Sinema Bir Düşler Kuşağıdır – Orson Welles

(…) Bütün yeni (teknik) yollar, aynı korkuyu ortaya koyuyorlar: Sinemanın kendi kendine güvenini yitirmesini. Teknik aldatılar, seyirciyi ken­dinden geçirip büyülemek için girişilen yeğin uğraşının bir parçasıdır.
Perdenin genişlemesinin anlatım olanaklarını artırmayıp azalttığını be­lirtmek zorunlu değildir. Her alıcı yönetmeni bunu söyleyebilir; bağırıp ça­ğırmayla elde edilecek pek az etki vardır. En taşkın tiyatro oyuncusu bile bir piyesi, sesini durmaksızın zorlayarak oynamakta tereddüt edecektir. Belli bir noktanın ötesinde, abartma ancak uyutucudur. “Ile-de-France” gemi­sinin düdüğünün yakınında bulunmak, korkutucu ama güzel bir tecrübedir, fakat tekrarlanınca hoş değildir. Fizik darbenin geçici hoşluğu sona erince, duyularımızın gamı artık alışkanlıkla uyuşmaz. Yeniliğin etkisi gidince, öl­çüsüzlüğün çağrısına artık kulak asmayız; uyumakla yetiniriz.

Bir film, ancak alıcı, ozanın kafasında bir gözün yerini tutunca, gerçek­ten iyidir.

Şüphesiz dağıtımcıların hepsi de, ozanların bilet sattırmadığı düşüncesin­dedirler. Sinemanın dilini kimden edindiğimizi bilmezler.

Ozanlar olmasaydı, filmlerin sözcük hazinesi, seyircinin hoşuna gideme­yecek kadar sınırlı kalacaktı. Bir çocuk gevezeliğinin eşdeğeri fazla bilet sattırmayacaktı. Sinema, şiirle hiç işlenmeseydi, merak konusu basit bir makine olarak kalacak ve zaman zaman doldurulmuş bir balina gibi sergilenecekti.

Canlı olan ne varsa -ve dolayısıyla ticaret açısından alınıp satılabilir olan ne varsa-, alıcının görmek yeteneğinden türer. Şüphesiz, alıcı, sanatçının ye­rine görmez, onunla birlikte görür. Alıcı bu anlarda kayıtçı bir araçtan çok daha fazla bir şeydir; bir başka dünyanın, bizim olmayan ve bizi büyük gize­min ta ortasına sokan dünyanın çağrılarını bize ulaştıran bir yoldur.

Burada büyü başlar. Ne var ki büyü, alıcının gözü aynı zamanda insanın da gözüyse, işleyebilir. Bu göz, insanların başlarının ölçüsünde olmalıdır.

İnsan, Tanrı’nın görüntüsüne göre yaratılmıştır. Bu görüntüyü büyüt­mek, ululamak değil, bozmaktır. Bu bir çeşit şakadır ve Tanrı’yla şaka olmaz. Bu basit bir din görüşü değil, sağlam bir estetik anlayışıdır.

Bir film, bir düşler kuşağıdır.

Renkli düş gördüğümüz olur, bazen siyah-beyaz düş de görürüz, ama hiç bir vakit Cinemascope düş görmeyiz. Hiç bir vakit bir karabasandan Vista-Vision olduğunu haykırarak uyanmayız.

Fantezilerimiz Cinerama’da daha şehvetli değildir, ermişler de Tanrı’da görmelerini Cinemiracle olarak gerçekleştirmezler…

(Bulletin du Festival~Cinemonde, Le Film Français,Cannes,16 mayıs 1958)

Sinema sorunlarıyla ciddî olarak uğraşmaya çalışan kimselerin yazıların­da yer alan bütün kutsalın kutsalı ilkeleri ve benimsenmiş gerçekleri yutamam. Her şeyden önce, sizler, sessiz bir filmin sesli bir filmden ister istemez daha iyi olduğu inancıyla yola çıkar görünüyorsunuz. ( • • • ) Demek istediğim, siz görüntülerin değerine hep olduğundan fazla önem veriyorsunuz. İçeriğe bakacağınız yerde filmleri her şeyden önce görsel etkisi yönünden değerlen­diriyorsunuz. Bu sinemaya yapılacak büyük bir kötülüktür. Bir romanı salt nesrinin niteliğine göre değerlendirmekle eştir. Sinema üzerine yazmaya baş­ladığım vakit, ben de aynı günahı işlemiştim. Görüşümü değiştiren, yönet­menlik tecrübem oldu.

Şimdi sinemayı teknikçi ya da kalifiye işçiden başka bir şey olmayanların sürüklediği bu çıkmazdan kurtarmaya ancak yazarın yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Bunun içindir ki, bugün yazarın kendine lâyık yeri hemen hiç almadığı halde film yönetmeninin öneminin abartıldığı düşüncesindeyim. Bana göre, Marcel Pagnol ya da Jacques Prevert gibi kimselerin Fransız sinemasın­daki yerleri, öbür herhangi bir kimseden daha önemlidir. Bence, filmlerin meydana getirilmesinde ilk ve son söz yazarın olmalıdır; bunun dışındaki en iyi şık, yazar-yönetmen olmaktır, fakat vurgunun birinci sözcükte olması şartıyla.

(…) Klasik olmuş, hem de haklı olarak klasik olmuş bir filmi, La femme du boulanger (Fırıncının Karısı)nı ele alın. Ne bulursunuz bu filmde? Kötü fotoğraf, beceriksiz kurgu ve gösterileceği yerde anlatılan bir sürü şey. Ama, ikisi de olağanüstü nitelikte olan bir öykü ile bir oyuncu var ki, kusursuz bir film meydana getiriyorlar. Öykü, tam olarak “sinema”lık bile değildir.İstersem bundan bir gecede bir oyun meydana getire­bilirim.

Bu örnek, film öyküsünün büyük öneminden söz açtığımda neyi anlat­mak istediğimi belki de her şeyden çok gösterir. Şüphesiz sadece tema üzerin­de durmuyorum, bunu şu iki satırla özetleyebilirsiniz: “İnci gerdanlığı ödemek için yirmi yıl köleler gibi çalıştı, oysa gerdanlığın sahte olduğu ortaya çıktı…” Gerçekte bir konuyu perdeye aktarmaya değer yapan, daha çok insancıl et­kenler ile temel düşüncelerin birleşmesidir.

(Sight and Sound, sayı: 8, aralık 1950)

(…) Bence, yönetim diye adlandırılanların hemen hepsi, büyük bir blöftür. Sinemada gerçekten yönetmen olan pek az kimse vardır,bunlar arasında da pek azı yönetim fırsatını ele geçirmişlerdir.Gerçek önem taşıyan tek

yönetim, kurgu sırasında yerine getirilir. Citizen Kane (Yurttaş Kane)in kur­gusu için, haftada altı gün çalışmak şartıyla dokuz ay çalışmam gerekmişti. Evet The Magnificent Ambersons (Görkemli Ambersonlar)ı, yaratıcısı ben ol­madığım sahneler taşımasına rağmen ben kurgulamıştım, ama kurgumu de­ğiştirdiler. Temel kurgu benimdir ve herhangi bir sahne ağır basıyorsa, kurgu­sunu ben yaptığımdandır. Başka bir deyişle, her şey sanki adamın biri tablo yapıyormuş gibi geçer: Adam tablosunu bitirir, bir başkası gelip “rötuşlar” yapar, ama hiç şüphesiz tuvalin bütün yüzüne bir resim ekleyemez. Ambersonlar’ı elimden almadan önce, aylarca kurgusu üzerinde çalışmıştım. Demek ki bütün çalışma oradadır, perdededir. Ama benim deyişim, sinema görüşüm için kurgu yönlerden biri değil, yönün kendisidir. Bir filmi yönetmek, sizin gibi insanların buluşudur: Bu bir sanat değildir, olsa olsa günde bir dakikalık bir sanattır. Bu dakika korkunç çetinliktedir, ama pek seyrek ortaya çıkar. Film üzerinde insanın bir denetim uygulayabildiği tek an, kurgudur. ( . . . ) Bana göre, selüloit kuşak bir müzik partisyonu gibi yaratılır ve bu yaratma, kurguyla belirlenir; tıpkı bir orkestra şefinin bir müzik parçasını tamamıyla rubato (soyut) yorumlayacağı, bir başkasının çok kuru ve akademik, bir üçün­cüsünün çok romantik çalabileceği gibi. Görüntülere gelince, bunlar yeter değil­dir; görüntüler çok önemlidir ama, ancak görüntüdür. Önemli olan her görün­tünün süresi, her görüntüyü izleyen öbür görüntüdür: Kurgu salonunda mey­dana getirilen şey, sinemanın bütün söz ustalığıdır. Yönetmen ancak o vakit gerçekten bir sanatçıdır; çünkü bana göre bir film, ancak yönetmenin çeşitli malzemeyi sadece kazasız belâsız bir kıyıya ulaştırmakla yetinmeyip bunları denetleyebilecek duruma ulaştığı ölçüde iyidir.

(Cahiers du Cinema, sayı: 84, haziran 1958) *

(…) Her sanatçının kendi deyişini savunacağını tahmin etmekle bir­likte, sinemanın canlı olması gerektiğine inanıyorum. Bana göre, sinema, bir çerçeve değildir; bir perde üzerine yansıtılan hareket halindeki yaşam dilimi­dir. Perde üzerinde hareket olmadıkça sinemaya inanmıyorum. Bundan do­layıdır ki, duruk bir sinemayla yetinen bazı yönetmenlerle, hayranlık duydu­ğum halde, aynı görüşte değilim. Bana göre, bunlar ölü görüntülerdir. Arkam­da göstericinin gürültüsünü duyarım ve sokaklardaki o uzun, upuzun gezin­tileri gördükçe, yönetmenin sesinin “kes!” demesini hep beklerim.

Alıcısını da, oyuncularını da fazla hareket ettirmediği halde kendisine inandığım tek yönetmen John Ford’tur. Filmlerinde pek az hareket olduğu halde Ford beni bunlara inandırmayı başarır. Ama öbürlerine gelince, bende bunların hep umutsuzca sanat yapmaya çalıştıkları izlenimi doğmuştur. Oysa vapmaları gereken şey dramdır ve dram yaşam dolu olmalıdır. Sinema benim için her şeyden önce dramatik bir araçtır, bir edebiyat aracı değil.

(…)(Yönetim tarzımın) dünya görüşüme uygun olduğunu sanıyorum:Evrenimizi meydana getiren o bir çeşit baş dönmesi,kararsızlık,dengesizliği hareket ile gerginlik karışımını yansıtıyor.Ve sinema bunu anlatmalıdır.Sinema bir sanat yapıtı olmak iddiasına sarıldığı anda,her şeyden önce bir film olmalıdır,yoksa biraz edebi herhangi bir anlatım aracının kalıntısı değil.

(Cahiers du Cinema ,sayı :165,nisan 1965)
Çeviren:Nijat ÖZÖN

George Orson Welles, (1915-1985) ünlü ABD’li yönetmen.
George Orson Welles, 6 Mayıs 1915 yılında Wisconsin – ABD’de doğdu. Welles iki yaşındayken yetişkin bir insan gibi konuşabiliyor, üç yaşında herşeyi okuyabiliyor, beş yaşında Shakespeare’in oyunlarını ezbere biliyor, vasisi tarafından kendisine hediye edilen kukla takımıyla Kral Lear’ı tek başına oynuyordu. 9 yaşındayken babasıyla çıktığı gezide dünyanın dörtte üçünü dolaşmış olan Welles bu arada resim yapmayı öğreniyor, ünlü büyücü Houdini’den illüzyon dersi alıyordu. 10 yaşında Wisconsin gazetelerinden birinde kendisinden; ‘Karikatürcü, oyuncu, şair ve sadece on yaşında’ diye bahsediliyordu. 18 yaşındayken, okuduğu kolejdeki öğretmeni olan Roger Hill’le birlikte Shakespeare’in yazılmış bütün oyunlarını bir araya getiriyor ve Welles’in resimleriyle süslü olan ‘Herkes için Shakespeare’ adındaki bu baskı özellikle Amerikan kolejlerinde büyük ilgi uyandırarak 90.000 satıyordu. Annesi o sadece dokuz yaşındayken, babası ise onbeş yaşındayken öldü. Bir süre resim üzerine çalıştıktan sonra oyunculuk yapmaya başladı. Bu yıllarda evlendi. Bir süre radyoda da çalıştı. Sonra, 1938 yılındaki ünlü “Dünyalar Savaşı”nın radyo tiyatrosunda Amerikalıları dünyayı Marslıların istila ettiğine inandırdı. 1941’deki ilk filmi “Yurttaş Kane” ileride çok büyük ün yapacak olmasına rağmen, o sıralar Welles’e yüklüce bir para kaybettirdi. Daha bu ilk filmiyle, Welles o zamana kadar ki sinema gelişimine yepyeni bir yön vermiş ve yenilikler getirmiştir. Özellikle, sinemanın anlatım potansiyelini ve yollarını farklı bir kompozisyonda kullandığı için bu film önemliydi. Bu nedenlerden ki, “Yurttaş Kane” filmi birçokları tarafından “bugüne kadar yapılmış en iyi film” payesini almıştır. Ayrıca, bu ilk filminde oyuncu olarak da bulunmuş ve performansıyla da beğeni toplamıştır. Yine de, Orson Welles, Hollywood’da tutulmadığı için Avrupa’ya gitmiştir. Her ne kadar sonraki filmleri de Amerika söz konusu olduğunda pek başarılı olamamış olsalar da, en azından ticari açıdan, özellikle Avrupa’da çok tutulmuş ve birçok ödül aldı. 10 Ekim 1985’te Paris’te vefat etti.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?

Dünyada şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de söylenmekte olan şarkı hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir. Bu şarkı herkes...

Kapat