“Yaşam algımızdaki en büyük eksik nedir?” Yaşamın Dengesi -Yuval Noah Harari

Biliminsanları beyindeki elektrik sinyallerinin nasıl bir araya gelip öznel deneyimler ortaya çıkarabildiğini bilmiyor. Daha da önemlisi, böylesi bir olgunun evrimsel açıdan faydalarım kestiremiyorlar. Yaşam algımızdaki en büyük eksik işte bundan kaynaklanıyor. Milyonlarca nesil boyunca insanların tavşanları kovalayabilsinler ve aslanlardan kaçabilsinler diye ayakları ve tavşanın nereye gittiğini, aslanın nereden geldiğini görebilsinler diye gözleri gelişti. Peki açlık ve korku gibi öznel deneyimler ne işe yarıyor?

Biyologlar kısa süre önce bu soruyu basitçe yanıtladı. Eğer açlık ya da korku hissetmezsek, tavşanları kovalamaya ya da aslanlardan kaçmaya bile yeltenmeyiz. Dolayısıyla öznel deneyimler, yaşamımızı sürdürebilmek için hayati önem arz eder. Bir aslan gördüğünde insan neden kaçar? Çünkü korkmuştur ve kaçar; öznel deneyimler insan davranışmı böyle açıklar. Ancak biliminsanları çok daha detaylı gerekçeler sunabiliyor artık. İnsan bir aslan gördüğünde gözlerinden beynine elektrik sinyalleri iletilir. Gelen sinyaller, belirli nöronları harekete geçirerek daha çok sinyal iletilmesini sağlar. Bunlar da sırası geldikçe ateşlenen diğer nöronları uyarır. Eğer doğru nöronlar yeterince hızlı ateşlenebilirse böbreküstü bezlerine giden emirler adrenalin salgılar; kalp daha hızlı çarpması için talimat alır motor bölgedeki nöronlar bacak kaslarına sinyaller gönderip kasılıp gevşeme emri verir; böylece insan aslandan kaçmaya başlar.

Çelişkili olansa bu süreci haritalandırmayı geliştirdikçe bilinçli hisleri açıklamanın da zorlaşmasıdır. Beyin daha iyi anlaşıldıkça, zihin de bir o kadar anlamsızlaşmaya başlıyor. Eğer tüm sistem elektrik sinyalleriyle çalışıyorsa neden korku hissetmeye ihtiyaç duyuyoruz? Eğer elektrokimyasal bir tepkime zinciri gözdeki sinir hücrelerinden başlayıp bacak kaslarının hareketini tetikleyebiliyorsa bu zincire neden öznel deneyimler ekleniyor? Ne işe yarıyor olabilirler? Sayısız domino taşı, hiçbir öznel deneyime ihtiyaç duymadan birbiri ardına düşebiliyor. Nöronlar birbirlerini ateşlemek ya da böbreküstü bezleri hormon salgılamak için neden duygulara ihtiyaç duyar? Kas hareketleri ve hormon salınımlarımız da dahil, bedensel aktivitelerimizin yüzde 99’u hiçbir bilinçli duygu olmadan harekete geçer. Peki geri kalan yüzde 1’lik kısımda yer alan durumlarda nöronlar, hücreler ve bezler neden çeşitli duygulara ihtiyaç duyar?

Anılarımızı sakladığı, plan yaptığı ve kendi kendine yepyeni imgeler ve fikirler üretebildiği için zihne ihtiyacımız olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak zihnin işlevi sadece harici uyarıcılara yanıt vermekten ibaret değildir, örneğin aslan gören bir insan otomatik olarak harekete geçmez. Bir önceki yıl aslanın teyzesini yediğini hatırlar. Onun tarafından parçalanmanın nasıl bir his olacağını düşünür. Yetim kalacak çocukları için endişelenir. Bu nedenle de kaçar, öyle ki zincirleme tepkilerin pek çoğuna doğrudan harici uyaranlar değil, bizzat zihin önayak olur. Daha önce uğradığı aslan saldırısını hatırlayan bir insan, aslanların neden olduğu tehlikeler üzerine düşünmeye başlar. Kabiledekileri toplar ve aslanı korkutup kaçırmak için yeni yöntemler geliştirmeye koyulurlar.

Bu noktada biraz durmak gerekiyor. Peki tüm bu anılan hayaller ve düşünceler tam olarak nedir ve nerede dururlar? Biyolojideki güncel teorilere göre anı, hayal ve düşüncelerimiz metafizik bir alanda yer almaz. Bilakis, milyarlarca nöron tarafından ateşlenen elektrik sinyallerinin bir parçasıdır onlar da. Aslında anı, hayal ve düşünceleri oluştururken bile gerçekleşen sadece milyarlarca nörondan geçen bir dizi elektrokimyasal tepkimenin böbreküstü bezleri ve bacak kaslarında sonlanmasından ibarettir.

Bu uzun ve dolambaçlı yolda, bir nöronun ateşlenmesiyle diğerinin tepkisi arasında, zihnin araya girerek ikinci bir nörona müdahale ettiği bir an var mıdır acaba? Tek bir elektronun bile bir önceki parçacığın hareketi yerine öznel korku deneyimiyle harekete geçtiği, elle tutulur bir an? Eğer her elektron bir önceki elektron yüzünden harekete geçiyorsa, korku duymaya neden ihtiyaç duyduğumuza dair hiçbir fikrimiz yok.

Felsefeciler bu bilmeceyi hileli bir soruyla özetler: Zihinde, beyinde olmayan neler meydana gelir? Eğer zihinde, dev nöron ağımızda olup bitenler dışında hiçbir şey gerçekleşmiyorsa zihne neden ihtiyaç duyarız? Eğer zihinde nöron ağının ötesinde de bir şeyler oluşabiliyorsa tüm bunlar nerede gerçekleşir? Bili Clinton ve Monica Lewinsky skandalı hakkında Homer Simpson’ın ne düşündüğünü size sorduğumu varsayalım. Muhtemelen bu konuda daha önce hiç kafa yormadığınızdan, zihninizin öncesinde bağlantı kurmadığı bu iki anıyı birleştirmesi gerekecektir. Homer’ın bira içerken Clinton’ın “O kadınla hiçbir cinsel münasebetim olmadı,” konuşmasını dinlediği bir imge canlanabilir mesela zihninizde. İyi de bu birleştirme işlemi nerede gerçekleşir?

Bazı beyin araştırmacıları, bu işlemin pek çok nöronun etkileşimiyle ortaya çıkan ve “küresel çalışma alanı” adı verilen bir yerde gerçekleştiğini ileri sürer. Sadece bir benzetme olarak kullanılan “çalışma alanı” yakıştırmasının arkasında yatan nedir? Çeşitli bilgiler tam olarak nerede buluşup birleşirler? Güncel yaklaşımlara göre kesinlikle beşinci boyutta değil; bu bilgiler önceden bağlantısı olmayan iki nöronun bir anda birbirlerine sinyaller göndermesiyle oluşuyor diyebiliriz. Bili Clinton nöronuyla Homer Simpson nöronu arasında yeni bir sinaps oluşur. Bu durumda bile temel sorumuz yanıt bulamaz; iki nöronun fiziksel olarak bağlanma ânının ötesinde, neden anıların bilinçli deneyimlerine ihtiyaç duyarız?

Bu bilmeceyi matematik terimleriyle de sorabiliriz. Günümüzdeki genel kanı organizmaların algoritmalar olarak ele alınabileceği ve algoritmaların da matematik formülleri olarak ifade edilebileceği yönündedir. Otomatın bir bardak kahve hazırlarken geçtiği tüm aşamaları sayılar ve matematik sembolleriyle yazabileceğimiz gibi, yaklaşan aslan yüzünden telaşlanan bir beynin geçtiği aşamaları da aynı şekilde ifade edebiliriz. Algoritmanın olmazsa olmaz bir parçası olarak bilinçli deneyimler eğer bu süreçte önemli bir rol üstleniyorsa onların matematiksel ifadeleri olmak zorundadır. Korkunun algoritmasını yazarak “korkuyu” bir dizi hassas hesaplamanın adımları olarak parçalarına ayırdığımızda, “hesaplama sürecinin doksan üçüncü adımı, işte korkunun öznel deneyimi,” diyebilmemiz gerekir. Ancak matematiğin sonsuz diyarının herhangi bir yerinde, öznel deneyimleri barındıran herhangi bir algoritma söz konusu mudur? Henüz böyle bir bilgiye sahip değiliz. Matematik ve bilgisayar mühendisliği alanındaki muazzam bilgi birikimimize rağmen, yarattığımız hiçbir veri işleme sistemi çalışmak için öznel deneyimlere ihtiyaç duymaz ve acı, keyif, öfke ya da sevgi gibi duygular hissetmez.
Belki de öznel deneyimlere kehdimiz hakkında düşünebilmek için ihtiyaç duyuyoruzdur. Hayatta kalma ve üreme ihtimallerini değerlendirerek savanda dolaşan bir hayvan, davranışlarını ve kararlarını gözden geçirebilmeli ve bazılarını diğer hayvanlara da aktarabilmelidir. Beyin aldığı kararlara özgü sonsuz bir döngü içinde bir model oluşturmaya çalışırken konudan sapar ve abrakadabra! Bu döngüden bilinç doğar.

Bu görüş elli yıl önce akla yatkın gelse de 2016’da aynı heyecanla karşılanması maalesef mümkün görünmüyor. Google ve Tesla gibi şirketlerin tasarladığı sürücüsüz otonom araçlar artık yollarımızda seyrediyor. Otonom araçları kontrol eden algoritmalar her saniye diğer taşıtları, yayaları, trafik ışıklarını ve yoldaki çukurları değerlendirerek milyonlarca hesabı aynı anda yapabiliyor. Kırmızı ışıkta başarıyla durabilen, engelleri aşabilen, diğer araçlarla arasında güvenli bir mesafe bırakabilen bu araçlar hiçbir korku hissetmiyor. Üstüne diğerlerinin davranışlarını da etkileyeceği için otonom araçların aynı zamanda kendi hareketlerini de hesaba katması ve bunu diğer araçlara bildirebilmesi gerekiyor. Tüm bunları sorunsuz halledebilen otonom araçların hiçbir bilinci yok. Otonom araçlar istisna değil, pek çok bilgisayar programı herhangi bir bilinç geliştirmeden, hiçbir duygu ya da istek duymadan inisiyatif alabiliyor.
• • •

Zihin açıklanamıyor ve hangi amaca hizmet ettiği bilinemiyorsa neden bu tartışmayı bir kenara bırakmıyoruz? Bilim tarihi terkedilmiş kavram ve teorilerle doludur. Modern bilimin ilk öncüleri ışığın hareketini açıklamaya çalışırken tüm evrenin eter adında bir maddeyle dolu olduğunu öne sürmüş ve ışığın eter dalgaları olduğunu düşünmüşlerdi. Zaman içinde eterin varlığına dair hiçbir kanıt bulunamayınca ışık hakkında yeni ve daha iyi teoriler ürettiler. Sonuç olarak eter bilimin çöplüğünü boyladı.

Aynı şekilde insanlar binlerce yıl boyunca çeşitli doğal olguları açıklamak için tanrıyı kullandılar. Neden şimşek çakar? Tanrı istediği için. Neden yağmur yağar? Tanrı istediği için. Yeryüzünde hayat nasıl başladı? Tanrı bahşetti. Geçtiğimiz yüzyıllarda biliminsanları Tanrı’nın varlığına dair hiçbir deneysel kanıt bulamazken şimşekler, yağmur ve hayatın başlangıcına dair detaylı açıklamalar konusunda hayli gelişme kaydettiler. Gelinen noktada, felsefenin birkaç alt dalı dışında, bağımsız değerlendirmeye tabi hiçbir bilimsel yayın Tanrının varlığını ciddiye almıyor. Tarihçiler müttefiklerin II. Dünya Savaşı’nı tanrının yardımıyla kazandığını iddia etmediği gibi ekonomistler de 1929 krizi konusunda Tanrı’yı suçlamıyor, jeologlar tektonik tabakaların hareketlerini açıklamak için Tanrı’ya sığınmıyor.

Ruhu da benzer bir kader bekliyordu. Binlerce yıl boyunca insanlar tüm davranışlarımızı ve kararlarımızı ruhun şekillendirdiğine inanıyordu. Ancak ruhun varlığını destekleyen hiçbir kanıt bulunamazken, başka teorilerin güç kazanmasıyla birlikte yaşambilimleri ruh kavramını da tarihin tozlu sayfalarına gönderdi. Pek çok biyolog ve doktor kişisel olarak hâlâ ruhun varlığına inanıyor olabilir ama bilimsel bir yayında bu inancını tartışmayacaktır.

Zihnin de ruh, Tanrı ve eterle birlikte bilim tarihinin tozlu sayfalarında yerini almasının vakti gelmiş olabilir mi? Sonuçta henüz kimse mikroskop altında acıyı ve sevgiyi gözlemleyemese de bu duygular için öznel yorumlara yer bırakmayan detaylı biyolojik açıklamalar yapabiliyoruz. Ne var ki zihinle ruh arasında (tıpkı zihinle Tanrı arasında olduğu gibi) ciddi bir fark var: Ebedi ruhun varlığı tamamen bir varsayımken, acı deneyimi doğrudan hissedilebilir ve elle tutulabilir bir gerçekliktir. Ayağımı çarptığımda (bilimsel açıklamasını o an yapamasam da) canımın acıdığından şüphe duymam. Lâkin yara iltihaplanır ve kangrenden ölürsem, ruhumun yaşayacağından emin olmamın hiçbir yolu yok. İçtenlikle inanmak isteyeceğim bu ilginç ve rahatlatıcı ihtimalin varlığına dair elle tutulur hiçbir kanıt yok. Herkes gibi biliminsanları da sürekli acı ve şüphe gibi öznel duygular deneyimleyince, hâliyle bunların varlığını da reddedemiyorlar.

Zihin ve bilinçten vazgeçmenin bir başka yolu da varlıklarını reddetmek yerine aralarındaki ilişkiyi yadsımak olabilir. Daniel Dennett ve Stanislas Dehaene gibi kimi biliminsanları, işin içine öznel deneyimleri hiç karıştırmadan tüm soruların beyin çalışmalarıyla yanıtlanabileceğini iddia eder. Onlara göre biliminsanları “zihin”, “bilinç” ve “öznel deneyim” gibi kavramları sözlüklerinden ve makalelerinden rahatlıkla çıkarabilirler. Ne var ki ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, modern siyasi ve etik yapının tamamı öznel deneyimler üzerine kuruludur ve pek azı yalnızca beyin çalışmalarına dayanılarak çözülebilir. Mesela işkence ya da tecavüz neden yanlıştır? Sadece nörolojik açıdan bakıldığında, işkence gören ya da tecavüze uğrayan kişinin beyninde belirli biyokimyasal tepkiler oluşur ve çeşitli elektrik sinyalleri bir sinir demetinden diğerine doğru hareket eder. Bunda ne sorun olabilir ki? Modern insanların çoğu, öznel deneyimler sebebiyle işkence ve tecavüz konusunda etik kaygılar duyar, öznel deneyimlerin konu dışı olduğunu iddia edecek her biliminsanının, işkence ve tecavüzün kötülüğünü öznel deneyimlerle gerekçelendirmeden izah edebilmesi gerekir.

Kimi biliminsanlarıysa bilincin var olduğunu, büyük ahlaki ve siyasi değerler barındırdığını ama herhangi bir biyolojik işlevi olmadığını iddia eder. Bilinç belirli beyin süreçlerinin gereksiz biyolojik bir yan ürünüdür. Jet motorları gürleyerek çalışır ama gürültü uçağın ilerlemesini sağlamaz. İnsanların karbondioksite ihtiyacı yoktur ama her nefeste havaya karbondioksit salarız. Benzer şekilde bilinç de karmaşık sinir ağlarının ateşlenmesi sonucu ortaya çıkan bir tür zihinsel kirlilik olabilir; hiçbir işe yaramaz, sadece vardır. Eğer bu yaklaşım doğruysa milyonlarca yıldır milyarlarca yaratığın çektiği acı ve yaşadığı haz, sadece zihinsel bir kirlilikten ibarettir. Doğru olmasa bile üzerinde durulması gereken bu görüşün 2016’da güncel bilimin bize sunabildiği en iyi teori olması da ayrıca şaşırtıcıdır
• • •

Belki de yaşambilimlerinin meseleye yaklaşımında sorun vardır. Yaşambilimlerinin temel varsayımı, yaşamın veri işlemekten ibaret ve tüm organizmaların da hesap yapıp kararlar veren makineler olduğu yönündedir Ancak organizmalar ve algoritmalar arasındaki bu benzetmenin bizi yanlış yönlendirme ihtimali yüksektir. 19. yüzyılda biliminsanları beyni ve zihni buhar makinesine benzetirdi. Buhar makinesini seçtiler çünkü dönemin en ileri teknolojisi olan bu makineler trenleri, gemileri ve fabrikaları çalıştırıyordu; hayatı açıklamaya çalışanlar da beynin benzer ilkelere göre çalıştığını varsayıyordu. Zihin ve beden, basınç yaratıp tahliye ederek hareket ve iş üreten borular silindirler, vanalar ve pistonlar gibi algılanıyordu. Freudcu psikoloji üzerinde bile derin etkileri olan bu bakış açısı nedeniyle psikoloji jargonu bugün hâlâ makine mühendisliği kavramlarıyla doludur.

Şu Freudcu tezi inceleyelim: “Ordular saldırganlığı körüklemek için cinsel dürtüden yararlanır. Ordu cinsel dürtüleri tavan yapmış genç erkekleri toplar. Askerlerin cinsel ilişkiye girerek tüm o basıncı azaltma fırsatlarını sınırlayarak gerilimin içlerinde birikmesine neden olur. Daha sonra bu birikmiş basıncı yeniden yönlendirir ve bu basıncın askeri saldırganlık olarak dışavurumunu sağlar.” Buhar makineleri de tam olarak bu yöntemle çalışır. Buharı kapalı bir kazana hapsedersiniz. Buhar gittikçe daha çok basınç biriktirir ve vanayı açıp basıncı önceden belirlenmiş bir yönde tahliye ettiğinizde amacınıza ulaşmış olursunuz. Bu benzetme sadece ordular için geçerli değildir, gündelik hayatta pek çok sebeple içimizin sıkıştığından ve biraz “deşarj olmazsak” patlayacağımızdan bahsederiz.

21. yüzyılda insan psikolojisini buhar makineleriyle karşılaştırmak epey çocukça kaçar. Bugün çok daha karmaşık ve gelişmiş teknolojilere sahibiz, dolayısıyla insan psikolojisini basıncı düzenleyen bir buhar makinesi yerine veri işleyen bir bilgisayar olarak açıklıyoruz. Ne var ki bu analoji de zaman içinde bir önceki kadar naif kalabilir. Sonuçta bilgisayarların zihni yok. Yazılım hataları karşısında kahrolmuyor ya da baskıcı rejimler tüm ülkedeki web ağına müdahale ettiğinde, erişime kapatılan internetin canı yanmıyor: O hâlde neden bilgisayarları zihni anlamak için bir model olarak alıyoruz?

Bilgisayarların duyuları ve istekleri olmadığına sahiden emin miyiz? Şimdilik bunlara sahip olmasalar da yeterince karmaşıklaştıklarında bilinç geliştirebilirler mi? Eğer bunlar ihtimal dahilindeyse bu süreci nasıl anlayabiliriz? Otobüs şoförlerimizin, öğretmenlerimizin, psikoloğumuzun yerine geçtiklerinde, duyguları olan bilgisayarlar mı yoksa sadece akılsız algoritmalar mı olduklarını nasıl ayırt edebileceğiz?

Konu insanlar olduğunda, bilinçli zihinsel deneyimleri bilinçsiz beyin aktivitelerinden ayırabiliyoruz. Bilinci anlamaya hâlâ fersah fersah yolumuz olsa da biliminsanları bilincin bazı elektrokimyasal izlerini belirlemeyi başardılar. Biliminsanları bir şeyin bilincinde olduklarını beyan eden insanlara inanabileceklerini varsayarak koyuldular bu yola. Bu varsayıma dayanarak, insanlar bilinçli olduklarını bildirdiklerinde beyinde beliren, bilinçsiz anlardaysa asla ortaya çıkmayan belirli kalıpları ayırt edebildiler.

Bu sayede bitkisel hayatta olan bir hasta bilincini tamamen mi yitirdi, yoksa sadece bedeni ve konuşması üzerindeki hakimiyetini mi kaybetti, artık belirlenebiliyor. Hasta, beyni bilinç belirtileri gösteren kalıplar sergiliyorken konuşamıyor ya da hareket edemiyor olsa bile muhtemelen bilinci yerindedir. öyle ki kısa bir süre önce doktorlar fMRI görüntüleme tekniklerinden faydalanarak bu tip hastalarla iletişim kurmayı da başardılar. Yalnızca “evet” ya da “hayır”la yanıtlanabilecek sorular sorarak, hasta “evet” demek istiyorsa tenis oynadığını hayal etmesini, “hayır” cevabı vermek istiyorsa da evini düşünmesini istediler. Hastanın motor korteksleri aydınlandığında “evet,” uzamsal bellekle alakalı bölümler harekete geçtiğindeyse “hayır” cevabı aldıklarını gözlemlediler.

Tüm bunlar insanlar için anlaşılırken, konu bilgisayarlara geldiğinde durum ne olur? Silikon tabanlı bilgisayarlar, karbon tabanlı insan sinir ağından oldukça farklı yapılara sahip olduğuna göre bilincin insandaki izleri benzerlik göstermeyebilir. Bir kısırdöngüye girmiş gibiyiz. İnsanların bilincinde oldukları beyanını doğru varsayarak insan bilincinin izlerini belirliyor ve bunun da insanların bilinçli olduğunun “kanıtı” olduğunu düşünüyoruz. Peki yapay bir zeka da kendi bilinci olduğunu beyan ettiğinde ona da hemen inanmalı mıyız?

Bu soruya henüz bir yanıt bulamadık. Binlerce yıl önce, felsefeciler kişinin kendi zihninin varlığı dışında başka kimsenin zihninin varlığından kesin olarak emin olamayacağını fark etmişlerdi. Karşımızdakinin bilinçli olduğunu varsaysak bile bundan emin olamayız. Belki de ben kainatın tamamında bir şeyler hisseden tek varlığımdır ve diğer tüm insanlar ve hayvanlar robotlardan ibarettir. Belki de rüya görüyorumdur ve tanıştığım herkes rüyamdaki karakterlerdir. Belki de sanal bir dünyaya hapsolmuşumdur ve diğer tüm varlıklar sıradan simülasyonlardır.

Mevcut bilimsel kabullere göre, deneyimlediğim her şey beynimdeki elektrik hareketliliğinin bir sonucuysa, teorik olarak “gerçek” dünyadan hiçbir şekilde ayıramayacağım tamamen sanal bir dünya yaratmam mümkün olabilir. Kimi beyin araştırmacıları çok da uzak olmayan bir gelecekte bunun mümkün olabileceğine inanıyor. Belki de zaten böyle bir simülasyonun içindesinizdir, kim bilir? Bir bakmışsınız takvim 2216’yı gösteriyor ve siz de sıkılmış ergen bir karakter olarak “sanal dünya” oyununun içinde, 21. yüzyılın ilkel ve heyecanlı dünyasında gezintiye çıkmışsınız. Buna bir kez ikna olduğunuzda, matematik bilimi korkutucu sonuçlar için yardımını esirgemeyecektir: Gerçek tek bir dünya varken, muhtemel sanal dünyaların sayısı sonsuz olacaktır; bu durumda gerçek olan tek dünyada yaşıyor olma ihtimaliniz neredeyse sıfırdır.
Bilimsel atılımlarımızdan hiçbiri bu kötü şöhretli “Başka Zihinler” probleminin üstesinden gelmeyi başaramadı. Biliminsanlarının bugüne kadar geliştirebildiği en iyi test olarak bilinen Turing Testi’nin kapsama alanıysa sosyal kabullerle sınırlıdır. Turing Testi’nde bir bilgisayarın zihni olup olmadığını belirleyebilmek için karşınızdakinin kim olduğunu bilmeden, aynı anda hem bir insanla hem de bir bilgisayarla iletişim hâlinde olmanız gerekir. Dilediğiniz soruyu sorabilir, oyunlar oynayabilip tartışabilir hatta flört edebilirsiniz. Zaman kısıtlaması yoktur. Daha sonra karşınızdakilerden hangisinin bilgisayar, hangisinin insan olduğuna karar vermeniz istenir. Sonuçta eğer karar veremez ya da hata yaparsanız, bilgisayar Turing Testi’ni geçmiş olur ve bilgisayarı zihni olan akıllı bir varlık olarak kabul etmetniz gerekir. Bu elbette kesin bir kanıt sayılamaz. Başka zihinlerin varlığını kabul etmek, esasında toplumsal ve hukuki bir sözleşmedir.

Turing Testi bilgisayar çağının öncülerinden İngiliz matematikçi Alan Turing tarafından 1950’de yaratıldı. İngiltere’de homoseksüelliğin yasak olduğu dönemde bir eşcinsel olarak hayatını sürdürmeye çalışan Turing, 1952’de eşcinsel davranışlar sergilemekten hüküm giydi ve kimyasal kastrasyonla cezalandırıldı. İki yıl sonra da intihar etti. Turing Testi, 1950’lerde Britanya’da her eşcinselin geçmek zorunda olduğu sıradan bir sınavın tekrarıydı aslında: Heteroseksüel bir erkek gibi görünebilir misin? Turing gerçekten kim olduğumuzun önemsiz olduğunu kişisel deneyimlerinden biliyordu, önemli olan sadece başkalarının sizin hakkında ne düşündüğüydü. Turing’e göre gelecekteki bilgisayarlar tıpkı 1950’lerdeki eşcinseller gibi olacaktı. Bilinçli olup olmamaları bir şey değiştirmeyecekti, önemli olan insanların bu konuda ne düşüneceğiydi.

Yuval Noah Harari
Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Kierkegaard: Çağımız, yalnız suçlulara dayattığı yalnızlık karşısında titremektedir

Kapat