Veda: “Bilmem azdan çok anlar mısınız?” – Neşet Ertaş ile yapılmış bir söyleşi

Biz kavga bilmeyiz. Biz insan yapısını hak yapısı olarak biliriz. İnsanlık da içindeki ruhtadır, hayvanlık da içindeki ruhtadır. Suçun sorumlusu ruhtur, vücudun günahı yoktur: Şüphesiz ki her can haktır, incitme canı incitme!.. İçindeki ruha kızıp canı yakan kimselerden de değiliz biz. Ne var ki, “Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fukara isen ya abdal derler ya cingan haşa”! Bunu diyen kimlerdir? Cahillerdir, kendini bilmeyenlerdir. Kendini bilmeyen neyi bilir ki? Kendini bilmeyen dünyada hiçbir şeyi bilemez. İnsan önce kendini bilecek.

Bir elini öpmek istiyorum Yaşar Kemal’in. Ama nerede, ne zaman nasip olur?
(…) Orhan (Gencebay) sazı aldı eline, fırtına gibi çaldı. Çalarken de bir yerde “bu Allah’a yalvarış” dedi. O günden beri severiz birbirimizi.

Neşet Ertaş’la, 25 yıllık Almanya ikametinin ardından Türkiye’ye döndüğünde, 2000′in hemen başında, otel odasında buluşmuştuk. Odaya girdiğimizde bir yandan kahvaltısını ediyor, televizyonda TRT INT’e bakıyordu. Söyleşiye oradan başlamıştık. Büyük ustayı Roll’un 39. sayısındaki sözleriyle uğurluyoruz…

TRT INT izliyorsunuz… Almanya’da edindiğiniz bir alışkanlık mı?

Neşet Ertaş: Yoo. ben her şeye bakarım… Doğanın gereği, iki tane kulağımız var. İkisi de her şeyi duysun diye açıktır. İyiyi de duysun, kötüyü de duysun diye. Gözlerimiz var. Tabii istediğimiz yere bakarız. İyiyi de görmek için, kötüyü de görmek için. İnsan istediği her şeyi duymalı, dinlemeli. Dinlemek istemediğini bile kulaklar bazen duyar. Sen kabul etmesen bile gerçek ise —gerçek olan insanın canıdır— duyarsın, görürsün. Kulak doğruyu da bilir, eğriyi de bilir. Hiçbir şeye kulak tıkamamak lâzım, hiçbir şeyi görmemezlikten gelmemek lâzım. Her şeyi duyabildiğin kadar dinlemek, görmek yararlıdır. Bunları duyacaksın, göreceksin ki, içinden kendi aklın, fikrin, mantığına uygun olanın ne derece doğru olduğunu görebileceksin, seçebileceksin.

Almanya’da neler dinliyorsunuz? Seçtiğiniz, kendinize yakın bulduğunuz kimler var? Buralara gelince kulağınıza hoş gelen neler var?

Televizyonda gayri-ihtiyarî gördüğünü, hoşuna gideni izliyorsun. Hoşuna gitmezse çeviriyorsun. Neler dinlediğime gelince, müziği seçmem ben. Arabama bindiğim zaman düğmeye basarım, bir müzik olsun. Mutlaka bir müzik olsun. Ama dünyanın neresinden olursa olsun. Seçmem yani.

Hiç aklınıza gelen isim var mı? Son zamanlarda şu adamı sevdim diyebileceğiniz birileri var mı? Buralı olabilir, dünyadan olabilir. Almanya’dan olabilir…

Ben sözdeki, kelimelerdeki mânâlara kıymet veren, onun kıymetini anlayan bir dinleyiciyim. Ama anlamsız, mânâsız, kendini bilmeden kafadan atma lafları dinleyemiyorum. Gerçek mânâda örnek isterseniz eğer, ben Mahzuni’yi dinlerim. Mahzuni’nin sözlerini, havalarını dinlerim. Beni etkileyen bir ozandır. Beni etkileyen bir melodisi var Mahzuni’nin. Gerçekten sevgiyle dinlerim. Saygı duyarım Mahzuni gibi kendini bilir sözlerle, melodiyle insanların kulağına müzik iletenlere.

Mahzuni Şerif, Bayram Bilge Tokel’in kitabında (“Neşet Ertaş Kitabı”) sizin için çok güzel bir şey söylemiş: “Dilini kıvırtmadan, Türkçeyi ezmeden, utanmadan, sıkılmadan, İstanbul lehçesine kafa tutacak kadar tarihi köklü bir dilin insanıdır…” Sizin katıksız lehçenizden duygulandığını, bal gibi Anadolu lehçesiyle kurban yerine “gurban” diyebildiğinizi anlatıyor… Veya sizin şu meşhur “gönül” deyişiniz de akla geliyor. Bu kendiliğinden olan bir şey miydi, yoksa hakikaten kararlılıkla üstüne gittiniz, kafa tutmak mı istediniz?

Bu kendiliğinden olan şeydir efendim. Öyle kafa tutmak filan benim hoşuma gitmez, aklıma da gelmez. Düşünmem öyle şeyi.

Ama sizin ilk parlamaya başladığınız dönemler de pek cesaret edilemeyen bir şeymiş herhalde…

Bunu şu şekilde düşünmek gerekir: Kabul edilmek, edilememek durumu. Her şeyin gerçekten inceliği güzel oluyor, hoşa gidiyor. “Kaba”, “kabalık” kelimeyle bile hoşa gitmiyor. Ama kabanın da içinde bir tad, bir güzellik var. O da yalansız oluşundan gelir. Yeter ki yalansız olsun kelimeler, sözler. Hangi dilde söylenirse söylensin, hangi şekilde söylenirse söylensin. İçinde yalan olmasın. Asil olan o, gerçek olan o bana göre. Samimi ve yalansız olduktan sonra inceltmeye gerek yok.

O dönemde size olan tepkiler nasıldı? Mesela TRT’den, şehirli dinleyiciden olumsuz tepkiler geliyor muydu?

Şehirli dinleyiciden ya da başka bir yerden hiçbir tepki almadım. Herhalde dinleyen dinledi, dinlemeyen dinlemedi.

TRT’nin yaklaşımı hep olumlu mu oldu?

Muzaffer Sarısözen zamanında ben TRT’ye geldim. Mahallî sanatçılar imtihanıyla beni TRT’ye aldılar. Bana, “şunu şöyle söyle, böyle konuş” diye bir şey demediler. Bizi imtihan ettiler, dinlediler, aldılar. Hiçbir şey söylenmedi. Ama ben TRT’ye biraz uymak zorunda kaldım. Neden? Oranın bir kuralı vardı: Bir perdeye daha fazla basamazdın, söylerken bir ölçünün dışına çıkamazdın. Ben TRT’de istediğim gibi saz çalamadım, istediğim gibi söyleyemedim açıkçası. Çoğu engellemeler Muzaffer Sansözen’den sonra gelenler tarafından konuldu. Daha sonra da ben kendiliğimden TRT’den sazımı aldım gittim.

Plak kayıtlarında daha rahat olabiliyor muydunuz?

Plak kayıtlarında da o zamanlar TRT’deki ölçülere uymak zorunda hissettim kendimi. Beni radyodan o şekilde dinleyenler, plakta başka şekilde dinlemesinler istedim. Bir de plakların zamanları çok kısaydı, üç dakikaydı. Çal, söyle, bitir! Ne yapabilirdin ki? Bir ölçü içine girmiştik. Sahnede de rahat değildim. Ama kendimi şimdi rahat hissediyorum. Artık o günlerin içinden çıktım, en rahat zamanımdayım. Canımın istediği gibi çalıyorum, canımın istediği gibi söylüyorum. Bu da kasetlerde mümkün oluyor.

Almanya yıllarının, uzun süre yaşadığınız topraklardan uzakta olmanın müziğinize, sözel dünyanıza getirdiği birtakım yenilikler oldu mu? Türkiye’de yaşasaydım bunu yazmazdım, şimdi Almanya’da yaşadığım için bunu yazıyorum dediğiniz türküleriniz oldu mu?

İnsan bir dünyadır. İnsanın kafasının içine bütün bir dünya her şeyiyle giriyor da, yer bile işgal etmiyor. Almanya’da yaşamışım, orada yaşamışım, burada yaşamışım, benim için fark etmiyor. Dünya benim beynimin içinde. Her yeri olduğum yerden görebiliyorum. Ben burada ne isem orada da oyum. Ben zaten doğduğum günden beri gurbetteyim. Bir türkü var ya, “ben gurbete, gurbet bana alıştı” diye. Her yerde aynıyım. Almanya beni değiştirmiş değil. Almanya’ya gittim, değişik bir beste düşünmedim.

Almanya yıllarınızda “Şirin Kırşehir” diye türkü yazdınız. Mesela günün birinde şimdi yaşadığınız Köln kentine de bir türkü yazmayı düşünmüyor musunuz?

Türküyü yazmak, söylemek bir şey değil. Onu karşı tarafın anlaması önemli. Ben oraya yazsam bunu kim dinleyecek ki orada? Benim dilimden kim anlar? 62 yaşımdayım. Okula da gidemedim. Almancam da yeterli değil. Bundan sonra Almanca öğrensem de Almanca çalıp söylesem, bunun da zamanı geçti. Olmaz sanıyorum… Zaten ben neysem oradaki işçiler de aynı. Gurbet çilesi yüreklerine taş gibi oturmuş onların da, benim de. Benim söylediğimi onlar da görüyor zaten. Ben orası için bir şey söyleyeceksem, burada olmayıp da orada olan, insana yakışan neler varsa bunları söyleyebilirim. Bu da buradaki vatandaşımız, kendi halkımız için.

Sizin kendiniz için sık sık kullandığınız kelimeler var, “kara suratlı”, “kara yürekli”, “kara köylü” gibi. Nedir bu “kara” kimlik? Biraz açabilir misiniz?

Çok sevimli bir kelimedir “kara suratlı”. Birisi küçükken beni kara suratlı diye çağırmıştı. Hoşuma gitti. Aklımda kalmış herhalde. Bir sözün içinde sevgi olursa, küfür de etse, insana dokunmaz. Kanal 7′deki benim katıldığım programda şair Bekir Sıtkı Erdoğan “kâfir” diye bahsetti bir hanımdan. Bir iyi kâfir var, bir de kötü kâfir var. İyi kâfir, yüreğindeki sevgiyle söylenen kelimeden doğuyor. Kötü kâfir ise sevgisiz, kötü niyetle söylenen kelimeden doğuyor. Bana “kara suratlı” diyen sevgiyle söylemiş herhalde, o aklımda kalmış. Bazen öyle espri olarak söylüyorum “kara surat karşınızda” diye.

Bayram Bilge Tokel’le kitapta yaptığınız söyleşide “Türkiye genelinde beni etkileyenler bizim bu kara yürekliler” diyorsunuz. Burada abdalları mı kastediyorsunuz?

Tabii, onları söylüyorum. Yalnız bizim orada değil, Antep, Barak, Konya, Silifke gibi Türkiye’nin çok yerinde var kara yüreklilerden. İster kara yürekli deyin, isterseniz kara suratlı… İyi niyetle söyle de, ne söylersen söyle. İşte bunların havaları beni etkiliyor. Nereden gelirse gelsin. Biliyorum onları ben.

Türkiye’yi pek çok kez gezdiniz. Peki bir Barak türküsü ya da Ege’den bir şey dinlediğinizde bundan nasıl etkileniyorsunuz? Kendi türkülerinize bunlardan neler katıyorsunuz?

Altı-yedi kez vilayet, kaza, nahiye Türkiye’yi gezdim. O sesler direkt ruhuma geliyor benim. Ruhuma nakşoluyor. Onlar benim yıllardır hasretini çektiğim bir hasretimmiş gibi geliyor, kavuşuyoruz birbirimize. Benliğime işliyor. Onu tekrar parmaklarımla işlemeye çalışıyorum. Bir bütün. Ayıran bir şey yok.

Peki o yörelerde abdalları nasıl tanıyorsunuz? Abdal olmayan birisi bunu nasıl anlayabilir, hissedebilir?

Abdalları melodilerinden, müziklerinden, havalarından tanıyorum. O havalar sana dokunmazsa hissedemezsin.

Sevdiğiniz Ege ya da Karadeniz türküleri var mı?

Ne demek! Türkiye genelinde folklor olarak Kırşehir, Konya ve Barak havalarının dışında Karadeniz havalarını severim. Hoyratlar bize yakın. Hatta bizimle komşu gibi. Mesela İbrahim Tatlıses’in okuduğu hoyratlar var. Bizim bozlaklara çok yakın geliyor. Rumeli havaları var mesela, onları da çok severim.

Sahnede bunları söyler misiniz?

Ben kendi kendime kaldığım zamanlarda —sizden sır çıkmaz— (gülüyor) biraz içtiğim zamanlarda Rumeli havaları gibi sevdiğim şeyleri çalarım. Onları kendime çalarım.

Müziğe ilk başladığınız yıllarda babanız Muharrem Ertaş ve abinizle düğünlerde çalmışsınız. O zamanlar düğünlerde neler çalardınız?

Düğünün anlamı gülüp oynamaktır. Düğüne gelip de gülmeden, oynamadan gidenin babal boynunda gi­dermiş.

Ne boynunda gidermiş?

Babal, yani günah boynunda gidermiş. Düğünün anlamı atasözümüzdür: Ölüye giden ağlar, düğüne giden güler, oynar.

Düğünde ne çalınır?

Oyun havaları, halay havaları çalınır. Köy odalarına özel içki sofraları kurulur. 15-20 köyün davetlisi gelir, genci, yaşlısı. Biz orada üç-beş çalgıcıyız. Davul, zurna, saz, keman, kaşık… Bir de köçek adeti vardı eskiden. Kaşıkçıyla oynarlardı. Oynamak ayıptı köylerimizde, erkekler, köylüler oynamazdı. Biz çalgıcılar olarak giderdik üç-beş kuruş bahşiş kazanabilmek için. Altı-yedi yaşında çocuklarımızın eline kaşık ya da zil verirdik oynasınlar diye. Orada oyun havası dışında da çalardık. Odalara insanlarımız içki sofrası kurarlardı. Davulcular dışarıda halay çekmek için çalarlardı. Biz de içeride saz çalar, türkü söylerdik. Bozlaklar, uzun havalar söylerdik. Kuru saz çalardık haliyle. Bizim yüksek yüksek bağırmalarımız oradan geliyor. Yani sesimizi o gürültüde duyurabilmek için bağırırdık.

“Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz” diye bir deyim vardır…

(biraz sinirleniyor) Bunlar deyim. Abdal düğünden usanmaz, ama abdalın düğünden başka geçim kaynağı yoktu ki. Tarlası yok, takımı yok, bağı bahçesi, hiçbir şeyi yok ki. Ayrıca en aşağılanmış sözlerle karşılaşmış kimselerdi abdallar. Bunlar öyle aşağılandığı gibi kötü kimseler değillerdi. Aç kalırlar, ama hırsızlık yapmazlardı. Dilenirlerdi, deşirirlerdi, ama hırsızlık yapmazlardı. Biz kavga bilmeyiz. Biz insan yapısını hak yapısı olarak biliriz. İnsanlık da içindeki ruhtadır, hayvanlık da içindeki ruhtadır. Suçun sorumlusu ruhtur, vücudun günahı yoktur: Şüphesiz ki her can haktır, incitme canı incitme!.. İçindeki ruha kızıp canı yakan kimselerden de değiliz biz. Ne var ki, “Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fukara isen ya abdal derler ya cingan haşa”! Bunu diyen kimlerdir? Cahillerdir, kendini bilmeyenlerdir. Kendini bilmeyen neyi bilir ki? Kendini bilmeyen dünyada hiçbir şeyi bilemez. İnsan önce kendini bilecek. Kendini bilmeyenin ne lafı dinlenir, ne sözü dinlenir, ne yazısı okunur. Hiçbir şeyi hiçbir şeye yaramaz. O söylediğiniz söz kendini bilmeyenlerin sözleriydi. İşte onun için derim:

Ey garip gönüllüm dertli yoldaşım / Niye belli değil baharın kışın / Var mıdır sormazlar ekmeğin aşın / Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fıkaraysan ya abdal derler ya cingan haşa

Kim onun halını sormuş demezler / Cahilin gözünde hormuş demezler / Gariplere kim iş vermiş demezler / Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fıkaraysan ya abdal derler ya cingan haşa

Sen de bir insansın insanlar gibi / Haksız kazancınan sürmedin demi / İnsanlığın kuralları böyle mi / Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fıkaraysan ya abdal derler ya cingan haşa

O hakkı tanımaz kul kandıranlar / İnsan olduğunun kıymatını ne anlar / İnsanlık varlığınan olur sananlar / Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fıkaraysan ya abdal derler ya cingan haşa

Garibim engin ol uyma cahile / Şeytanın kazancı nafile hile / Sana ad takarlar üzülme bile / Zengin isen ya beğ derler ya paşa / Fıkaraysan ya abdal derler ya cingan haşa

(özellikle son iki beşlikte, yüzünden ve sesinden bariz bir öfke taşıyor) O kendini bilmeyenler için bu sözlerim.

Şimdi Almanya’da çıktığınız düğünler nasıl geçiyor? Daha çok İç Anadoluluların düğünlerine gidiyorsunuz herhalde…

Ben her yörelilerin düğününe gidiyorum. Egeliler de çağırır, Karadenizliler de çağırır beni. Suriyelilerin bile düğününe gittim. Suriye Türkleriydi, ama Türkçe bilmiyorlardı. Repertuarım aynıydı. Ben Arapça bilmem. Türkçeden başka dilim yok. Çağırdılar, gittim tabii.

Şimdiki düğünlerin Kırşehir’de babanızla gittiklerinizden ne farkı var?

Tabii farklar var. O zaman köyde olurdu düğünler. Davul-zurna çalardı. İki-üç gün olurdu. Gece-gündüz çalardık. Üç-beş kişi, onbeş-yirmi köyün misafirine hizmet verirdik.

Bir günde kaç saat çalardınız mesela?

Dedim ya, başlayıp da bitinceye kadar çalardık. Gecesi, gündüzü olmazdı. Ama sırf o değil, arka arkaya birkaç ay devam ederdi. Bazen gün değiştirmeden öbür düğüne başlarlardı.

Yazın mı daha çok olurdu?

Kışın olurdu eskiden. Şimdi Almancıların yüzü gözü hürmetine yaza döndü. Şimdi Almancılar geldiği zaman oluyor düğünler Türkiye’de. Orada, biliyorsunuz, salon düğünleri oluyor, buradaki gibi. Akşam saat 5-6’da başlıyor, 12′de bitiyor. Bizimki biraz daha uzuyor bazen. Yaşlıların, beni dinlemek isteyenlerin sözü geriye kalıyor. Düğün bittikten sonra da onların, yaşlıların arzularını çalıyorum.

Gençler sizi daha mı az tanıyor orada?

Gençlerin tanıması için televizyonda görünmek gerekiyor. Televizyonda kim görünüyorsa, gençler için sanatçı o. Ben de sık sık televizyonda görünmediğim için —yaşıma da uygun değil sık sık televizyonda görünmek— gençler beni tanımıyor.

‘70′li yıllarda pek çok pop, rock sanatçısı sizin şarkılarınızı okudu. Gençler belki sizi bilmiyorlardır ama, mesela Barış Manço’nun “Gönül Dağı”, Cem Karaca, Erkin Koray’ın “Kendim ettim kendim buldum” yorumlarından tanıyorlardır. Edip Akbayram ve Selda da pek çok türkünüzü okumuştu. Bugün çok daha gençler de var sizin türkülerinizi okuyan. Bu yorumlar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ben onlara saygı duyuyorum, teşekkür ediyorum benim türkülerimi okudukları için. Gençlerin okumasına ben seviniyorum. Sadece söyleyeceğim şu ki, özünden kopmamak suretiyle, yani özünden kopmamak dediğim, o tattan ayrılmamak suretiyle, türkünün sözünü değiştirmeden, kimliğini bozmadan biraz daha renklendirebilenlere teşekkür ediyorum. Hiç kimseye dur demiyorum yani, herkesi destekliyorum. Yalnız beni değil, herkes her şeyi duysun, dinlesin. Başka söyleyeceğim bir şey yok.

Yıllardır tek bağlamayla çıkıyorsunuz sahneye. Siz müziğinizi başka seslerle renklendirmeyi düşündünüz mü?

Ben istesem yapardım. Ama ruhum öyle kabul etmiyor. Ben 62 yaşına geldim. Kabul etmeme nedeni şu: Ben kendi duygularımı ancak sazımla bütünleştirebiliyorum. Kendi türkülerimin yarısını sazımla tamamlayabiliyorum. Ruhumu ancak ikna edebiliyorum. Başkaları da olsa dağılırım ben o zaman. Sırf bunun için başka müzik katmıyorum. Ama çeşitli bütün ritmler katılır benim müziğime. Benim kasetlerimde var, izliyorsanız son kasetlerimi. Folklora uygun çeşitli ritmler var.

Sizde tek bir kuru saz çalarken de güçlü bir ritm duygusu var. Ritm başından beri önemli sizin için.

Hatta parmaklarım nasırdır benim. Sazın döşüne vura vura üç parmağımda nasır olmuştur. Bunları keserim ben, yine nasır olur. Onun için oyulur sazlarımın döşleri. Şimdi çaldığım sazın da döşünü yeni değiştirdim. Bununla devamlı çalmıyorum gerçi. Elektro saz çalıyorum sahnede. Bizi çok tatmin ediyor. Hangi perdelere basıyorsak onları duyabiliyoruz sahnede. Ama boş sazla ben tatmin olamıyorum. Dün akşam TGRT’de Sümer Ezgü’nün programında sahnenin etrafında çoluk çocuklar vardı, onların sesleri geliyordu… Boş saz çalıyorum, ama sazımın sesini duyamıyorum ki gürültüden. Deşarj olamıyorum. Ne yaptığımı bilemedim ben dün akşam. Sadece söyledim işte. Sahnede elektro çaldığımız zaman çok daha güzel oluyor.

Elektro sazlarınız tam elektro saz değil galiba. Normal sazla elektro arası sanki…

Mümkün olduğu kadar boş sazın sesine yakın. Tabii ne de olsa elektro, kulak alışıyor.

Eski bağlamalarınızda da bu kadar perde var mıydı?

Ben baştan beri çok perdeli kullanıyorum. Sazın göğsüne kadar ilave perdeleri kamıştan yapıştırırdım o zamanlar. Yani daha çok perdeli kullanırdım eskiden. Duygusal çaldığım için neresi geliyorsa oraya basmam gerekiyordu benim. Belli bir perdem yoktur benim. Bir çaldığımı bir daha çalsam aynı çalamam, o andaki duygum değişmiş olduğu içindir.

Perdeler yetmiyor yani sizin duygularınızı anlatmaya. Ne kadar çok olsa o kadar iyi yani…

Ne kadar çok olsa o kadar rahat oluyorum.

Babanızın perdeleri daha farklıydı, değil mi?

Babam rahmetlik, 12 perdelik çalardı. Eski adamlar tabii. Zaman bu kadar hızlı değildi eskiden. Mesela Aşık Veyselimiz üç-beş perdeden tutup çaldı, ama Veyselimizin perdesini geliştirenler bugün neler neler yapıyor aynı bağlama üzerinde. Gelişiyor tabii zaman, olduğu yerde kalmıyor.

Bir zamanlar saz yapımcılığı yapmışsınız, “Tavşancı” lâkaplı birisiyle…

Evet. Şimdi çaldığım sazın ustası da o. Benim bir zamanlar, memleketten alıp başımı gittiğimde iyi bir sazım yoktu. Bir sazım olsun diye para biriktirmeye başladım. Bir pavyonda 7.5 lira yevmiyeyle çalışıyordum. 45 lira biriktirebildim. Bir sazevine gittim. İki yaşlı adam çalışıyordu. “Sazlara bakacağım” dedim. “Bak” dediler. Sazın birini aldım elime, çalmaya başladım. Birisi geri döndü, gözlüğünü çıkardı, “söyleyebiliyon da mı?” dedi. “Eh, söylerim” dedim. “Söyle” dedi. Söyledim. Söylerken beni uzun uzun dinledi. Saz hoşuma gitti, fiyatını sordum. 60 liraymış. Benim 60 liram yok tabii. “Param yetişmiyor” dedim. Çıkıp giderken beni çağırdı usta, “gel seninle dükkâna ortak olalım” dedi. Benim saz alacak param yok, usta beni dükkâna ortak etmek istiyor! Gene “param yok” dedim, “olsun, beraber çalışırız, ödersin” dedi. Bir kâğıda kendi yazdı imzaladı, bir de bana imzalattı. Dükkâna bir fiyat koymuş, ortaklaşa onu çalışıp ödeyeceğiz. Bana ortaklık teklif eden sahibiymiş dükkânın. Diğeri de 10 lira yevmiyeyle çalışan bir usta… Ortakçım yokken öteki ustaya dedim ki, “ustam, bana şöyle göğsü düz bir saz yapar mısın?” Yönünü bile dönmedi. Zoruna gitti herhalde. Daha çocuğum ben. Parasız gelmiş, oraya ortak olmuşum. Bana cevap bile vermedi… Kamyonlarla kütük getirirdi usta. Keserle oyarlardı, görürdüm. Aldım bir kütük oradan, başladım oymaya. Kütüğü oydum, sazın çanağını çıkardım. Tabii onlar iki günde bir çanak oyuyorsa, ben bir ayda ancak oydum. Çanağı kulpladım, düzelttim. Üç ayda sazı meydana getirdim. Hatta öyle merak ediyorum ki sesini, cila yapmadan tel taktım sesini duyayım diye. Sesini duyduktan sonra cilasını yaptım. Naylonlar yeni çıktıydı o zamanlar, al, yeşil, beyaz naylonlar vardı. Onları da ustaların işlediği gibi işledim. Böyle kendi sazımı kendim yaptım.

Ondan sonra saz yapımcılığı yaptınız mı?

Yok, yapmadım. Dükkân bizim oldu. Bu defa ortakçım bana karşılığını ödedi, kendi çıktı gitti. Usta benim ustam oldu. Başka saz yapmadım, bir tek saz yaptım.

O sazınız duruyor mu?

Yok. O taa ‘50′li yıllardaydı. Ortakçım Hüseyin Koluman’a “Tavşancı” derlerdi. Alevî olduğu için tavşan yemezmiş güya, ad takmışlar ona. Onu bilmeyen yoktur Ankara’da. Hatta bir an oldu ki, başka bir dükkân açmıştı, döndüm ona gittim. “Bana şöyle bir saz yap” dedim. “Ben öyle saz yapmam” dedi. Sazların göğüsleri kavisliydi o zamana kadar. Kamburdu göğüsleri. Yanında Yusuf (Yeniay) isminde bir çırak vardı. “Yusuf yapsın” dedi. Ben gittim, içeride sazın çanağını seçtim. O sazla “Mühür Gözlüm”ü filan çalmıştım. Sesi çok beğenildi. Mektuplar filan gelirdi radyoya. Ben de Tavşancı’nın değil de Yusuf’un adını verdim. Herkes Yusuf’a gitmeye başladı. Çırak ayrı bir dükkân açtı. Beş-altı ayda bana sıra gelmedi Yusuf’tan saz almak için. İşte şimdi çaldığım sazım Tavşancı’da kalmış. Artık yaşlanmıştı. Ziyaretine gittim. En son bu saz kaldı ondan.

Söyleşilerinizde de bahsettiğiniz bir “havalandırma” deyimi vardı. Babanız Muharrem Ertaş da, siz de eski ustalardan sözler havalandırıyorsunuz. Nedir “havalandırmak”? Nasıl “havalanır” türkü?

Türküyü nasıl mı havalandırıyoruz? Besteci nasıl havalandırıyorsa biz de öyle yapıyoruz. Değişen bir şey yok. Havalandırmak, müziklendirmek oluyor.

Peki diğer âşıklardan, ozanlardan yıllardır söylediğiniz sözleri nereden buluyorsunuz? Babanızın da Pir Sultan’dan, Dadaloğlu’ndan, çeşitli âşıklardan türküleri var. Kitaplardan mı alıyosunuz, gezdiğiniz yörelerdeki insanlardan mı duyuyorsunuz?

Ozanlar zinciri birbirine bağlıdır. Gelmiş geçmiş hepimiz birbirimize bağlıyız. Hepimiz insanlık için varız. Kerem ölüp gitmişse bir sözü var onun. Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın bir sözü var. Bunlar öldü diye hep öyle gidecek değil. Ben de gelmişim, babam, öteki de gelmiş. Herkes kendi geldiğini kendi söylerse… Öteki o kadar şiir yazmış. Onların öylece ölüp gitmesi mi lâzım? Ha ben kendi sözümü söylemişim, ha Pir Sultan’ın sözünü söylemişim, ha Karacaoğlan’ın sözünü söylemişim. Hiç değişen bir şey yok. Öz aynı. Sadece yüz değişiyor. Ama ne var ki burada, insan kendi zamanına göre gördüklerini kendisi yazma, söyleme ihtiyacı hissediyor. Bana sorarsanız böyle. O zamanını görmüş, zamanına göre söylemiş, ben de zamanımı görmüşüm, zamanıma göre söylemişim, ama bu zamana uyarlanan bir sözü varsa öteki ozanın, Pir Sultan’ın, Karacoğlan’ın hazırda, ha o söylemiş, ha ben söylemişim. Dikkat ediyorsanız, hiçbir türkümün içinde adım, soyadım yok benim. Babam da aynıdır. Babam hiçbir türküsüne sahip çıkmamıştır. Kendi söylediğine bile sahip çıkmamıştır. Benim dememiştir. O kadar röportajları var. İzliyorum, hiçbirinin içinde şunu da ben söyledim dememiştir. Sadece bana özel bir türkü söylemişti. Bir onu inkâr edemedi.

Garip mahlasıyla söylediğiniz, size ait olan türküleriniz var. Ama mahlas kullanmadıklarınız da var.

Garip mahlasını hâlâ kullanıyorum. Sözleri tamamlanmadığı için bazen kullanmadıklarım oluyor. Plaklar kısa olduğu için, üç dakikada, dört kuplelik bir şiirin ancak iki kuplesini okuyabilmişim. Mesela “İki büyük nimetim var”. Bunun içinden ya iki beyit söylemişim, ya da üç. O aslında dört beyitti. Yeniden kasete okuduğumda onu dört beyit olarak okudum. Benim türkülerimin içinde bir “garip” kelimesi geçer. Ama belli bir yeri de yoktur garibin. Bakarsın başında, bakarsın ortasında, bakarsın sonunda geçer.

Bu “gariplik” doğduğunuzdan beri gurbette olmanızdan mı geliyor?

Tabii, oradan geliyor.

TRT’de Nida Tüfekçi “garip” mahlasıyla türküler okumanıza izin vermemişti. Neden yasakladı Tüfekçi?

Nida Tüfekçigiller ozanı kabul etmeyen kimselerdi. Yani, türkü üreteni kabul etmeyen kimselerdi. Ozanı kabul etmeyen birisiydi Nida Tüfekçi. Onun için senin söylediğini kabul etmezdi. Mutlaka halk türküsü olacaktı. Halk türküsünde neyse o olacaktı. İllâ da anonim olması gerekiyordu. Onlar öyle istiyordu.

Çok saçma bir şey değil mi?

Ne demek, saçmanın daha ötesinde. İnsan bir şey söyler, bir şey anlatmak için. Konuşulan kelime karşı tarafa bir şey anlatamıyorsa kelimeler fuzulîdir, başağrısından başka bir şey değildir. Söylenen sözler hep insan, halk için söylenmiştir. Evet, halk türkülerimizi de severiz. Keremler, Mecnunlar… Bunların kimliği yok mu yani? Ne demek bu? Bunu bile bile inkâr etmek nankörlüğün en büyüğüdür. Veysel olsun, Mahzuni olsun, bunları inkâr etmek büyük nankörlüktür. Ozanın ağzı bağlanamaz. Ozanın gırtlağı sıkılamaz. Ne demek ozan? Peygamberimiz bile “benden sonra peygamber gelmeyecek, ama âşıklar gelecek” demiş. İsterse demeseydi. Mecburen gelecektir. Bu bile bile hakkı inkâr etmek demektir. Hiçbir ruh kabul edemez bunu.

Âşıklardan bahsetmişken, ‘50′lerde, ‘60′larda Mahzuni, Daimi, Davud Sulari gibi pek çok âşıkla beraberdiniz. Hatta Davud Sulari’yle atışırmışsınız. Onlarla neler yaşadınız?

Atışma, karşılaşma demektir. Atışma kelimesini kabul etmiyorum, atışma değil de buluşma diyelim biz. Tabii öteden beri ozanlık, âşıklık diye bir gelenek var. Ben bunu gelenek olarak görmüyorum da, ortak aşk olarak düşünürüm. Ben hiçbir zaman ozanım, âşığım dememişimdir. Adımı soyadımı da kullanmamışımdır. Bu, babamdan nakşedilen bir duygudur bana. Bunun haricinde tabii bir araya gelirdik, söyleşirdik karşılıklı ozanlarla. Bazen öyle olurdu ki, ozan olmayan birisi Pir Sultan Abdal’ın kitabından bir şiir okur, ona karşılık söylerdik, ozanın olmadığı yerde. Böyle muhabbetlerimiz, özel günlerimiz çok olmuştur bizim. Bazen döğüşürdük sözel olarak. Kötü mânâda değil tabii. Ben atışmayı espri olarak kabul ediyorum.

Mahzuni’yle nasıl tanışmıştınız?

Mahzuni’yle tanışmamız çok uzun yıllara dayanır. Aşağı yukarı benden sonra gündeme geldi Mahzuni. Ankara’da tanıştık. Benim gezdiğim yerler ayrıydı, onun gezdiği yerler ayrıydı. O gezdiği yerlere göre yürüdü, ben gezdiğim yerlere göre yürüdüm. Aynı duygunun iki kardeşiyiz biz onunla. Ama o yolunu başka yöne çevirdi, benim yönüm başka. Ama en sonunda kardeşlik duygusu birleşti, bir araya geldik.

Sizin demek istediğiniz, “onun yolu yanlış, benimki doğru” gibi bir şey değil.

Değil, öyle değil. Görüş olarak farklı. Ayrımcılık, sen şusun, ben bu gibi şeyler yok. İkimizi alırsak bir noktaya, her ikimiz de insanlık için, cehalete karşı mücadele ediyoruz. Ben fazla kelime bilemem. Bilmem azdan çok anlar mısınız? Anlarsınız herhalde. İşte böyle. Her kim olursa olsun, beyni özel bir yere saplanıp kalmayan tabii, hepisi insanlık içindir. Bir kelime üretiyorsak, insanlık için.

Orhan Gencebay’la nasıl tanıştınız?

TGRT’deki programda Orhan’la bir tarih hatırlaması yaptık. Ben başımı alıp memleketten geldiğim zaman bir sazevine gitmiştim. Yine sazım yoktu. Ömer Gök’ün sazeviydi. Allah rahmet eylesin, ölmüş. Saz alacağım param yok, yetmiyor. İstanbul’da Beyoğlu Saz diye bir yere girmiştim. Yine 7.5 lira yevmiyem vardı. Alamıyordum, ama gelip gidip o sazları çalıyordum dükkânda. Ömer Gök “seni bir çocuk çok merak ediyor, görmek istiyor, bizim oralı, Samsunlu, adı Orhan” dedi. Nihayet bizi buluşturdu Orhan’la. Orhan, bugün de olduğu gibi ‘50′li yıllarda da yakışıklı bir gençti. İkimiz de aynı yaşlardaydık —Orhan hiç yaşını boşuna saklamasın. (gülüyor) Yakışıklı bir çocuk, güleryüzlü, sempatik. Aynı bugünkü gibi. Tanıştığımız gün ben çaldım biraz. Ömer Gök “Orhan da çalar” dedi. Orhan sazı aldı eline, aynı bugünkü gibi, fırtına gibi çaldı. Çalarken de bir yerde “bu Allah’a yalvarış” dedi. Yani çalarken, sazını Allah’a yalvarttığını söyledi bana. Unutmuyorum. O günden beri severiz birbirimizi. Ben Orhan’ın bütün kasetlerini ilk çıktığı andan itibaren alırım. O bilinçli sözlerini dinlerim. Müziği malûm. Mahzuni’nin de bütün kasetlerini dinlerim, Orhan’ın da.

Yugoslavya’da trafik suçundan hapse düşmüşsünüz. İçerde yatarken Türkiye’den sadece Yaşar Kemal’den hediye bir kitap gelmiş. Daha önce tanışıyor muydunuz Yaşar Kemal’le?

“İnce Memed” miydi neydi, bir kitabı geldi bana. Sadece şunu hatırlıyorum: “Bozkırın tezenesine geçmiş olsun” yazıyordu kitabın içinde. Bana hapishanedeyken gelen tek şey oydu. Ne mektup, ne telefon geldi. Hiç tanışmadık Yaşar Kemal’le. Hiç karşılaşmadık. Bir elini öpmek istiyorum Yaşar Kemal’in. Ama nerede, ne zaman nasip olur?

Kitaplarını biliyor muydunuz?

Bilmem. Hiçbir şeyini bilmiyordum. Ben okula gidemedim. Sonra kitap okuma zamanım da olamadı. Hiç kitap okuyamadım ben. Ama babamdan bilirim, Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun kitaplarından babam türkü yapardı. “Baba, sen niye yapmıyorsun?” derdim. “Ha o söylemiş, ha ben söylemişim. Biz ozanlar birbirimizin devamıyız” derdi. Onun için adını söylediği türkülere yazmadı. Hatta Bayram Bilge Tokel’in kitabında babamın söylediği türküler anonim olarak gösterilmiş. Onlar babamın kendi türküleridir. Hatta içinde iki tane bülbül türküsü vardır. Bana söylemiştir onu: “Niye garip garip ötüyon bülbül / Yoksa sen de bahtı karalı mısın / Durmaz feryad edip coşuyon bülbül / Sen de benim gibi yaralı mısın…” Bunu bozlak olarak söyledi. Öbür tarafa da türkü olarak söyledi: “Bilmem neden böyle soldun / Niye düştün zara bülbül / Yoksa yardan mı ayrıldın / Belli bahtın kara bülbül…” Ben yârimden ayrıldıktan sonra bunu bana söylemişti babam rahmetlik.

“Biz ozanlar birbirimizin devamıyız” dediniz. Mahzuni ve siz hâlâ çalıp söylüyorsunuz. Peki sizlerden sonra devam edecek mi? Gördüğünüz ışıklar var mı?

Eder efendim. Dünya döndükçe bu devam eder. Ben görmezsem, benden sonra gelecek nesiller mutlaka görür. Devam eder bu.

Bu ozanlık sevdası nasıl bir şey?

Siz hiç sevdalanmadınız mı?

Sevdalandık.

Eee niye bana soruyon ki, ha senin Ayşen, ha benim Fatmam. Değişen bir şey yok ki. Değişen, yüz şekilleridir. Canlar aynı candır. Ben size çok teşekkür ediyorum. Sizleri alnınızdan öpüyorum… Alnınızdan derken, buraya bir nokta koymak istiyorum. Erkek çocukları alnından öpülsün, kız çocukları yanağından. Erkek çocukları yanağından öpmesinler. Bunun şöyle altını çizin. Ben altını çiziyorum. Bir de siz çizin. Sizinki iki olsun. Buna şöyle güzelce bir nokta koyun.

Söyleşi: Ulaş Özdemir – Derya Bengi | Roll, sayı 39 | Şubat 2000 | K: Birdirbir

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Tanrı Kavramının Sömürülmesi – Albert Einstein

Daha iyi bir dünyanın kurulmasına çalışılırken Tanrı kavramından yararlanılması gerektiğine inanmıyorum. Bunun, çağdaş bir aydının davranışları ile bağdaşabileceğini sanmıyorum. Ayrıca,...

Kapat