak Sırrı’nda ekmek ve şarap formunda saklanmaktadır ki, ekmek ve şarabın tözü Tanrı’nın gücüyle O’nun bedeni ve kanına dönüşür ve böylece bu birlik sırrına varabilmek için Tanrı’nın bizden aldığını biz Tanrı’dan alırız]”.28

Reformasyon çağında söz konusu tözdönüşümü öğretisi, Aristotelesçi köklerinden dolayı eleştirilmiş ve aşılmaya çalışılmıştır.29 Bu bağlamda Efkaristiya’nın anlamı ve özüne dair Martin Luther ile Huldrych Zwingli arasındaki tartışmalar da Reformasyon hareketi içinde ortaya çıkan görüşler bakımından önemlidir. Zwingli’ye göre ayindeki ekmek ve şarabın tözü değişmemektedir. Ancak onların içerdikleri anlamlar köklü biçimde değişime uğramaktadır. Zwingli’ye göre eşyanın imlediği anlamlar, onun bağlamı ve ona yüklenen yeni anlam rabıtalarıyla dönüşebilmektedir. Efkaristiya’da meydana gelen işte böyle bir dönüşümdür. Dolayısıyla normal ekmek ve şarabın, ayindeki ve İncillerdeki anlatının bağlamı içinde kazandığı yeni anlamı bu şekilde ifade edilebilmektedir. Bu nedenle Zwingli’ye göre, Mesih’in göklerdeki tahtından Kilise’ye inmesi söz konusu olamaz. Öte yandan Luther, böyle bir görüşün Nasturi “dinsapkınlığı”na (Mesih’in insani ve tanrısal doğasının birbirinden ayrılması) geri dönüşü ifade ettiğini savunmuş ve dolayısıyla onun Efkaristiya’ya dair görüşleri, Zwingli’ninkinden farklı olmuştur. Luther’e göre ayin sırasında hem ekmek ve şarap, hem de Mesih’in bedeni ve kanı aynı anda mevcut olmaktadır (consubstantiatio).

Ayin sırasında hem ekmek, hem beden; hem şarap, hem kan kendi tözleriyle ve gerçek olarak orada bulunmaktadır. İlkesel olarak Aristoteles felsefesinin Kilise’ye girmesine karşı olan Luther’e göre, tözdönüşümü öğretisi aklileştirici olduğundan Efkaristiya’nın sırrına eriştiremiyordu. Oysa Efkaristiya sırasında Mesih gerçek olarak Kilise’de vardı. O halde Luther’e göre, bu sırra inanmalı ve Mesih’in gerçek tözüyle ayinde bulunduğunu, ekmek ve şarabın ise gerçek tözleriyle orada bulunduklarını savunmak gerekecekti.30

Luther ile Zwingli arasında ortaya çıkan Efkaristiya’nın özüne ilişkin bu tartışma, Reformasyon hareketini tehdit eder bir boyuta ulaştığından, taraflar 1-4 Ekim 1529 tarihleri arasında Marburg’ta bir araya gelmişler (Marburg Kolokyumu) ve Efkaristiya konusunu tartışmışlardır. Her iki taraf tözdönüşümü öğretisini reddetmiş ve Kilise’ye gelenlere hem ekmekten hem de şaraptan tattırılması gerektiği görüşünü kabul etmişlerse de Luther, Mesih’in ayin sırasında gerçek anlamda Kilise’de bulunduğu, Zwingli’yse Mesih’in kalplerde var olduğu fikrinde diretince konfesiyonel anlamda ortak bir öğreti üzerinde anlaşılamamıştır. 1530’da Luther’cilerin Augsburg’ta toplanan İmperiyal Diyet’e sundukları İman İkrarı’nda (Confessio Augustana)31 Luther’in görüşleri belgeye dökülmüş, böylece Kuzey Avrupa Reformasyonu’nda consubstantiatio görüşü hâkimiyet kazanmıştır. Zwingli’nin öğretisiyse zamanla marjinal hale gelmiştir.32

Bu gelişmeler karşısında 1551 yılında toplanan Trento Konsili, Katolik Kilise’nin bu konudaki eleştiri ve tartışmalara yönelik yanıtı olarak değerlendirilebilir. Konsil’in Ekim 1551’de toplanan on üçüncü birleşiminde karara varılan bir yönergeyle, tözdönüşümü öğretisi doğrulanmış, aksini savunanların küfür içinde oldukları için lanetlenmeleri (anathema) gerektiği vurgulanmıştır.33

Çağımızdaysa özellikle Belçikalı Katolik teolog Edward Schillebeeckx’in 1968’de yayımladığı “Efkaristiya’ya Dair” isimli kitabında, Zwingli’ye yakın bir duruş sergilenmekte, erekdönüşümü (transfinalization) ve imlemdönüşümü (transsignification) kavramlarıyla tartışmaya yeni bir yön kazandırıldığı görülmektedir. Schillebeeckx’e göre erekdönüşümü, ekmek ve şarabın ayin sırasında ereğinin radikal biçimde dönüştüğü, imlemdönüşümündeyse yine ekmek ve şarabın imlediği anlamın dönüşüme uğradığı söylenebilir. Papa VI. Pavlos’un 1965’te yayımladığı ferman niteliğindeki mektubu Mysterium fidei’de benzer kavramlara yer verilmesi, Katolik Kilise’nin bu yöne yaptığı hareketi özetler niteliktedir.34

Öte yandan Papa II. Yuhanna Pavlos’un 17 Nisan 2003’te ilan ettiği Ecclesia de eucharistia isimli ferman niteliğindeki en son mektubu (encyclical letter), bu tartışmaların halen güncelliğini koruduğunu göstermektedir.35 Oldukça kişisel bir üslupta kaleme alınmış olan encyclica’da Papa II. Yuhanna Pavlos, Efkaristiya ayininin Kilise’nin temel sırrı olduğunu ve Kilise’nin bu sır üzerine kurulduğunu ilan etmektedir. Devamında, Efkaristiya ayininde, İsa’nın kurban edilişinin ritüel biçimde anıldığını (madde 12), her zaman aynı İsa bedeni ve kanının söz konusu olduğunu (mad. 12), İsa’nın her seferinde yeniden kurban edilmediğini, İsa’nın ölümünün ve dirilişinin kutlandığını (mad. 14), Trento Konsili’nden beri geçerli dogmatik hüküm olan tözdönüşümü öğretisinin doğru olduğunu (mad. 15) ve Efkaristiya’da İsa’nın kanı ve bedeniyle komünyon içinde olunarak Mesih’in Ruhu’nun ihsan edildiğini (mad. 17) ilan etmektedir.

Görüldüğü gibi, İsa’nın kanı ve Efkaristiya sırrının önemiyle ilgili tartışmalar, iki bin yıl önce de, bugün de büyük bir özen ve heyecanla sürdürülmeye devam etmektedir.
Bütün bu teolojik tartışmalara ek olarak “çarmıhta can çekişerek ölen İsa’nın akan kanı” imgesi, Hıristiyanların dinsel hayal güçlerini çağlar boyu derinden etkileyerek pek çok sanat eserine, ezoterik ritüellere, kutsal emanet tapınmalarına ve mitsel öğelerle bezenmiş gizli/okült teşkilatlanmalara damgasını vurmuştur.

Örneğin sanat eserleri arasında İsa’nın çarmıhtaki bedenini gösteren tabloların (Rembrandt, El Greco, Giotto, Raffaello, Velazquez gibi) yanı sıra, edebi metinlerde de söz konusu sahnenin ele alındığı görülmektedir. Örneğin 1166’da ölen Rievaulx’lu Aelred’in De institutione inclusarum isimli eseri, İsa’nın kanı ve Efkaristiya üzerine yazılmış, edebi bir methiye niteliği taşımaktadır.36 Yine aynı dönemde Nicholas Bozon’un kaleme aldığı, şövalye unsurları içeren “Christ’s Chivalry: Our Chevalier” isimli şiiri sıkça okunmuştur.37

Öte yandan günümüzün çağdaş sanatları içinde Viyana Eylemciliği ekolünde yer alan Hermann Nitsch’in hem sergileri, hem de sahne gösterileri bu temayı işlemekte, “kanlı” sahneleriyle çarpıcı bir ifade yoluna gitmektedir.38
Tapınma ve kutsal emanetler konusundaysa özellikle ortaçağda, İsa’nın kanıyla ilgili gerçek olduğu iddia edilen kutsal emanetlere dair ritüel ve tapınmalar ezoterik boyutlara varmıştır. Ortaçağ’da böyle bir kutsal emanetin varlığını gösteren belki de ilk belge, 649’da Saragossa’lı Braulio’nun yazdığı mektuptur. Karolingler döneminde bu tür kutsal emanetlerin yaygınlaştığı görülmekte olup, yukarıda sözü edilen Radbertus ile Ratramnus arasında ortaya çıkan, Efkaristiya’nın özüne ilişkin tartışmalar da bu döneme rastlamaktadır. Batı Avrupa’da halen mevcut olan en eski kutsal kan emaneti, 925’te Reichenau’da sergilenmeye başlayan ve üzerinde İsa’nın kanının bulunduğu iddia edilen çarmıh parçasıdır. Birinci Haçlı Seferi’nden sonra Avrupa’ya tam bir kutsal emanet akını olmuş, 1247’de İngiltere Kralı III. Henry Westminster Kilisesi için bir kutsal kan emaneti temin etmiştir.

Doğrudan kan emanetlerinin yanı sıra, mucizevi şekilde “çarmıh tahtasından sürekli olarak akan kutsal kan” emanetleri de bulunmaktadır. Örneğin bu bağlamda Basel Katedrali’nin 1147’de Beyrut’tan satın aldığı bir emanetten akan kan, küçük şişelere konulup saklanıyor, başka kiliselere emanet olarak veriliyordu.39

Bazı gizli ya da okült teşkilatlanmalar da İsa’nın çarmıhta akan kanını kendilerine temel almışlardır. Bunların başında, Haçlı Seferleri dolayımıyla hayata geçen Tapınak Şövalyeleri bulunmaktadır. Bu şövalye teşkilatı, köklerini Aramatya’lı Yusuf’a kadar götürmektedir. Aramatya’lı Yusuf’un İsa’nın kanını bir kâsede (“Kutsal Kâse”: graal) topladığı, bunu sakladığı, daha sonra Yahudiye’den ayrılarak deniz yoluyla Batı Avrupa’ya gittiği, graal’in zaman içinde izinin kaybolduğu, Tapınak Şövalyeleri’nin ise bu geleneğin devamcısı olduğu anlatılmaktadır. Graal hikâyesi Fransa ve Almanya’da Chretien de Troyes ve Wolfram von Eschenbach tarafından Parceval (Parzival)40 başlığı altında edebi bir metin haline getirilmiştir.

İngiltere’deyse Merlin, Balıkçı Kral, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanesinde anılmaya devam etmiştir.41 Öte yandan Richard Wagner’in 1882’de tamamladığı Parsifal isimli son operası da aynı konuyu işlemektedir.42

Sonuç yerine

Bu kısa incelemede elde edilen veya çıkarsanan sonuçları şu şekilde özetlemek mümkündür:
• Yahudilik ve Hıristiyanlıktan önce de Ortadoğu kökenli din ve inanışlarda kan konusu önemli bir yere sahip olmuştur.
• Yahudi dini akidesinde kan, Tanrı’nın verdiği canla özdeş olduğundan, hem inanç, hem de pratik gündelik hayatla ilgili somut birtakım hüküm, emir ve kurallar vazedilmiş veya yaşanılarak geliştirilmiştir. Bu durum, Yahudilikte din ile gündelik hayat arasındaki sıkı ve kopartılamaz bağın (örneğin berit, nida, kaşerut vs.) ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesi olsa gerektir.
• Hıristiyanlıkta ise kan konusu, dinin bir sırrı olarak anlaşılmış ve Yahudi inancından devralınan bazı uygulama, düşünce ve imgeler (kurban, kuzu, Fısıh kuzu gibi), dönüştürülerek İsa’nın kanına ayrı ve özel bir anlam yüklenmiştir. İsa’nın kanı, tüm insanlığı akladığı gibi, Efkaristiya ayininde onun kanı ve bedeniyle paydaş olunarak Tanrı-insan ilişkisi düşüncesine/inanışına yeni bir boyut katmıştır.

Notlar
1 Matthias Stubhann (der.), Die Bibel von A-Z – Das aktuelle Lexikon zur Bibel, Erlangen, Karl Müller Verlag, 1985, s. 108 (“Blut” maddesi).
2 http://www.sungaya.de/schwarz/allmende/blut.htm (Erişim Tarihi: 23.07.2003).
3 Alexander Heidel, Enûma Eliş – Babil Yaratılış Destanı, çev. İsmet Birkan, Ankara, Ayraç Yayınevi, 2000, s. 71 (italikler bana ait – khö).
4 Ayrıntılar için bkz. Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1: Taş Devrinden Eleusis Mysteria’larına, çev. Ali Berktay, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2003, s. 81-83.
5 “Yaratılış/Bereşit” kitabı hariç, Kitabı Mukaddes’ten yaptığım tüm alıntılar için: Kutsal Kitap – Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil), Yeni Çeviri, İstanbul, Kitabı Mukaddes Şirketi, 2001. “Yaratılış/Bereşit” için bkz. Tora – Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla, Tora ve Aftara, 1. Kitap: Bereşit, çev. ve düz. Moşe Farsi, İstanbul, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın, 2002.
6 Levinas’ın “yüz” (çehre) analizlerinin burada topik olarak öncelendiği görülmektedir.
7 Bu ayetin alternatif bir çevirisi: “Kayin’i kim öldürürse, ondan yedi kat intikam alınacaktır” (Rabi Arye Kaplan).
8 Yusuf Besalel, Yahudilik Ansiklopedisi, Cilt 2: K-R, İstanbul, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın, 2001, s. 314 (“Kaşerut” maddesi).
9 Besalel, a.g.e., s. 314.
10 Besalel, a.g.e., s. 314-315.
11 Herbert Haag (der.), Bibel-Lexikon, Zürich/Köln, Benziger Verlag Einsiedeln, 1956, Sütun 249 (“Blut” maddesi).
12 Morris Jastrow Jr., George A. Barton, “Blood-Relationship”, Jewish Encyclopedia, http://jewishencyclopedia.com/view.jsp?artid=1176&letter=B&search=blood (Erişim Tarihi: 23.07.2003).
13 Emil G. Hirsch (v.d.), “Circumcision”, Jewish Encyclopedia, http://www.jewishencyclopedia.com/view.jsp?artid=
514&letter=C&search=blood (Erişim Tarihi: 23.07.2003). Ayrıca bkz. Louis Jacobs, The Jewish Religion – A Companion, Oxford/New York, Oxford University Press, 1995, s. 81-83 (“Circumcision” maddesi). Yine berit’le ilgili olarak bkz. Yusuf Besalel, Yahudilik Ansiklopedisi, Cilt 1: A-J, İstanbul, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın, 2001, s. 106-108 (“Berit Mila” maddesi).
14 Besalel, a.g.e., s. 445 (“Nida” maddesi).
15 Besalel, a.g.e., s. 445 (“Nida” maddesi).
16 http://www2.kenyon.edu/depts/religion/projects
/reln91/Blood/mission.htm (Erişim Tarihi: 23.07.2003)
17 Hans Küng, Das Christentum – Die religiöse Situation der Zeit, München/Zürich, Piper Verlag, 1999, s. 115. Ayrıca bkz. Rudolf Bultmann, Theologie des Neuen Testaments, 9. Auflage, Tübingen, J.C.B. Mohr (Paul Siebeck), 1984, s. 60. Genel olarak “Havariler Konsili” için bkz. Hans Conzelmann, Grundrisse zum Neuen Testament, Band 5: Geschichte des Urchristentums, 7. Auflage, Göttingen, Vandenhoeck und Ruprecht, 1989, s. 67-75.
18 Luther’in teolojisi hakkında derli toplu bir sunum için bkz. Oswald Bayer, “Martin Luther (1483-1546)”, Carter Lindberg (der.), The Reformation Theologians – An Introduction to Theology in the Early Modern Period, Oxford/Malden, Blackwell Publishers, 2002, s. 51-66.
19 Haag, a.g.y., Sütun 250.
20 Catechismus Catholicae Ecclesiae, Citta del Vaticano, Libreria Editrice Vaticana, 1997; Çevrimiçi Versiyonu: http://www.vatican.va/archive/catechism_lt/index_lt.htm (Erişim Tarihi: 23.07.2003); Türkçe çevirisi: Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, çev. Dominik Pamir, İstanbul, 2000; Çevrimiçi Versiyonu: http://www.katolikkilisesi.com/dinegitimi.html (Erişim Tarihi: 23.07.2003). Bu kaynaktan yapılan alıntılar CCE olarak kısaltılacak, alıntıların sonundaki sayılar, metnin paragraf numaralarını gösterecektir.
21 Efkaristiya’nın tarih içindeki gelişiminin ana hatları için bkz. Linwood Urban, A Short History of Christian Thought, Revised and Expanded Edition, New York/Oxford, Oxford University Press, 1995, s. 266-314.
22 Nakleden: Blake Leyerle, “Blood is Seed”, Journal of Religion, January 2001, Vol. 81, Issue 1, s. 26.
23 Alister E. McGrath, Christian Theology – An Introduction, Third Edition, Oxford/Malden, Blackwell Publishers, 2001, s. 522.
24 Nakleden: McGrath, a.g.e., s. 522.
25 Nakleden: McGrath, a.g.e., s. 523.
26 McGrath, a.g.e., s. 523-524.
27 Aristoteles, “Organon I: Kategorien”, Birinci Bölüm, Dördüncü Başlık, 1b-2a, Aristoteles Philosophische Schriften in sechs Bänden, Band 1, Almancaya çev. Eugen Rolfes, Hamburg, Felix Meiner Verlag, 1995.
28 Heinrich Denzinger, Peter Hünermann, Enchiridion symbolorum definitionum et declarationum de rebus fidei et morum, Griechisch/Lateinisch – Deutsch, Kompendium der Glaubensbekenntnisse und kirchlichen Lehrentscheidungen, 37. Basım, Freiburg, Herder, 1997, Belge 802. Ayrıca bkz. Lehramtliche Texte der Katholischen Kirche, http://theol.uibk.ac.at/leseraum/texte/250-29.html (Erişim Tarihi: 23.07.2003).
29 Reformasyon’un tarihi için bkz. Kaan H. Ökten, Reformasyon Dönemi Siyasal ve Dinsel Düşünce Tarihine Giriş, İstanbul, Alfa Basım Yayım, 2003.
30 Alister McGrath, Reformation Thought – An Introduction, Third Edition, Oxford/Malden, Blackwell Publishers, 1999, s. 174-190. Luther’in sakramental sistemi için bkz. Hakan Olgun, Luther ve Reformu – Katolisizm’i Protesto, Ankara, Fecr Yayınevi, 2001, s. 178-182.
31 Bu belgenin çevirisi için bkz. Ökten, a.g.e., s. 280-332.
32 Carter Lindberg, The European Reformations, Oxford/Cambridge, Blackwell Publishers, 1996, s. 191-197
33 Denziger, Hünermann, a.g.e., Belge 874 ve 883. Ayrıca bkz. Henry Bettenson, Chris Maunder, Documents of the Christian Church, Oxford/New York, Oxford University Press, 1999, s. 278. Heinrich Rinn, Johannes Jüngst, Kirchengeschichtliches Lesebuch, Tübingen, J.C.B. Mohr (Paul Siebeck), 1915, s. 287.
34 Aktaran: McGrath, a.g.e., s. 525-527.
35 Pope John Paul II, Encyclical Letter: Ecclesia de eucharistia, http://www.vatican.va/holy_father/special_features/
encyclicals/documents/hf_jp-ii_enc_20030417_ecclesia_eucharistia_en.html (Erişim Tarihi: 21.04.2003).
36 Nakleden: Caroline Walker Bynum, “The Blood of Christ in the Later Middle Ages”, Church History, December 2002, Vol. 71, Issue 4, s. 685-686.
37 Nicholas Bozon, “Our Chevalier”, David F. Ford, Mike Higton (der.), Oxford Readers: Jesus, Oxford/New York, Oxford University Press, 2002, s. 121-122.
38 Eugene Gorny, “Bloody Man: The Ritual Art of Hermann Nitsch”, http://www.zhurnal.ru/staff/gorny/english/nitsch.htm (Erişim Tarihi: 23.07.2003).
39 Bynum, a.g.y., s. 692-694.
40 Graal anlatısı için bkz. The High History of the Holy Graal, http://sunsite.berkeley.edu/OMACL/Graal/ (Erişim Tarihi: 23.07.2003), Wolfram von Eschenbach, Parzival, İngilizceye çev. Arthur Thomas Hatto, Harmondsworth, Penguin Books, 1980. Graal’le ilgili anlatıların derli toplu bir sunumu için bkz. Andrew Sinclair, The Discovery of the Grail, London, Arrow Books, 1999.
41 Bu konuda bkz. http://www.timelessmyths.com/arthurian/grail.html (Erişim Tarihi: 23.07.2003). Aramatya’lı Yusuf’la ilgili olarak bkz. Daniel C. Savone, “Joseph of Arimathea, the Holy Grail and the Turin Shroud”, http://www.shroud.com/scavone2.htm (Erişim Tarihi: 23.07.2003).
42 Parsifal operasının libretto’su ve bu sözlerin graal anlatısıyla karşılaştırılması için bkz. http://home.t-online.de/home/lapsitexillis/parsif-1.htm ve sonraki link’ler (Erişim Tarihi: 28.07.2003)

Kaan H. Ökten :“Semen est Sanguis” Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Kan

1.Bölüm>> https://www.cafrande.org/?p=9379

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Nubun” albümü online olarak cafrande.org’ta

-1962 yılında Sivas’ta doğan sanatçı 13 yaşında ailesiyle birlikte Almanya'ya göçtü. Babasının saz çalması Nubun'un küçük yaştan itibaren müziğe yönelmesini...

Kapat