07
Tem
A » + | -

Tasavvuf sözcüğünün hangi kökten türediği de tartışmalıdır. Genel olarak bilgi anlamına gelen Yunanca sophia sözcüğünden türediği ileri sürülür. Deyimin ilkin ne zaman kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Yunan felsefesiyle ilişki kuran ilk İslam düşünürlerinden çok önce kullanıldığı sanılmaktadır. Biruni’nin Tahkik-i ma lil-Hind adlı yapıtında ilerisürdüğü bu sav, doğru olmasa gerektir. Yoksulluğu yeğlemeleri dolayısıyla Arapça yünlü dokuma anlamına gelen sof giymeleri yüzünden bu adı almış olmaları olanaklıdır.
İslamsal disiplin içinde oluşmuş bulunan tasavvuf deyimi, genel olarak, iki öğeyle açıklanmaktadır. Bunlardan biri varlık birliği (Vahdet-i vücut) felsefesi, ikincisi dinin yüzeyiyle yetinmeyerek derinliklerine inme eğilimidir. Ne var ki bu öğelerin ikisi de İslamsal tasavvufun başlangıcında geçerli değildirler, akıma zamanla katışmışlardır. İslamsal tasavvuf, ilkin, Batı’da da görüldüğü gibi, dinsel yaşamın aşırı, ama zorunlu bir sonucu olan gizemcilik (Fr. Mysticisme)’le başlamıştır.
İlk mutasavvıflar dinsel yaşamı, içlerine kapanarak, bireysel olarak ve ruhsal yanlarıyla yaşamak isteyen aşırı sofulardı. Bu sofular, varlık birliği felsefesinden habersiz oldukları gibi kutsal kitabın açık anlamlarının altındaki gerçek anlamlarını bulup çıkarmak isteğini de duymamışlardı. Amaçları, sadece, aşırı bir Müslüman olarak, dünya işlerinden el etek çekip bütün gün ve gecelerini dinsel bir yaşama vermekti. Nitekim İslam peygamberi de peygamberliğe hazırlanırken böylesine bir yaşam sürmüştü. İlk mutasavvıfların dileği, belki de, sadece ona benzemekten başka bir şey değildi. Günlerini ve gecelerini örneğin Hasan Basri tanrı korkusuyla titreyerek (bkz. El-Isfahani, Hilyet-ül-Evliyâ, cilt II, s. 131), Rabia Adeviyye tanrı aşkıyla ağlayarak geçiriyordu; varlık birliğini düşünerek ya da dinsel sözcüklerde gizli anlamlar arayarak değil. O zamanlar aşırı dincilikte peygamberi ve yakınlarını taklit eden ehl-i sünnet’e de mutasavvıf deniyordu. Arap bilgini İbni Haldun, ünlü Mukaddime’sinde şöyle der: “Tasavvuf, bir şeriat bilimidir. Temeli, ashab (peygamberin yakın dostları) ve tabiin (bu yakın dostların dostları) ile onlardan sonra gelenlerin hak ve hidayete uyan halleridir ki kendini Allah’a vermek, tapımla uğraşmak, dünyanın , her türlü işlerinden ve süslerinden yüz çevirmek, çoğunluğun önem verdiği mal ve mülkten el etek çekmek, halktan ayrılarak ve yalnızlığa çekilerek ibadete dalmaktır”. Bir başka İslam bilgini Sühreverdi de Avarif-el-Maarif adlı yapıtında mutasavvıfların ehl-i sünnetten olduklarını, tapımı şeriata uygun olarak yaptıklarını, dinin kural ve temellerini araştırmakta derinleşerek dinin gerçek amacına doğru yürüdüklerini ve böylelikle tam ve gerçek bir inana kavuştuklarını yazmaktadır. İslamsal bilgilerde çok yetkili 0bir kişi olan ve mutasavvıflara karşı olduğunu hemen her yapıtında açıkça söyleyen Abdülbaki Gölpınarlı bile bir yapıtında: “Hiç şüphe yok ki Sufiler içinde şeriata harfi harfine riayet edenler vardır” demektedir (bkz. A. Gölpınarlı, Tasavvuf, 1969, s. 97). Zamanla tasavvufa katılmış bulunan panteist felsefeyle Bâtınîlik, bu akıma, iki temel özelliği olan varlık birliği anlayışıyla yoruma dayanan içrekçiliği getirmişlerdir. Bu katışma sonunda tasavvuf şu aşamalara ulaşmıştır: İlmelyakin aşamasında dini olduğu gibi, eşdeyişle herkes gibi görür, uygular. Aynelyakin aşamasında görünenden görünmeyene, dinin derinliklerine inmeye çalışır. Hakkalyakin aşamasında dinin gerçek amacına varır ve tam bir inan içinde ölüp tanrıda ölümsüzleşir. Bu son aşamayı Cüneyd- i Bağdadi şöyle tanımlamaktadır: “Tasavvuf, tanrının seni sende öldürüp kendisiyle yaşatmasıdır”. Tasavvuf sözcüğünün hangi kökten türediği de tartışmalıdır. Genel olarak bilgi anlamına gelen Yunanca sophia sözcüğünden türediği ileri sürülür. Deyimin ilkin ne zaman kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Yunan felsefesiyle ilişki kuran ilk İslam düşünürlerinden çok önce kullanıldığı sanılmaktadır. Biruni’nin Tahkik-i ma lil-Hind adlı yapıtında ilerisürdüğü bu sav, doğru olmasa gerektir. Yoksulluğu yeğlemeleri dolayısıyla Arapça yünlü dokuma anlamına gelen sof giymeleri yüzünden bu adı almış olmaları olanaklıdır.

Din kurumu, bütün biçimlerinde, usla çelişiktir. Dinin inanmayı şart koştuğu dogmalar çoğunlukla gerçekdışı konulardır.’ Bâtınîlik akımı, gerçekte, İslam dininin usçu bir eleştirisidir. Ne var ki bu eleştiri, tarihsel koşullar altında açığa vurulamamış, dinsel bir görünüş altında gizlenmiştir. Dilimize İçrekçilik deyimiyle çevrilen Bâtınîlik, siyasal amaçlar da gütmüş ve bu amaçlara varma yolunda din görünüşünden olduğu kadar tasavvuftan da geniş çapta yararlanmıştır. Ana savı şudur: Ku’ran’ın iç anlamlarına erenler için dış anlamları gereksizdir. Örneğin, Bâtınî yorumuna göre, namaz kılmanın amacı, tanrıya yaklaşmaktır, tanrıya yaklaşmış olanların namaz kılmaları gerekmez. Bâtınîler böylelikle din kurumundaki usa aykırılıkları yok etmişler, ne var ki bunların yerine usçu yorumlamalarla yeni inançlar getirmişlerdir. Örneğin, evrenin yaratılışında beş temel güce inanırlar:
1- Sabık (her şeyden önce varolan, bir çeşit tanrı, ama yaratıcı değil, bir oluşun başlangıcı ve ilkesi, oluşma onun istemiyle değil, sadece onunla başlıyor),
2- Tali (her şeyden önce var olanın ardından gelen, us, erkek ilke),
3- Cedd (özdeğin biçimlenme yeteneği, bir çeşit nefs, dişi ilke),
4- Feth (oluşmanın içinde gerçekleşeceği uzay, mekan),
5- Hayal (oluşmanın onunla gerçekleşeceği zaman)… Görüldüğü gibi
evren, her şeyden önce var olan’dır, ilksiz ve sonsuzdur, ne yaratılmıştır, ne de yok olacaktır; sürüp gitmekte. olan bir oluş vardır, bu oluş özdekseldir ve etkin erkek ilkeyle edilgin-dişi ilkenin karşılıklı etkileriyle sürüp gitmektedir. Bu anlayış, tümüyle bilim öncesi bir özdekçilik anlayışıdır. Evrenin oluşması ve oluşmanın sürüp gitmesi, doğaüstü güçlerle değil, doğal güçlerle açıklanmaya çalışılmıştır.. Bâtınîliğin bu temel felsefesel öğretisinin üstünde zamanla dinsel inançları da aşan yeni boş inançlar türemiştir, örneğin önce peygamber’in yerine konan imam’ın giderek tanrılığına inanılmıştır. Bâtınîlerin saf, usçu, insansal ve arı felsefesi zamanla bilgisizlerin elinde yeni usa aykırılıklara dönüşmüştür.
Bâtınîlik’le tasavvuf birbirine karıştırılmamalıdır; Bâtınîlik, tasavvuftan yararlanmış ve tasavvufu etkilemiştir, her iki düşünce akımında birbirine geçmiş ortak yanlar vardır, ama birbirinden ayrı yanlar da vardır.
Bâtınîler genellikle Alevidirler. Alevilik (Fr. Alevisme) ilkin Ali’yi sevmek anlamında ve bir siyasal parti olarak belirmiştir. Peygamber Muhammed, Ali’yi sever ve tutarmış, ölümünden sonra da kendi yerine geçirmek istermiş.
Peygamber, İslam’ın bütün şerefli işlerinde özellikle Ali’yi görevlendirirmiş. Peygamberin ölümünden sonra Ali’yi Halife yapmak isteyenler Şia adı altında partileşmişler, Ali’ye karşı olanlar da Havaric adı altında toplanmışlardır.

İslamlığın ilk yıllarında, özellikle Ebu Bekir ve Ömerin Halifelikleri sırasında, sadece siyasal çekişmelerle sürüpgiden Alicilik; sonraları İran’dan gelen toplumcu akımlarla İslamlığın boşluklarından doğan gizemci düşüncelere en uygun bir barınak olmuş ve düşünsel bir öğreti biçimine dönüşmüştür. Ne var ki bu öğreti de iç çelişmelerle çeşitli anlayışlara bölünmüştür. Bu anlayışların içinde Ali’yi tanrılaştıranlar bile türemiştir. Alevilik; Orta Asya’da, Hindistan’da, Yemen’de, İran’da, Suriye’de ve Anadolu’da pek güçlü bir varlıkla yayılmış, günümüze kadar sürüp gelmiştir. Anadolu’da kızılbaşlık, tahtacılık adları Alevilik’le eşanlamlıdır. İran’da da Alevilere göranlar denir. Aleviler kendilerini sofi (gizemci) adıyla adlandırırlar. Şiilere göre Ali, Tanrı’nın dostu anlamında veli (Ar. Vali Allah)’dir. Buysa onu sadece bir nebi (peygamber) olan Muhammed’e üstün kılar. Ali’nin tanrılığı, Abd Allah b. Saba’nın kendisine, Tanrı’nın niteliklerinden biri olan Âli niteliğini kastederek “Sen osun” demesiyle filizlenmiştir. İmamlığı da, Peygamberin: “Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir” sözüne dayanır, Gizemcilik, Ali’nin şu sözlerinden güçlenmiştir: “Ben her akşam Peygamberin evine giderdim. Peygamber birçok ayetleri bana yazdırır, gizli anlamlarını açıklardı”. Şia partisine bağlı olanlara göre Ali’yi sevmeyenler Müslüman değildirler. Bu partiden, önce Galiye kolu türemiştir. Bu kolun adına kurucusu Abd Allah b. Saba’dan ötürü Sebeiye de denilmektedir. Galiye tarikatına bağlı olanlara göre Ali, Tanrı’dır ve bulutlar üstünde oturmaktadır. Bir gün yeryüzüne inerek dünyayı düzeltecektir. Gök gürlemesi Ali’nin sesi, yıldırım Ali’nin kamçısıdır. Haram denilen şeylerin, gizli anlamlarında, hepsi helal’dir. Şia partisinden türeyen ikinci kol İmamiye adını taşır. Bunlara özel olarak Rafızi de denilmektedir. Bu terim, Arapçada terk etmek anlamındaki rafaza sözcüğünden türetilmiştir. Rafızilik, genel olarak bütün Şiileri adlandırır ve Ebu Bekirle Ömer’in imamlıklarını yadsımayan başkanlarını terk edenler anlamındadır. Şiiliğin üçüncü büyük kolu, Ali’nin torunu ve İmam Zeynelabidin’in oğlu Zeyd’in kurduğu Zeydiye tarikatıdır. Bu anlayışa göre İmamlık, Fatma’nın soyuna özgüdür. Fatma’nın soyundan gelen Fatımiler X’ncu yüzyılda güçlü bir imparatorluk kurmayı başarmışlardır.
Ali yandaşlığı’na şia denir. Terim, halife Osman’ın öldürülmesinden sonra ileri sürülmüştür ve Peygamber Muhammed’in amcasının oğlu ve damadı Ali’ye düşman olan Haricilik karşıtı olarak siyasal bir parti niteliğindeki Şiilik’i adlandırmıştır. İlkin, Ali’ye karşı Osman’ın soyunu (Emeviler) tutanlara Şia-i Osman ve Ali’yi tutanlara Şia-i Ali denmiş; daha sonra sadece Ali yandaşlığını dilegetirmiştir. İslam tarihleri şiiliğin gelişmesini genellikle üç aşamada incelerler.
Bunlardan birincisinde Şia-i Ula, ikincisine Usul-ü Şia ve üçüncüsüne Ali’nin ölümünden sonraki Şia denir. Şia-i Ula, Halifelik konusunda Ömer’den sonra Ali’nin Osman’a yeğlenmesini dileyenlerin oluşturdukları siyasal akımı dilegetirir. Hemen bütün ashab ve tabiin bu görüşteydi. Bunlar bizzat Ali’nin “Müslümanların en hayırlısı önce Ebu Bekir, sonra Ömer’dir” sözüne uyarak Ebu Bekir’le Ömer’in halifeliklerini onaylamışlar, ne var ki ondan sonra Osman’ın değil Ali’nin halife olması gerektiğini ilerisürmüşlerdir. Bu sav, ilkin bir ehl-i sünnet savıydı. Ama zamanla Ali’yi tanrılaştıracak kadar aşırı bir Ali’cilik güdülmeye başladığından Kur’an ve hadislerin açık anlamlarına bağlı kalanlar elil-i sünnet adını alarak şia adını bırakmışlardır. Dr. R. Dozy, İslam Tarihi adlı değerli ve ünlü yapıtında şöyle demektedir: “Başlangıçta Hariciler de Ali’nin taraftarı idiler. Şiiler de böyle olmakla beraber iki partinin düşünceleri çok çelişikti. Politikada Haricilerin düşünceleri kendilerini demokratlığa götürdüğü halde Şiilerin bencil düşünceleri mutlakiyetçi bir yönetime ve ezici bir istibdada götürüyordu. Her ne kadar bu iki parti çoğunlukla kişisel bir amaca ulaşmak için çabalayan başkanlarının yönetimi altında bulunuyorlarsa da Şiîler gene yüreklerinin derinliğinde bir İran mezhebi taşıyorlardı. Özgürlüğü seven Arap ırkıyla tutsaklığa alışmış İran ırkı arasındaki ayrım, işte burada ortaya çıkıyordu. Peygamber’e bir halife (halef) seçmek, İranlılar için alışılmamış ve anlaşılmaz bir şeydi. Onlar, devlet başkanlığı için ancak soydan geçme (veraset) kuralını tanıyorlardı. Mademki Peygamber erkek çocuk bırakmadan ölmüştü, damadı Ali onun doğal mirasçısıydı. Bundan ötürü Ali’den önce halife olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman; Ali’nin hakkını elinden almış olan birer zorbaydılar. Ayrıca hükümet ve Araplarla onların zenginilklerine karşı duydukları kin de bu düşüncelerini güçlendiriyordu. Bir de hükümdarlarını tanrı soyu olarak görmeye alışmış oldukları için bu puta tapma geleneğini Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin üstüne aktardılar (Dr. R. Dozy, Tarih-i İslamiyet, Abdullah Cevdet çevirisi, Mısır 1908, c. I, s. 281 vd.). Dozy’nin bu doğru savına şu da eklenebilir: Yeni- platonculuktan türeyen vahdet-i vücut (Varlık birliği) felsefesi, değil Ali’nin, Yezidilikte olduğu gibi şeytan’ın bile tanrı sayılmasına yeterdi.
Tarikat deyimi, yol anlamına gelen Arapça tarik sözcüğünden türetilmiştir: Tasavvuf terminolojisinde tanrıya kavuşma yolu olarak tanımlanır. İslam dini açısından tanrılık bilgiyi elde etmenin tek yol’u Ku’ran ve hadis’lerdir, eş deyişle Tarikat-ı Muhammediyye (Peygamber Muhammed’in yolu)’dir, başkaca hiçbir yorum gerekmez. Ne var ki tasavvufçular bu düşünceye katılmazlar, onlara göre dinin açık (Ar. zahir) anlamları bilgisizler içindir (ki bu bilgisizler o çağın Arap dünyasında yüzde doksan dokuzdur) ve bilgili ya da bilgiye yetenekli kişiler için gizli (Ar. zatın) anlamları vardır ki ancak büyük çapta bilgililerin yorumlarıyla açığa çıkarılabilir. Yorum kapıları bu gerekçeyle açılınca, çeşitli bilgilere göre çeşitli yorumların meydana gelmesi ve bu yüzden çeşitli tarikat’ların oluşması doğaldır: Şeriat’dan hakikat’a marifet’le geçilmektedir.
Çeşitli ustalar çeşitli marifet’ler gösterdiklerinden tutulacak yol’lar da doğal olarak çoğalmıştır.
Dinler, insan mutluluğunu sağlamak amacıyla, anlaşmazlıkları giderecek; kötülükleri önleyecek, ölüm korkusunu yenecek sözler getirdiler. Bu sözlerin açık anlamları vardı. Ama insan aklı geliştikçe, bu açık anlamlar, mutluluğu sağlamaya yetmediler. Bu sözlerin açık anlamlarının ardında, gizlenmiş anlamları yok muydu?.. Var olan, gelişen insan aklıydı. Açık anlamların yetmezliği vardı. Kalıpları parçalama tutkusu vardı. Özgür düşünceye susayış vardı. Mutluluğu elde etme çabası vardı. Bu güzelim dünyada gereği gibi yaşamak bilinci vardı.
Yeni anlamlar yaratılması gerekiyordu. Açık (zahiri) anlamlardan gizli (batıni) anlamlar var edildi. Zahirilik yetmeyince, Bâtınîliğe gidilecekti elbet. Kestane, dalında duruyordu. Meyveyi elde edebilmek için meyveyi gizleyen zarı soymak gerekirdi. Amaç, kestaneyi yiyebilmekti. Kestane bu güzelim dünyada, dalında bırakılamazdı. Oysa, yeşil kabuğu parçalamak sanıldığı kadar kolay bir iş değildi. Yeşil kabuğu parçalamaya kalkışanları asıyorlar, derilerini yüzüyorlar, öldürüyorlardı. Gizliliği araştıranlar, gizlenmeliydiler. Mansur gibi asılmak, Nesimi gibi derisi yüzülmek düpedüz budalalıktı. Anlaşılır’a varabilmek için anlaşılmaz olmaktan başka çıkar bir yol yoktu. Açık seçiğin yerini, bu açık seçikliği gizlemek amacıyla semboller aldı.
İslam düşüncesinde mezhepler bu zorunluktan doğdular. Ortodoks Müslümanlığın karşısına, Martin Lutherden sekiz yüzyıl önce, Protestan Müslümanlık çıkıyordu. Yunanca’da akıl anlamına gelen logos, Araplaşarak kelam olmuştu, Yunancada bilgi anlamına gelen sophos da tasavvuf.
Felsefe, İslam statüsüne Ebu Hanife’yle (699-767) girdi. Türk soyundan gelen bu İslam imamı, logos’u da, sophos’u da gereği gibi kullanıyordu. İslamlık, birinci yüzyılını henüz bitirmişti. Ebu Hanife, akla uygun olmayan hiçbir kuralın uygulanamayacağını söylüyordu. Tutulacak yolu nakil değil, akıl gösterecekti. Şu din büyüğü böyle dedi; bu din büyüğü böyle yaptı diye akla uygun olmayan kurallara boyun eğmek gerekmezdi. Akla uygunluğu da, tartışmalar sonucunda, çoğunluğun oyu belirtecekti.
Akılcılık yolu, Cebriye’yi, Kaderiye’yi, Mûtezile’yi doğurdu. Soru şuydu: Yaptıklarımı ben mi yapıyorum, Tanrı mı yaptırıyor?.. Cebriye’ ye göre, yaptıklarımızı biz yapıyorduk, Kaderiye’ye göre Tanrı yaptırıyordu. Cebriyeciler soruyorlardı: Öyleyse neden biz sorumlu olalım?.. Mûtezile de Cebriye’yle birleşerek şöyle diyordu: İman kitaptaysa akıl da insandadır. Kader diye bir şey yoktur. Tanrı benim işime karışmaz, ne ceza verir ne armağan. Kitap da Tanrı sözü değil, kul sözüdür.
VIII. yüzyılda Vasıl bin Ata ve onu izleyenlerin meydana getirdiği Mûtezile (Fr. Motazalites) akımı, İslam felsefesinde usçuluğu ve usaaykırı bulunan dinsel inançlara karşı çıkmayı gerçekleştirmiştir. Ünlü gizemci Hasan Basri’nin öğrencisi olan Vasıl bin Ata, büyük suçlu (Ar. Mürtekibi kebir) konusunda öğretmeniyle anlaşamayarak ondan ayrılmış ve bundan ötürü onun ve izleyicilerinin öğretisine Arapça ayrılma anlamındaki itizal sözcüğünden türetilen ehli sünnetten ayrılanlar anlamında mûtezile denmiştir. Bu davranış, İslam dünyasında, dogmatik çelişkilere karşı insan usunun ilk şahlanışıdır.
Vasıl bin Ata’nın başkaldırdığı sorun şuydu: Mademki ceza ölümden sonra verilecek, demek ki cezayı ruh çekecektir. Mademki ruh ölümsüzdür, öyleyse nasıl yanıp kül olacak? Mûtezileciliğin temel fesefesi bu çok haklı sorudan türemiştir. Cahiz ( ? – 868), Muammer ibni Abbad, Ebül Hüseyin Basri, El Nu saybini, Hişam vb. gibi düşünürler yetiştiren mûtezile akımı Basra mûtezilesi (Ar. Mûtezilei Basriyye, Fr. Ecole dissideute de Bassora) adıyla anılır. Başlıca sorunları kader, ceza, tanrının nitelikleri konularıdır. Mûtezileciler kaderi yadsırlar, onlara göre kul kendi eylemlerinin yaratıcısıdır. Böyle olmasaydı, tanrıca belirlenen eylemlerinden sorumlu olamazdı. Eğer kader varsa ve insana bütün eylemlerini tanrı yaptırıyorsa neden kendi yaptırdığını gene kendisi cezalandırıyor?
Mûtezileciler bir bakıma, aklın almadığını aklın aldığına indirgeyerek İslam dinini güçlendirmeye alışmışlardır. Bu açıdan İslam felsefesinde akılcılar anlamında Arapça Akliyyûn adıyla da anılırlar. Cennet, cehennem, vahiy vb. gibi Ku’ran’da bulunan bütün usdışı tasarımları da yadsımışlardır. Özellikle Cahiz, bilginin ilk koşulu şüphedir, diyecek kadar ileri gitmiş ve bilimseleşmiştir.
İslam felsefesinin ilk Kelamcılar’ı da mûtezilecilerdir. İslam felsefesinde insan usunun yadırgamayacağı bütün tezler mûtezilecilerce ilerisürülmüştür.
Bu açıdan da mûtezileciler, İslam felsefesinde özgür felsefeyi gerçekleştiren ilk ve tek felsefe akımıdır. Mûtezileciler, tanrının nitelikletini de yadsırlar ve tanrının zat (öz)’ını sıfat (nitelik)’ından ayırırlar. Onlara göre tanrıya insansal nitelikler yakıştırmak; onu öc alıcı, cezalandırıcı, armağan verici saymak tanrılık düşünceye aykırıdır. Kuran da tanrı kelam (söz)ı değil kul kelamıdır ve mahluk (sonradan meydana getirilmiş)’tur. Mucize (tansık) diye bir şey yoktur, evrende usdışı hiçbir olgu gerçekleşemez. Sünnilerce sapkınlık sayılan Mûtezile düşünceleri beş ilkede toplanabilir: 1. İnsan, eylemini kendisi yaratır. Özgürdür ve kadere bağlı değildir. Böyle olmasaydı kendi eyleminden sorumlu olmaması gerekirdi. Tanrıca cezalandırılması da onun kendi eylemini kendisinin yarattığına en büyük kanıttır. Yoksa tanrılık ceza, tanrılık tüzeye (adalete) aykırı olurdu. Bu düşünceden ötürü Mûtezile’ye Ashap al-Adl (Adaletçiler) da denir. Oysa kaza ve kader’e inanmak İslamlığın baş koşullarından biridir. Mûtezileciler bu düşünceleriyle açıkça Ku’ran’a karşı çıkmaktadırlar.
Kader inancını yadsımaları nedeniyle onlara Kaderiyye de denmiştir. 2. Tanrının kendisinden ayrı nitelikleri yoktur. Nitelik (sıfat) öz (zat)’den ayrı ve bağımsızdır, bundan ötürüdür ki, tanrının özünde ya da özüne eklenen nitelikler kabul etmek birçok tanrıların varlığını kabul etmek demektir. Tanrı niteliklerini yadsıdıklarından ve tanrıyı böylesine bir birlikte tasarladıklarından ötürü Mûtezile’ye Ehl-i Tevhid (Birlikçiler) de denir. Mûtezileciler bu düşünceleriylede açıkça Ku’ran’a karşı çıkmaktadırlar, çünkü bizzat tanrı sözlerine göre nitelik ve öz birbirinin aynıdır ve tanrının nitelikleri vardır. Birbirine pek benzeyen her iki düşünce arasındaki ayrılık şuradadır: Sünnet ehline göre tanrı bilgindir ve bilgisi vardır. Mûtezile’ye göre tanrı bilgindir ama, bilgisi olduğundan ötürü değil. Bunun gibi, tanrı her şeyi görür ama, görme niteliği olduğundan değil.
Tanrı demek, her şey demektir. Ona ayrıca nitelikler yüklemek gerekmez. Görüldüğü gibi her iki, düşünce de birlik (tevhid)’çidir. Mûtezileciler bu savlarıyla İslamın tevhid anlayışına karşı çıkmaktadırlar, tevhid’in kendi anlayışlarında olduğu gibi anlaşılmasını ilerisürmektedirler. Ehli sünnet de tevhidcidir, çünkü tanrının özüyle nitelikleri birbirinden ayrılamaz der, bütün nitelikler tanrının zatında birliğe ulaşır. Ne var ki sünniler niteliklerin varlığını kabul eder, Mûtezile yadsır. 3. Mûtezile’nin üçüncü ana ilkesi ayrılık (İtizal)’a neden olan büyük günah sorunu üstündedir. Eşdeyişle Mûtezileciler bu sorun üstündeki ayrılıklarından ötürü Mûtezile adını almışlardır. Mûtezile’ye göre inanlı (Mü’min)’yla inansız (Kafir) arasında bir rütbe daha vardır ki o da kabahatli (Fasık)’dir. Büyük günah işleyenler ne kafir, ne de mümindirler, ancak fasıktırlar. Ölmeden önce tövbe ederlerse mü’min olurlar, etmezlerse kafir olurlar.
Mûtezileciler, sünni anlayışına aykırı olan bu duruma orta derece (Ar. Menzile beyn al-menzileteyn) derler. 4. Mûtezile’nin tia’d val-vaid adını verdiği dördüncü ilke, birinci ve üçüncü ilkeleriyle ilgilidir. Bu ilkeye göre kötülerin cezalandırılması ve iyilerin armağanlandırılması tanrı için zorunlu (vacip)’dur. Bağışlama (şefaat) ancak tanrının haklarıyla ilgili (Hak-ullaha müteallik) tapım alanında olabilir. Yoksa kulların kendi yarattıkları eylemlerinden ötürü tanrıca bağışlanmaları tanrının adaletine aykırı olur. Tanrının yasakladığı bir eylemi yapanın gene tanrıca bağışlanabileceğine inanmak usaaykırıdır. 5. Mûtezilecilerin beşinci ilkesi, iyi şeylerin yapılması ve kötü şeylerin yapılmaması (Ar. Emr bi’1-maruf va’n-nehy ani’1 münker) zorunluğunu ilerisürer. Bir bakıma ehli sünnet de bu düşüncededir ama, iyinin ve kötünün Ku’ran’da açıklanmış olmasını, eşdeyişle Ku’ran’da yasaklanan ve izin verilen şeylerle sınırlı olmasını şart koşar. Mûtezileyse bu konuda usun ölçütlüğünü kabul eder, eşdeyişle Mûtezile’ye göre, iyiyi ve kötüyü us ayırır. Bu beş ilkenin dışında Mûtezileciler İslamlığın temel ilkelerine iki aykırı görüş daha ilerisürmüşlerdir: Tanrının ötedünyada gözle görülemeyeceği ve tanrının söz (kelam), buyruk (emir) ve yasaklarının (nehiy) yaratılmış (mahluk) olduğu. Mûtezilecilik çeşitli Abbasi halifeleri ve özellikle halife Ma’mun tarafından korunmuştur. Us’a dayanan Mûtezileciliğin karşısına bir zaman sonra inan’a dayanan gerici Eş’arilik dikilmişse de usçuluk akımının gizemcilikte gizlenerek sürüpgitmesine engel olunamamıştır.

Düşünce Tarihi – Orhan Hançerlioğlu

Toplam okunma (16689) Bugün(1) Son okunma tarihi (22 September 2014)

, , , , , , , , ,

Yorum yaz

Arşivler