EDUARDO GALEANO: İBN-İ SİNA İLK MUAYENEHANESİNİ ON YEDİ YAŞINDAYKEN AÇMIŞTI

Torakta yaşayan her şeyin kökeni ve son durağı olan toprak…

Hissetmek yasak

-Ah, kadın bedeni! Ne kadar ihtişamlı bir şeysin sen!
Bingen’li Hildegard, insanı kirletenin regl kanı değil savaş kanı olduğuna inanıyor ve açık bir biçimde dünyaya kadın olarak gelmiş olmanın mutluluğunu yaşamaya davet ediyordu. O dönemin Avrupa’sında bir eşi daha olmayan tıp ve doğa bilimleri konusundaki eserlerinde kendi dönemine ve kendi kilisesine uygun düşmeyen terimlerle kadın zevkini ele almaya cüret etmişti. Hildegard, bakireler arasından bir bakire olarak çok sıkı geleneklerle yetişmiş, püriten bir başrahibeden beklenmeyecek bir bilgelikle insanın kanını kaynatan aşktan alınan zevkin kadında erkeğe nazaran çok daha keskin ve derin olduğunu ifade etti:
-Kadının aldığı zevk, itinayla toprağı ısıtıp bereketli kılan güneş ve onun yumuşaklığıyla kıyaslanabilir.
Hildegard’dan bir asır önce İbn-i Sina adındaki ünlü İranlı hekim “El-Kanun fi’t-Tıp” adlı eserinde kadın organizmasının daha detaylı bir betimlemesini ortaya koymuştu: gözlerinin kızarmaya başladığı andan itibaren, soluk alışı hızlanır ve kekelemeye başlar.
Zevk sadece erkeklere özgü bir şey olduğu için İbn-i Sina’nın Avrupa’da yayınlanan çevirilerinde bu sayfa çıkarıldı.

İbn-i Sina

– Yaşam yoğunluğuyla ölçülür, uzunluğuyla değil- demişti, ama neredeyse altmış yıl yaşadı ve bu süre on birinci yüzyıl için hiç de fena değildi.
Onunla Pers ülkesinin en iyi hekimi, yani kendisi ilgileniyordu.
“El-Kanun fi’t-Tıp”adlı eseri asırlar boyunca Arap dünyasında, Avrupa’ da ve Hindistan’da zorunlu başvuru kitabı olarak kaldı.
Bu, hastalıklar ve ilaçlar kitabı sadece Hipokrat ve Galen’in mirasını barındırmakla kalmıyor, aynı zamanda da Yunan felsefesi ve Doğu bilgeliğinden de besleniyordu.
İbn-i Sina ilk muayenehanesini on yedi yaşındayken açmıştı.
Ölümünden çok zaman sonra da, hastaları muayene etmeyi sürdürüyordu.

Çeşmelerin çeşmesi

Köylüler efendilerine sıkıntı vermekten bir türlü vazgeçmiyorlardı.
Mainz şehrindeki çeşme bunun sanatsal bir örneğini sunuyor.
Onu görmeden asla gitmeyin, diyor turistik rehber kitaplar. Pazar meydanında bütün görkemiyle yükselen Almanya’nın bu Rönesans dönemi sanat eseri şehrin sembolü ve kutlamaların merkezi.
Bir kutlamanın anısına inşa edildi: Bakire ve Çocuk’la taçlanan bu çeşme, prenslerin asi köylüler karşısındaki zaferi için Tanrı’ya minnetini sunan Brandenburg Başpiskoposu’nun adağıydı.
Çaresiz köylüler bedelini kendilerinin ödediği zenginlik abideleri olan şatolara saldırmışlardı. Direnler ve çapalarla silahlanan kalabalık topların, mızrakların ve kılıçların gücüne meydan okumuştu.
Asılarak idam edilen ya da kafası uçurulan binlerce köylü yeniden sağlanan düzenin şahitleri oldular. Çeşme de öyle.

Veba salgınları

Ortaçağ’da emek şu şekilde bölünüyordu: papazlar dua ediyor, şövalyeler öldürüyor ve köylüler bütün herkesi doyuruyorlardı. Açlık yaşanan dönemlerde köylüler verimsiz hasatlardan, hiçbir şey yetişmeyen tarlalardan, fazla yağmurdan ya da hiç yağmur yağmamasından ötürü köyleri terk edip yollara düşüyor, hayvan leşleri ve bitki kökleri için birbirleriyle kavga ediyor ve derileri sararıp gözleri deli deli bakmaya başladığında da şatolara ya da manastırlara saldırıyorlardı.
Normal zamanlarda köylüler çalışıyor ve ayrıca günah işliyorlardı. Veba salgınları baş gösterdiğinde bunun suçlusu onlardı. Felaketler papazlar kötü dua ettikleri için değil dindarlar dindarca davranmadıkları için vuruyordu.
Tanrı ’nın memurları kürsülerinden lanetliyorlardı:
-Şehvetin köleleri! Siz ilahi cezayı hak ediyorsunuz!
1348 ‘le 1351 yılları arasında ilahi ceza dört Avrupalıdan birini telef etti. Veba köyleri ve şehirleri kırdı geçirdi, günahkârları -onların yanında erdemlileri de- cezalandırdı.
Bocaccio’nın dediğine göre Floransalılar sabah kahvaltısını aileleriyle yaparken akşam yemeklerini ecdatlarıyla yerlermiş.

Vebaya karşı kadınlar

Rusya’da veba, hayvanları ve insanları öldürerek ilerliyordu, çünkü toprağa saygısızlık yapılmıştı. İnsanlar ya son hasatla ilgili minnet duygularının göstergesi olan armağanları vermeyi unutmuşlardı ya da toprak hamile bir halde kar altında uyurken sapladıkları küreklerle ya da kazıklarla onu incitmişlerdi.
O zamanlar kadınlar çok eskilerden kalma bir ayin yapıyorlardı. Torakta yaşayan her şeyin kökeni ve son durağı olan toprak, kendisi gibi doğurgan olan kızlarını ağırlıyordu; hiçbir erkek bu törenlere katılamıyordu.
Bir öküz gibi pulluğa koşulan kadınlardan biri tarlada yarıklar açarak yürüyordu. Onun arkasından giden diğerleri de tohumları saçıyordu. Hepsi çıplak ve ayakkabısızdı, saçları da salıktı. Tencere ve tavalarına vurarak ilerlerken kahkahalarla gülüyor ve korkuyu, soğuğu ve vebayı korkutup kaçırıyorlardı.

Lanetli su

Nostradamus’u bugün hâlâ bestsellers olmayı sürdüren kehanetlerinden biliyoruz.
Ama Nostradamus’un aynı zamanda doktor, sülüklerin iyileştireceğine inanmayıp vebaya karşı hava ve su öneren (hava havalandırır, su temizler) sıra dışı bir doktor olduğunu çoğumuz bilmeyiz.
Pislik salgınların daha hızlı yayılmasına neden oluyordu; ne var ki Hıristiyan Avrupa’da suya iyi gözle bakılmıyordu. Vaftiz hariç yıkanmaktan kaçınılırdı çünkü bu keyif verir ve günaha davet ederdi. Sıklıkla yıkanmak Engizisyon mahkemelerinde Muhammed sapkınlığının bir kanıtı sayılıyordu. Hıristiyanlık İspanya’ya yegâne gerçeklik olarak dayatılınca, Krallık Müslümanlardan kalan bir sürü halk hamamının yıkım kaynağı olmaları gerekçesiyle yerle bir edilmesini emretti.
Hiçbir aziz ya da azize asla banyoya adım atmamışlardı ve krallar arasında da yıkanmak nadir rastlanan bir olaydı; nitekim parfüm de bu yüzden icat edilmişti. Kastilyalı İsabel’in ruhu çok temizdi, ama tarihçiler hayatı boyunca iki kez mi yoksa üç kez mi yıkandığını tartışıyorlar. Yüksek topuk giyen ilk erkek, Fransa’nın çok zarif Güneş Kralı 1647 ve 1711 yılları arasında sadece bir kez yıkandı. O da doktor reçetesiyle.

Ortaçağdaki azizler seri tıp hizmeti veriyorlardı

O döneme şahit olanların anlattığına göre, Aziz Dominicus körlerin kapalı gözlerini açtı, bedenleri iğrenç cüzamdan temizledi, hastaları şifaya ulaştırdı, sağırlara kaybettikleri işitme duyusunu geri verdi, kamburları düzeltti, topalları sevinçten havaya sıçrattı, kötürümleri mutluluktan ayağa kaldırdı, dilsizleri gür bir sesle konuşturdu …
Keşiş Toulouse’lu Bernard on iki körü, üç sağırı, yedi topalı, dört sakatı iyileştirdi ve otuzdan fazla başka hastalıklardan muzdarip olanları şifaya kavuşturdu.
Aziz Luis sayılamayacak kadar çok sayıdaki kabartı, gut, felç, körlük, sağırlık, çıban, tümör ve aksaklık mağdurunu sağlığına kavuşturdu.
Azizler öldükten sonra bile tedavi edici güçlerini kaybetmiyorlardı. Fransa’daki mezarlıklarda ziyaretçileri mucizevî bir şekilde iyileştiren kutsal mezarların muhasebesi titizlikle tutuluyordu: hemiplejiklerin ve paraplejiklerin %41 ’i, körlerin %19’u, delilerin %12’si, sağırların, dilsizlerin ve hem sağır hem dilsizlerin %8,5’i, evhamlıların ve diğer hastaların %17’si.

Çocukluğun keşfi

Yoksul çocukları veba öldürmediği zaman soğuk ya da açlık öldürürdü. Açlık tarafından infaz bebekliğin ilk günlerinde, zengin bebekleri emziren yoksul sütannelerinin memelerinden yeterince süt gelmediği durumlarda da ortaya çıkabilirdi.
Ancak konforlu beşiklerde yatan bebekleri de kolay bir yaşam beklemiyordu. Avrupa’nın tamamında anne babalar çocuklarını çok zorlu bir eğitime tabi tutarak çocuk ölümü oranlarının yükselmesine katkıda bulunuyorlardı.
Eğitim süreci bebeğin bir mumyaya dönüştüğü andan itibaren başlıyordu. Hizmetçi onu her gün başından ayaklarına kadar bezlerle sımsıkı sarıyordu.
Böylece bebeğin gözeneklerinden veba mikroplarının ve şeytani buharların girmesini engellemenin yanı sıra yaratığın yetişkinleri rahatsız etmemesi sağlanıyordu. Tutsak bebek, bırakın ağlamayı zorlukla nefes alabiliyor, sımsıkı sarılı bacakları ve kollarıysa hareket etmesini engelliyordu.
Eğer yaralar ya da kangren engellemezse bu insan paketi daha sonraki aşamalara geçiyordu. Kemerler kullanılarak ona, hayvanlara özgü dört ayak üzerinde yürüme alışkanlığından kaçınarak, Tanrı ’nın emrettiği şekilde ayağa kalkması ve yürümesi öğretiliyordu. Daha sonra, biraz daha büyüdüğünde devreye yoğun bir şekilde dokuz kuyruklu kamçının, bastonların, değneklerin, tahta ya da demir sopaların ve diğer pedagojik aletlerin kullanımı giriyordu.
Krallar bile bundan muaf değillerdi. Fransa Kralı XIII. Louis tahta çıktığında sekiz yaşındaydı ve güne tokatlardan nasibini alarak başlayacaktı.
Kral çocukluğunda hayatta kalmayı başardı.
Hayatta kalmayı başaran başka çocuklar da oldu, kim bilir nasıl? Ve sonra onlar da çocuklarını eğitmek için mükemmelen antrenmanlı yetişkinler oldular.

Eduardo Galeano
Aynalar / Neredeyse Evrensel Bir Tarih
Türkçesi: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz