23
Nis
A » + | -

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana/ Bir bu yana…

HASRETINDEN PRANGALAR ESKITTİM: Ahmed Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçak gönüllüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilme değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O yirmi şiir yazılmıştır.

İçerde
Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mi?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Şiirde haberi verilen olay nedir? ‘Dağlarına bahar gelmişmiş memleketimin’. Görünüşte ozan, şiiri bu son dizeyi söylemek için yazmış. Ama biz o dizeyi biriktiren öteki sekiz yalın dizeden bir koca dram çıkarıyoruz.

Bir ağır hükümlü, yalnızlığı yüzünden nesnelerle söyleşir. Taş duvarla, demir kapıyla, kör pencereyle. Bu nesneler onu çevreleyen nesnelerdir. Duvarın ayırıcı görevine karşılık kapının pencerenin birleştirici görevi de vardır. Ama, mapusluk bir sıkıyönetimdir. Yok sayar dışa açılmayı. Pencere, kapı, duvar aynı sıraya dizilirler. Duvar, taş, kapı, demir, pencere kördür çünkü. Yazar öfkesini, o nesneleri kendinden uzak tutarak, kötü niteliyerek açıklar.

Yastık, ranza, zincir ise (benim) dir. (Yastığım) , (ranzam) dedikten sonra, (zincirim) de der. Zincir, köttü nitelenecek bir nesne olmaktan çıkmıştır. Uzun süre beraber olunduğu, alışıldığı belirlenir. Bunlara bir de (zulamdaki mahzun resim) katılır. (Haberin var mı) sorusu, bir sevinci anlatır. Mapus, yalnızlığının bir parçası, hatta kendisinin bir parçası olan nesnelerin dışına çıkar bu soruyla. Bu bir dostluk anlatımından çok bir başkaldırma, bir karşısına geçme’dir. Bir sıçrama olur. Kapı, kör pencere, mahzun resimden, (Yeşil soğan) , (Karanfil kokan cıgara) ya. Bıkkınlık, yerini umuda, ilgiye bırakır. Soğanın yeşil rengi. karanfil kokusu, dışarıyla bağlantı kurdurmuştur. (Görüşmecim) de, yeşil renk ve karanfil kokusu ile birlikte karşı ağırlıktadır. Denge bu yüzden, umuda, ilgiye doğru bozulur: (Dağlarına bahar gelmiş memleketimin) .

Şiirde yaşayan kişi ozanın kendisi de olabilir. O zaman

Uğruna ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.

Bir sevgiliden çok, inancın simgesi bir resimdir. ((Karanfil)), aşk için de, inanç için de kullanılan bir simgedir. O yüzden sır vermez bir sözcüktür burada. ((Ölümlere gidip gelmek)) ise aşk yüzünden de; inanç yüzünden de olabilir. O da sır vermez. Ancak, kitaptaki şiirler düşünülürse, ozan burada da hem aşkı, hem inancı birlikte ansıtmak istiyor olabilir. Ayrıca, kendisini aşk yüzünden mapus olmuşun yerinde düşünebilir.

KARANFİL SOKAĞI: Anlam bakımından ikili bir gelişmeyi izleriz bu şiirde. ((Kar altındadır)) bir somut olguyu bildirdiği gibi, bir simgedir de. Doğal ve toplumsal iklim elbette rastlansal olarak eşdeş görünmektedir. Bu eşdeşlik ozana şiir yazma itkisi verdiği gibi, şiiri de güçlendirmektedir.
Ozan:

Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler
Vatanım boylu boyunca kar altındadır
derken somut ve doğal,..
Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır…

Derken, simgesel ve toplumsal anlatımı başlatır. Şiire bu dizelerle başlaması, olayı yedi iklim, beş kıtaya, tekmil ufuklara yayması, onun asıl amacının toplumsal anlamı geliştirmek olduğunu baştan gösterir. Ozan, günü ve geçmişi ardarda anlatır. Toplumsal inanç nasıl gelişmiş? Şarkılarla, resimlerle, Lorka ve Pierre Curie ile, yani bilimle, gözlemle. Bugün de döğüşenler vardır.Ama, hepsi kar altındadır şimdi. Ozan, şiirin sonuna doğru çevreyi daraltır, zamanı iyice yaklaştırır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü…

Ama ((Hatıp Çayı))nın ikiye ayırdığı Ankara’nın öte yüzünde, ((Karanfil Sokağı))nda güneş açmıştır. ((Hikmetinden sual olunmaz)) demek ister insan ilk bakışta. Ortada bir çelişki var görünür. ((Altındağ))da açmalıydı güneş. Ama ozan, ((Mucip sebep)) ve ((Kafi delil)) vardır der.
Bu ((mucip sebep)) ve ((kafi delil)) açıklanmadığı gibi, görülen çelişkinin yok sayılması inandırıcı olmamıştır.

((Merhaba)), anlam ve biçim olarak ((İçerde))ye çok benzeyen bir şiir. Bu şiirde, baharın gelişi, adı anılmadan anlatılmıştır. ((Haberin var mı? )) yerini ((Merhaba))ya, mapusa ait nesneler yerini, bahara doğru, teskere bekleyen’in nesnelerine bırakmıştır. Yağmurlu toprak, İncesu Deresi, çılgın serçe, çalımlı kartal. Ozanın sevda ile inancı içiçe verme özelliği burada da görülür.

YALNIZ DEĞİLİZ: Uzun ve karanlık gecede, ölüme bir soluk kala, zındanda yatarken geliştirilen umuttur. Nasıl gelişir, nasıl yetişir bu buz tutmuş tokrakta umut. Düş kurar ozan.Düşünür. Mapusluk, düşünmeye, düş kurmaya engel değil. O zaman dört duvar arasından çıkar. Çukurova’ya gider. Fabrikalara, tarlalara varır. Pirincin, pamuğun, tütünün serüvenini izler. Pirinçte, minicik bir aşiret kızıyla dost olur, pamukta bıçkın bir delikanlıyla.

Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten,
Öyle derin,
((Yalnız değiliz))

der ozan. İlk nefeste hızır gibi yetişen kız saçı tütünse, ((İncecik ak kağıtlara sarılır)) gelir. ((Dostun susan dudağına)) kendini vererek, yoksul tütün işçilerini andırır.

HANİ KURŞUN SIKSAM GEÇMEZ GECEDEN: Dünyada yetim hakkının sorulduğu, haydut hayınların amana geldiği, hesabın görüldüğü bir çağda mapusluk daha bir koyar. Şiir, Ahmed Arif’in dilince bunu anlattığının resmidir. Bun vardır. Karanlık vardır. Ne çatal yürek civan oluş, ne filiz vermiş sevda, umudu çekip çıkaramaz bu karanlıktan.
((Akşam Erken İner Mapusaneye)) önceki özün sürdürüldüğü
bir şiir.

KARA:

De be aslan karam
De yiğit karam,
Hangi kalemin yazısı,
Belanda..Vurmuş
Demirlerin çapraz gölgesi,
alnın galip ve serin,
Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,
Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti
Gelmemiş kimselerin.
Yoktan içeri girmişse, kahırlanır, içlenir.
Hakikatlı dostun muydu,
Can koyduğun ustan mıydı,
Bir uyumaz hasmın mıydı,
Of çıkar, başka ses çıkmaz.
Ve kan tadında bir gonca
Damıtır kendini mısralarınca.
Bu Zından Bu Kırgın, Bu Can Pazarı:
Gördüler
Yedi cihan,
İn,
Cinkaf dağının ardındakiler,
Kıtlık da kıran da olsa
Gördüler analar neler doğurur
Aman aman ey.

Ozan bu dizelerle hem şiirine giriş yapıyor, hem koyacağı özü açıklıyor. Bu öz, Habil’in murdar baltasına ve kan değirmenlerine, yavrusunu yiyen timsahlara, yalan hamurunu dağ dağ yoğuran cadı’ya, ((Bu Zından Bu Kırgın, Bu Can Pazarı))na karşı, inatla, ısrarla direnenleri içerir. Onların meltemi, kız memesiyle ustura ağzı arasında, küfürle aşk arasında gidip gelen yağmurları vardır. Onlar içlenirler. Onlar uğruna nelere katlandıkları ((Sonsuz Sevgili))den döner medet umarlar. ((Gece, saman yollarında rüzgâr çıkıncaya dek)). Onlar, uğruna baş koyduklarını iyi tanırlar:

Serabın bir sonu vardır,
Ufkun, sıradağın sonu
Uçarın kaçarın bir sonu vardır
Senin sonun yok.
Mandaların, kavakların pazarı olur, senin pazarın olmaz
Sensiz nar çatlamaz, bebek gı demez..

Ortada bir çelişme vardır. Bunca doğal, bunca haklı, bunca sonsuz bir sevgiliye bağlananlar, onların içinde ozan, olmadık belâlara uğramışlardır.
O yüzden:

Ve bilsen nasıl vurur beni bu duvar
Akşam akşam kara sevdam ağarır
Aman aman hey..
diye bitirir şiirini.

UY HAVAR:
Ve ben şairim
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş.
Öyleyse, yakalamalı konusunu ve yazmalı ozan. Ama nerde.
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim.
Ne kınsız bir rüzgâr
Mısra dökeyim
Olmaz, yapamaz. Çünkü:
Oy sevmişem ben seni

Yaptırmazlar. Yangınlar, kahpe farları, suyu zehir bıçaklar ortasında, cellat nişangâhlar arasında olma neden? Bunun cevabı ((Oy sevmişem ben seni.))

Ve sen demincek
Yıllar geçse de demincik,
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
Yaran derine gitmiş
Fitil tutmaz bilirim..

diyerek ozan, sevgili ile, uğruna baş koyanın durumu arasında bir paralellik çizer..

Ama hesap dağlardadır,
Umut dağlarda.
Uzay çağı, atom fiziğine karşın, kıl çorap, ham çarıkla da olsa, ((Bu bizi biz eden)) amansız sevda için, dayanılacaktır.
Deey, dağları un eder Ferhad’ın gürzü.

Ozan, bu inancın, bu kendine güvenin insanı nasıl sabırsızlığa, aceleciliğe ittiğini anlatır.

Benim de boş yanım hançer yalımı
Ve zulamdan kan ter içinde asi
He desem koparacak dizginlerini.

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM: Kitabın ilk şiiri olmalı. Ozan, kendine dünyayı hem dar eden, hem var eden

Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Sonsuz sevdasını anlatır. Bu sevdadır, şiirlerin de sebebi. Bir hoş, bir garip sevda. Uyutmayan, durdurmayan, dalıp dalıp gitmelerine sebep, saklanası, söylenesi bir sevda.

Seni bağırabilsem
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza
Bir kibrit çöpüne varana
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Ozan, nesnelerle konuşmaya alışık. Yalnız büyüyen çocuklar gibi. Bir de bu konuşma isteği, dünyada bir kibrit çöpüne varıncaya dek her şeyi önemseme gerektiğini düşünmesinden geliyor.

DİYARBAKIR KALESİNDEN NOTLAR VE ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ, öncekilerle hem ilintili, hem değil. Şiiri yazdıran neden aynı. Ozan bir afat sevmiştir. Ölesiye. Kara ferman çıkmıştır yollara. Bunun belası bir kendine olsa. Önceki şiirlerde, seve seve katlanılan bu belâ söylenmiştir. Ama bir var ki, bacıdır, anadır, hele hele Adiloş Bebe diye bir yeğendir, belânın payını suçsuz sebepsiz omuzlayacaklardır. Ve Adiloş Bebe, doğarken kaderini birlikte getirir. Bunlar,

Engerekler ve çiyanlardır,
Bunlar, aşımıza ekmeğimize
Göz koyanlardır.
Tanı bunları.
Tanı da büyü.

Ozan, künyesine kazılmış namusla, ağulardan süzülmüş sabırı Adiloş bebelere doğum hediyesi diye sunuyor.
OTUZÜÇ KURŞUN, Karşıyaka köyleriyle kan hısımlığı olan, kız alıp veren, sınır köylerinden birinde, sınırı geçti diye öldürülen otuzüç kişinin öyküsü. Ozan bu acı olayı, şiirinden hiç yitirmeden, tersine, olayın gücünü de üstüne ekleyerek anlatmış.

Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir. Ama, tek bir kez kekelemeden, tek bir kez biçim sıkıntısı, dil, anlatım sıkıntısı çekmeden, benzetmelerin imgelerin en özgürünü bula kullana yazmış. Benzersiz bir ozan.

Ahmed Arif Hakkında – Gülten Akın
 Kaynak:  Şiiri Düzde Kuşatmak


Gülten Akın , 1933’te Yozgat’ta doğdu. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1956’da Yaşar Cankoçak’la evlendi. Avukatlık ve öğretmenlik yaptı. İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Dil Derneği gibi demokratik kitle örgütlerinde kurucu ve yönetici olarak çalıştı. İlk ürünleri 1951’de Son Haber gazetesinde yayımlandı. Şiirleri İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Arapça, Lehçe, İspanyolca, Fransızca, İbranice ve diğer dillere çevrildi, çeşitli akademik çalışmalara konu oldu. 40’ı aşkın şiiri de bestelendi.
1972’den bu yana Ankara’da yaşıyor. Uzun zamandır sadece şiirle uğraşıyor.
Yapıtları:
Şiir: Rüzgâr Saati (1956), Kestim Kara Saçlarımı (1960), Sığda (1964, TDK Şiir Ödülü), Kırmızı Karanfil (1971), Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972, TRT Ödülü), Ağıtlar ve Türküler (1976, Yeditepe Şiir Armağanı), Seyran Destanı (1979), Seyran: Bütün Şiirleri (1982), İlahiler (1983), Sevda Kalıcıdır (1991, Halil Kocagöz Ödülü), İzlediğimiz Yollar (1991), Seyran: Toplu Şiirleri (Seyran: Bütün Şiirleri’nin genişletilmiş basımı, 1992; 1992 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü), Sonra İşte Yaşlandım ( 1995), Toplu Şiirler: 1956-1991 (1996), Sessiz Arka Bahçeler ( 1998; 1999 Antalya
Altın Portakal Şiir Ödülü), Toplu Şiirler I: 1956-1976 ve Toplu Şiirler II: 1979-1998 (Toplu Şiirler: 1956-1991’in son iki kitabın eklenmesiyle genişletilmiş basımı,  2000).
Düzyazı: Şiiri Düzde Kuşatmak (1983), 42 Gün (1986), Şiiri Düzde Kuşatmak (“Şiir Üzerine Notlar” bölümü çıkarılıp yeni yazı ve konuşmalar eklenerek yeni basım,  1996, 2001), Şiir Üzerine Notlar ( 1996, 2002).
Oyun: Toplu Oyunlar (1997).

Toplam okunma (25327) Bugün(4) Son okunma tarihi (24 September 2014)

, , , ,

Yorum yaz

Arşivler