Sanat Sınıflandırması ve Toplumsal Çevre Üzerindeki Etkisi – Dr. Özand Gönülal

İnsanlık tarihi ile yaşıt olduğu söylenen sanatın sorgulanmaya başlaması, günümüzden 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen kategorik yaklaşımlar sanat olgusun içerisine “gelişme” ifadesini de sokmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Sanat ise görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.

Sınıflandırma, sanatın kendisi ile değil, varoluş boyutu ile ilgilidir. Sanatın tanımı içerisindeki varoluş ifadesi, varetmeyi içermektedir. Varetme; devingen süreç içerisindeki insan ile ilişkilidir. İnsan bu süreç içinde yüksek benliğini varetmek amacıyla farklı yollar izlemektedir. Sınıflandırılması gereken Var Etme Yolları’dır. Bilgi teorisi çerçevesinde bir sınıflandırma ancak şöyle yapılabilir; (1) yüzeyde var etme, (2) hacimle var etme, (3) sesle var etme, (4) sözle var etme ve (5) bedenle var etme.

Bu çalışma kapsamında, sanatın tanımlanması ve sanatın toplum ile olan ilişkisinin tartışılması, amaçlanmamıştır. Bu konu sanat sosyolojisi çerçevesinde bir çok kez değişik platformlarda tartışılmış ve bir çok yayınla ortaya konmuştur. “Sanat sanat içindir” ya da “sanat toplum içindir” düşünceleri üzerine uzun yıllar önemli tartışmalar yapılmıştır.

Ancak, tüm bu tartışmalar yapılırken, diğer yandan “sanat sınıflaması” konusunda da önemli düşünceler ortaya çıkmıştır. Sanat ile toplum arasındaki ilişkinin doğru bir biçimde gerçekleşmesinin temelinde, doğru bir sanat sınıflaması yatmaktadır. Çünkü doğru bir biçimde yapılan sınıflamalar, sanatın toplum tarafından doğru tanınmasını ve toplumun sanattan gerektiği gibi yararlanmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, bu makale çerçevesinde öncelikle bu güne kadar yapılmış sanat sınıflamaları ve toplumun sanatla olan ilişkisinde yanlış sınıflamalar nedeniyle doğacak sorunların neler olabileceği, doğru sınıflamanın nasıl yapılması gerektiği tartışılacak ve örnek bir sınıflama ortaya konulacaktır.

Yaşamın içinden çıkan bir insan etkinliği olarak sanatın, insanlıkla yaşıt olduğu söylenmektedir. Ancak sanatın bir olgu olarak farkına varılması, tanımlama ve tanıma süreci ise Platon ile birlikte yaklaşık 2500 yıl öncesine dayanmaktadır. Platon’ dan itibaren birçok kültürden farklı disiplin ve kesimlerden sanatın tanımlaması ve sınıflandırılması konusunda birçok düşünce üretilmiştir.

Bu doğrultuda yapılan kategorik yaklaşımların temelini, bilgi teorisi yöntemleri oluşturmaktadır. Antik dönemden itibaren bilgi teorisinin yöntemleri ile gerçekleştirilen sanatı anlama ve tanıma çabaları bilimsel tavra ait olan “gelişme” ifadesinin sanat için kullanılmasına neden olmuştur. Sürekliliğin, gelişmeyi içeren bir sonucu ortaya çıkarmasını bekleyen bilim için “gelişme” ifadesi doğaldır. Çünkü bilim içinde, insan ile nesne arasındaki ilişki ve süreç; algı, gözlem, deneme ve sınama olarak gerçekleşirken; Sanat içinde görme, sezme ve yaratma şeklinde gerçekleşmektedir.2 Bu çerçevede, bilimsel disiplin içinde kavranılan şey genel, sanatta ise kavranılan tamamen özel ve bireyseldir.

Sanatın tanımlanması ve sınıflandırılması sorunu; ne sanatın ne de sanatçının sorunudur. Bu sorun, Platon’dan bu yana tarihsel süreç içerisinde gelişen, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat tarihi gibi bilimlerin kendi disiplinleri çerçevesinde ortaya koydukları bir sorun olmuştur.

Sanatı inceleyen bilimlerin her biri, sanatın unsurlarından, yani sanatçı, sanat eseri ya da alıcıdan birini seçerek incelemişlerdir. Örneğin, sanatçı psikoloji biliminin, sanat eseri sanat tarihi ve felsefenin, alıcı ise sosyoloji biliminin incelemek üzere seçtiği sanata ilişkin unsurlardır.

Ancak bu bilimsel disiplinlerin, incelemek üzere seçtikleri sanata ilişkin unsurlardan hareketle sanatı tanımlamaya çalışmalarına karşın, ortak bir tanımda buluşamadıkları görülmektedir. Bunun nedeni, her disiplinin kendi bakış açısından bir tanımlamayı ortaya koymasıdır. Dolayısıyla, sanatın tanımlanmasında ortaya çıkan bu karışıklık sanat sınıflaması ile ilgili sorunlar yarattığı gibi, sanatı doğru tanımaya ihtiyaçları olan toplum bireyleri üzerinde de olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu aşamada, sanatın tanımlanması görevinin; sanatı inceleyen farklı bilimsel disiplinler yerine, bu disiplinlerin incelemeleri sonrasında ortaya koyduğu verileri senteze ulaştıran yöntemleri geliştirebilecek ve bu sentez çerçevesinde sanatın tanımlamasını yapabilecek; ortak bir disipline verilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu disiplin Sanat Teorisi olmalıdır.

Henüz yeterince farkedilmeyen Sanat Teorisi dünyada ve Türkiye’de yeni yeni yerine oturmaktadır. Ancak, bu güne kadar yukarıda sözünü ettiğimiz bilimsel disiplinlerin, anlayışları çerçevesinde farklı yaklaşımlar sergilemeleri nedeniyle sanat tanımlarında olduğu gibi sanat sınıflamalarında da çeşitlilik yaşanmaktadır.

Tarihsel süreç içerisinde sanat sınıflaması konusunda ilk adım Antik dönemde Aristoteles (İ.Ö 384–İ. Ö. 327) tarafından atılmıştır.3 Aristotales, mimesis kuramı çerçevesinde taklit aracı olarak sanatı:

a. figüratif sanatlar (renk, çizgi, figür)
b. müzik (armoni, ritm, söz sanatları)
c. dans (ritmik hareket sanatı); olmak üzere üçe ayırmaktadır.
Antik dönemde ortaya çıkan bu sanat sınıflamasının temel amacı, insan tarafından yapılanı doğal olandan ayırmaktır. Ancak yarar amacı taşıyan nesneler ile hiç bir şekilde çıkar gözetmeksizin yalnızca hoşlanmak amacıyla seyredilmek üzere üretilen nesneleri birbirinden ayırmak için rönesans döneminde başlayan çaba, 18. Yüzyılda “güzel sanatlar” ifadesi ile temel bir ayrıma ulaşmıştır.4 Burada ortaya konulan çaba antik dönemden farklı olarak, sanat ile zanaat ifadesinin karşılığı olan uygulamaları ve bu uygulamalar sonrasında ortaya çıkacak nesneleri birbirinden ayırmaktır. Bu bağlamda Kant ve Hegel sanat adına yaşanacak sürecin temelinde özgürlük bulunduğunu vurgulamaktadır.

Buradan da anlaşılacağı gibi sanat, özgürlüğü kısıtlayacak hiç bir sınırı kabul edemez. Önceden belirlenmiş herhangi bir işlev yada amaç, sanatsal süreç içerisinde üretilen sanat nesnesi açısından baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla baskı altında yaşanan süreci sanat olarak adlandıramayız.

Bu anlayış çerçevesinde sanatı şöyle tanımlayabiliriz: “Sanat, insanın yüksek benliğinin devingen bir süreç sonrasında bir başka boyutta varolmasıdır. Bu varoluşun göstergesi sanat nesnesidir.”

Böyle bir tanımdan sonra, Nilgün Kırcıoğlu’nun “sanat yalnızca yapılır. O, ancak yapıldıktan sonra bir şeydir” 5 saptamasını dikkatle ele almak gerekmektedir.

Buna göre sanat; nesnesi olduğu için vardır. Nesnesi yoksa, yoktur.6 Bu nedenle yapılacak sınıflamanın nesnenin özelliklerinden hareketle yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla ilgili her türlü unsurdan söz etmenin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Yani bir ressam, heykeltıraş ya da bestekarın sanatçı kimliğini kazanabilmesi için, yaptığı nesnenin, sanat nesnesi özelliğini taşıması gerekmektedir.

Ayrıca mimesten Kathersis’e, kavramsallaşmış içerikten günümüze ulaşan sanata ilişkin söylemlerin temelinde sanat nesnesi yatmaktadır. Bu nedenle yapılacak bir sanat sınıflamasında sanat nesnesi ile özelliklerinin temel alınması gerekmektedir.

Ancak bugüne kadar yapılan bir çok sanat sınıflamasında sanat nesnesinin temel özellikleri yerine farklı noktalardan hareketle sınıflama yapılmaya çalışılmıştır.

Örneğin Nejat Bozkurt kitabında; aşağıdaki gibi bir sınıflama gerçekleştirmiştir.

1) Görsel Sanatlar: Resim, Heykel, Mimarlık

2) İşitsel Sanatlar: Şiir, Müzik ve Söz sanatlarıdır.

Buradaki ayrımda, temelini Platon’da bulabileceğimiz bir yaklaşım sergilenmiştir. Platon’a göre güzellik, kaynağını “görmede ve işitmede” bulan hoş olanın bir kısmıdır.7

Sanat sınıflamalarının geleneksel bir biçimi de, şiir, öykü ve romanı “yazın sanatlar” ; resim ve heykeli “görsel sanatlar”;tiyatro,dans,bale,opera ve pandomimi “sahne sanatları” şeklinde yapılan ayrımlama ile gerçekleştirilmektedir.8

Selçuk Mülayim’in9 yapmış olduğu sınıflandırmada ise daha farklı bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Burada sanat öncelikle: Güzel Sanatlar, Endüstriyel Sanatlar ve Karma Sanatlar olmak üzere üçe ayrılmıştır. Ayrıca; Güzel Sanatlar; plastik sanatlar (mimari, heykel, kabartma, resim, minyatür ve süsleme), fonetik Sanatlar (şiir, müzik), ritmik sanatları (tiyatro, pandomim); Endüstriyel Sanatlar, duvarcılık, dokumacılık, marangozculuk, demircilik v.b. zanaatları; Karma Sanatlar ise sinema, opera, fotoğraf ve dansı kapsamaktadır.

Diğer yandan, Ayla Ersoy farklı ifadeler ile benzer sonuçlar ortaya koyan sanat sınıflamasını şöyle yapmıştır.10

1) Maddeye biçim veren plastik sanatlar: Mimari, resim, heykel, kabartma; plastik sanatlar göze hitap ettiği için görsel sanatlar,

2) Ses ve söze biçim veren fonetik sanatlar: Edebiyat ve müzik sanatlarını kapsar. Daha çok kulağa hitap ettiği için işitsel sanatlar,

3) Harekete biçim veren ritmik sanatlar: Dans, bale ve sportif oyunlardan oluşmaktadır.

Yukarıda verilen sanat sınıflamalarını çoğaltmak mümkündür. Ancak bir başka sorun, bir çok sanat tarihi kitabında bölüm başlığı olarak kullanılan sanat sınıflaması unsurlarında bulunmaktadır. Örneğin, “plastik sanatlarda” Düzen Sorunları11 ya da “Heykel Sanatı” “Resim Sanatı”12 “Çini ve Seramik Sanatı”13 “Sinema Sanatı”14 “Seramik Sanatı” 15“Resim ve Heykel Sanatları”16 “Heykel Sanatına Geçerken”17 “Maden Sanatı”18 “Halı Sanatı”,19 “Minyatür Sanatı”20 “Hat Sanatı”21 “Maden Sanatı”22 gibi.

Sanat tarihi biliminin kendi disiplini çerçevesinde ortaya koyduğu yaklaşım, Sanat olgusunun toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda tahribat oluşturmaktadır. Bu tahribat sonucunda, “Mutlu Olma Sanatı”23; “Sevme Sanatı”24, “Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı”25, “Yönetim Sanatı”26 v.b. gibi çalışmalarda olduğu gibi bir işin iyi yapılabilirliğini sanat olarak niteleyen kitap isimleri karşımıza çıkmaktadır.

Sanatın ne olduğu, sanatın sınıflandırması v.b. konular ne toplumun ne de sanatçının sorunu değildir. Ancak, bilgi teorisi çerçevesinde hareket ederek sanatı inceleyen bilimler belli kalıplar ortaya koymaktadır. Bu kalıplar hem toplum bireyleri hem de sanatçılar üzerinde olumsuz etkiler oluşmaktadır. Toplum bireyleri, sanatı inceleyen bilimlerin ortaya koyduğu veriler ve bu veriler çerçevesinde yapılan sanat sınıflamaları ile sanat olarak nitelenen şeyleri tanır. Bu tanıma, ‘değer’ olanı bilmeye neden olur ve bu şekilde değer olanı bilecek olan bireyler, bu ‘değeri’ yaşamlarına dahil edeceklerdir. Diğer yandan sanatçılar üzerinde baskı oluşacak ve bu baskı sınırlılık getirecektir. Sanatın yapısına aykırı olan sınırlılık nedeniyle sanatın sahip olduğu ifade zenginliğinden habersiz olunacağından, sanatçı şartlanmışlıktan kurtulamayacağı için yüksek benliğe ulaşılması mümkün olmayacaktır.

Sanatı inceleyen bir çok bilim içerisinde salt nesneyi temel alarak sanatı kavramaya çalışan “Sanat Tarihi’dir.” Sanat Tarihi de diğer bilimler gibi genel ve tipik olanı kavramaktadır. Dolayısıyla bir genelleme ve tiplemeyi ortaya koymaktadır.Buna göre, nesnesi resim olan bir süreci RESİM SANATI olarak adlandırmaktadır. Böyle bir ayrımlama; üretilen her resmin sanat eseri; bu nesneyi üreten her ressamın da sanatçı olarak algılanmasına neden olmaktadır.

Böyle bir yaklaşımın ortaya koyduğu çarpık anlayışın örneklerini yayın organlarında, broşürlerde ya da kataloglarda görebiliyoruz. Bugün sayıları oldukça fazla olan galerilerde açılan her sergi sahibi, bu sergilerle ilgili haber yazılarında, broşür ve kataloglarda sanatçı olarak tanıtılmakta ve sergilenen her nesne sanat eseri olarak nitelenmektedir.

Diğer yandan önemli bir başka sorun “Seramik Sanatı” ifadesi ile yapılan ayrımda yaşanmaktadır. Böyle bir ayrımın NESNESİ dahi yoktur. Yani seramik bir nesnenin adı değildir. Sadece bir nesnenin üretilmesi sürecinde kullanılan tekniklerin genel adıdır. Dolayısıyla “Resim Sanatı”, “Heykel Sanatı”, v.b. ayrımlar nasıl yanlış ise “Seramik Sanatı” ayrımı da yanlıştır. Çünkü bu teknikle üretilen her nesnenin sanat nesnesi ve bu tekniği her uygulayanın da sanatçı olarak algılanmasına neden olacaktır. “Maden Sanatı” ayrımı da malzemeden hareketle yapılan yanlış bir ayrım ifadesidir.

Burada olduğu gibi, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten hareketle yapılan sınıflamanın nedenini materyalist sanat yönteminde bulmamız mümkündür. Materyalist sanat yöntemine göre ilkel bir sanat yapıtı, kullanılma amacı, hammadde ve teknikten oluşan üç etkenin ürünüdür.27 Bunları temel alarak sanat sınıflamasının yapılması ile, “sanat” kelimesi, iyi yapabilirlik ifadesi ile özdeş hale gelmektedir. Yani herhangi bir işin yada nesnenin iyi yapılabilmesine “sanat” nitelemesi yapılmaktadır. Böyle olunca “SANAT” olgusunun ifadesini bulduğu eylem ya da nesnenin ne olduğu konusunda karışıklık ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu karışıklığın ortadan kalkması için öncelikle, kullanım amacını, hammaddeyi ya da tekniği temel alarak yapılacak sanat sınıflamasından kurtulmamız gerekecektir. Çünkü bu üç unsur sanat olarak adlandırılan sürecin ikincil, üçüncül etkenleridir. Bu nedenle sanatçının seçimi olan birincil etkeni ortaya çıkarıp, bunları temel alarak sınıflamanın yapılması gerekmektedir

Yukarıda aktarılmaya çalışılan sanat sınıflama çabalarının, toplum bireyleri üzerinde, sanatın tanınması konusunda oluşacak olumsuz etkilerin temel nedeni olduğu düşünülmektedir. Toplumumuzun bugünkü durumu, olumsuz etkiler sonrasında ortaya çıkan yapının açık örneğini oluşturmaktadır.

Sanatı sınıflamaya çalışan bilimsel disiplinler, gerçek yanlışı sanatı sınıflamaya çalışarak yapmışlardır. Bilgi teorisi çerçevesinde ele aldıkları “Sanat”ın olgu olduğunu gözardı etmişlerdir. Bu nedenle, olgu olan sanat, bilgi teorisi çerçevesinde ele alındığında nesnel gerçeklik boyutunda algılanmaktadır. Buradan hareketle “sanat yapmak” ya da “sanatı almak” gibi ifadelerle ilişkilendirilen sanatın, toplum bireyleri tarafından tanınması konusunda sorun yaşanmaktadır. Dolayısıyla, sanatı sınıflama çabasından vazgeçmemiz gerekmektedir. Bu çabalar devam ettiği sürece, bugün bir çok üniversitede fakülte adı olarak kullanılan “Güzel Sanatlar” ifadesi, yanlış olmasına rağmen kullanılmaya devam edecektir.

Sınıflandırma, sanatın kendisi ile değil, varoluş boyutu ile ilgilidir. Sanatın tanımı içerisindeki varoluş ifadesi, varetmeyi içermektedir. Varetme; devingen süreç içerisindeki insan ile ilişkilidir. İnsan bu süreç içinde yüksek benliğini varetmek amacıyla farklı yollar izlemektedir. Sınıflandırılması gereken Var Etme Yolları’dır. Bilgi teorisi çerçevesinde yapılacak bir sınıflandırma ancak şöyle yapılabilir: (1) Yüzeyde Var etme, (2) Hacimle Var etme, (3) Sesle Var etme, (4) Sözle Var etme ve (5) Bedenle Var etme.

Yapılan bu sınıflama ile ortaya konulan var etme yollarının her birinde kendine özgü yöntem, teknik ve malzeme kullanmaktadır. Her yolda yaşanan var etme süreçleri sonrasında o yola özgü bir nesne ortaya çıkmaktadır.

Bu aşamada şunu belirtmek gerekmektedir. Yukarıda “sanat sınır kabul etmez” demiştik. Yapılan bu sınıflamada sınır olup olmadığı konusu şüphe oluşturabilir. Ancak sınıflama sırasında temel alınan unsurları ‘var etme’ sürecine girmeden önce sanatçı seçmektedir. Bu seçimi yapmadan önce sanatçı en iyi süreci ve bu süreç sonunda ulaşılacağı sonucu kestirmiş olmalıdır. Belki süreç içerisinde bir çok sorunla karşılaşabilir ama bunları aşmak zorundadır. Dolayısıyla sanata ilişkin her süreçte, inanç ile şüphe arasındaki diyalektik ilişki yaşanmalıdır.28 Bu durum yaratmanın temel paradoksudur. Sonuç olarak sanata ilişkin var etme süreci yaşayan sanatçı, sürecin başından itibaren özgürdür.

1. Yüzeyde Var etme

Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini yüzeyde gerçekleştirmektedir. Nesnesi iki boyutludur. Bu biçimde ortaya çıkan nesne, genel geçer adıyla Resim, bunu yapan da Ressam olarak anılmaktadır.

Yüzeyde var etme olarak ayrımlanan bu sürecin yaşandığı yüzeyler çeşitlenmektedir.

a. Doğal yüzeyler: Mağara duvarları, kaya yüzeyleri gibi
b. Yapıların yüzeyleri: İç cepheler, örtü elemanları, geçiş elemanları, kemer içleri, dış cepheler ve çeşitli mimari unsurlar
c. Kullanım Eşyalarının yüzeyleri: Halı, kilim, dolap, masa, seramik teknikleriyle üretilmiş çeşitli kaplar v.b.
d. Özel olarak yaratılmış yüzeyler: ahşap, tuval, cam, gümüş nitrat alaşımlı yüzeyler (fotoğraf)
Yüzeyde var etme süreci için seçilmiş yüzeylerde, fresko, mozaik, yağlıboya, suluboya, serigrofi, litografi, sıraltı boyama, sırüstü boyama, dokuma, v.b. teknikler kullanılmaktadır.

2. Hacimle Var etme

Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacimle gerçekleştirmektedir. Nesnesi üç boyutludur. Hacimle gerçekleştirilen bu var etme süreci iki farklı uygulama ile oluşturulmaktadır.

a. Hacmin biçimlendirilmesi
b. Hacmin yaratılması
a) Hacmin biçimlendirilmesi: Sanatçı, yüksek benliğini var etme sürecini hacmin biçimlendirilmesi yoluyla ortaya koyarken genellikle, doğada hazır olarak bulunan toprak, maden, ağaç yada farklı teknolojilerle üretilmiş malzemeleri kullanmaktadır. Bu şekilde biçimlenen nesneler Heykel, bunu yapan da Heykeltıraş olarak anılmaktadır.

b) Hacmin yaratılması: Yüksek benliğini var etme sürecini hacmin yaratılması yoluyla yaşayan sanatçının, bir anlamda sınırsızlığı sınırlaması eylemidir. Bu gün için bilinen sınırsızlık uzay olarak adlandırılmaktadır. Dolayısıyla uzayın sınırlanması yani mekan yaratma tavrıdır.29 Hacmin yaratılması konusunda temel unsur sınırdır. Ancak burada sınır sanatçının üretme sürecindeki bir sınır değildir. Hacmin yaratılmasında kullanılan bu sınırlayıcılar eylemsel, psikolojik ve niteleyici olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.

Bu tavır genel geçer adıyla mimari, yapanı ise Mimar olarak anılmaktadır.

3. Sesle Var etme

Temel unsur ses’tir. Sanatçı yüksek benliğini var etme sürecinde, kendi sesini kullandığı gibi bir çok nesne aracılığıyla çıkan sesleri de kullanmaktadır. Genel geçer adıyla bu müzik olarak anılmaktadır

4. Sözle Var etme

Temel unsur söz’dür. Bu süreçte iletişimi sağlayan dilin unsurları sözler, belli düzenlerle kurgulanmaktadır. Yazın (edebiyat) olarak anılan bu sanatı ortaya koyan ise yazar olarak anılmaktadır.

5. Bedenle Var etme

Temel unsur insan vücududur. Bu süreç içerisinde insan kendi vücudunu evrensel ya da yöresel kültürün yüklediği anlamlar çerçevesinde biçimlendirerek oluşturduğu bir bütünü sunmaktadır. Genel geçer adıyla bu sanat mim olarak anılmaktadır

Sonuç olarak, bu makale çerçevesinde gerçekleştirilen eleştirel yaklaşım ve sonrasında yapılan sanat sınıflaması denemesi; bu konuda yaşanan karmaşa ve bu nedenle sanata ilişkin değerlerin yıpranması tehlikesinden kaynaklanan bir tedirginlik sonucunda ortaya çıkmıştır. Ne sanatın, ne sanat eserinin ne de sanatçının sınıflandırmaya ilişkin problemi yoktur. Bu sorun sanatı ve sanat yapıtlarını başkalarına anlatacakların sorunudur.

KAYNAKÇA

Alaın, (Çev: Dr. Ayda Yörüken). Mutlu Olma Sanatı Ankara 1990
Aritotales, (Çev.İsmail Tunalı). Poetika, İstanbul, 1995
Aslanapa, Oktay. Türk Sanatı,İstanbul 1993
Aytürk, Nihat. Yönetim Sanatı, Ankara
Bozkurt, Nejat. Sanat ve Estetik Kuramları, İstanbul, 1992
Çoruhlu, Yaşar. Türk Sanatının ABC’si, İstanbul, 1993, s.121
Ersoy, Ayla. Sanat Kavramlarına Giriş, İstanbul, 1995
From, Eric (Çev. Ergin Ayrıkçı). Sevme Sanatı ,Ankara 1999
Kırcıoğlu, Nilgün. ”Sanat Üzerine”, Sanat Tartışmaları, s.1-11, S.B.F., Ankara,1981
May, Rollo. Yaratma Cesareti, İstanbul, 1992
Mengüşoğlu, Takıyyettin. Felsefeye Giriş, İstanbul 2000,
Mülayim, Selçuk. Sanata Giriş, İstanbul, 1994
Özdemir, Emin. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, İstanbul 2000
Sözen, Metin ve Uğur Tanyeli. Sanat Sözlüğü, İstanbul, 1992
Tanındı, Zerem. Türk Minyatür Sanatı, Ankara, 1996
Tunalı, İsmail. Estetik, İstanbul, 1999
Turani, Adnan. Dünya Sanatı Tarihi, İstanbul, 1992
Tansuğ, Sezer. Sanatın Görsel Dili, İstanbul, 1988
Williams, Raymond (Çev. Suavi Aydın). Kültür, Ankara,1993.
Worringer, Wilhelm (Çev.İsmail Tunalı). Soyutlama ve Özdeşleyim, İstanbul, 1985.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Yasemin Çongar’ı eşini ve Ahmet Altan’ı yalanlayan belge!

Yasemin Çongar’ın eşi M. Chris Mason’ın CIA ajanı olduğu iddialarının yeniden gündeme gelmesi üzerine, Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet...

Kapat