Şair Adnan Yücel ile şiir üzerine yapılmış bir söyleşi – Şemsettin Murat

adnan_yucelDergi ve gazetelerin görevlerinden biri, tıpkı bir okul gibi edebiyatımıza yetenekli şairler ve yazarlar kazandırmaktır.  Oysa görüyoruz ki bazı dergi ve gazetelerin köşe yazarları ve habercileri daha önce isim yapmış yazarlara, şairlere sarılıp duruyorlar . Bu yanlış bir tutum değil midir? Sen de bir gazetede köşe yazarlığı yaptın. Bu anlamda iğneyi biraz da sana batırmak istiyorum, haksız mıyım yani? diye sordum dost Adnan Yücele. Cevabı ilginç oldu. Ama dilerseniz kendisiyle yaptığım söyleşi sürecini baştan başlayayım. Bu söyleşiyi öykü tadında okuyacağınızdan eminim.

Adnan Yücel’le, Adanada 04.08.1997 tarihinde bir araya geldik. Hava oldukça sıcaktı. Atla arabaya serin bir yere gidiyoruz, dedi. Gaza bastı. ” Uçak gibi maşallah, ama külüstur. ” dedim. Yeni bir araba almıyorum, çünkü bu arabayı nerde park etsem işe yaramıyor diye kimse çizik atmıyor, dedi. Gülüştük. Beyaz Evler Çamlığı’na gittik. Genel bir sohbetten sonra sözü sözü şiir üzerine odaklaştırdım :

Kuşkusuz şiir yazmaya başladığı andan itibaren kendini şair sanır. Sonra, ” Acaba şair miyim, değil miyim? diye sorar kendine. Okurların gözüyle kendine bakmaya başlar. Geniş okur kitlesi tarafından şair olarak kabul edilmişse , o da, o zaman kendini gerçek anlamda şair kabul eder. Siz hangi tarihte hangi şiir kitabınızla kendinizi şair olarak kabul ettiniz?

İlk şiir kitabım ” Kavgalara Sözlenen Sevda ” 1979 yılında çıktı . Hakkında en çok yazı yayımlanan kitabım da oydu. Buna karşın o kitaptan sonra kendimi şair olarak kabul edemedim. İkinci baskısından sonra yayımlanmasını belki de bu yüzden istemedim. Değişik yerlerden ses getirmemişti. Ses getirdiği çevreler, bildik çevrelerdi.

Örneğin hiç görmediğim bir şehirden ve hiç tanımadığım bir kişiden bu kitabımla ilgili mektup almamıştım. Bu nedenle 1982 yılında yayımlanan ” Soframda Kaval Sesi ” adlı kitabımdan sonra şair olduğumu anladım.
Çünkü bu kitabımdaki şiirlere geniş bir kitle sahip çıkmıştı. Hiç görmediğim yazarlar bu kitabımla ilgili yazılar yazdılar. En önemlisi, bu kitaptan sonra şiirlerimin benden çıktığını ve herkesin olduğunu gördüm.

Bugüne kadar kaç kitabınız yayınlandı? Roman ve öykü dallarında da kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Bu güne dek sekiz şiir kitabım yayınlandı. Bir de ” Karacaoğlan’ın Yaşamı Ve Kişiliği ” adlı bir araştırma kitabım yayımlandı. Roman ve öykü yazmadım. Yazmayı da düşünmüyorum. Şiirin dışında belki dergilerde yazdığım yazılardan seçme yaparak bir kitap yayınlayabilirim.

En fazla satılan kitabınız hangisi? Bu satışı neye bağlıyorsunuz? Yani, kitabın niteliğine mi? Tanıtım olayına mı?

Bu güne dek en çok satılan kitabım herkesin de bildiği gibi 1986 yılında yayımlanan ” Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek ” adlı tek şiirden oluşan şiir kitabım. Bu güne dek onsekizbin sattı . Bunun nedeni ne niteliği ne de tanıtım, dağıtım etkisidir. Çünkü bütün kitaplarım yayın evinden çıkıyor. Dağıtım ve tanıtım için hepsi aynı. O kitabımın çok satma nedeni bence yaşadığımız bir dönemi yansıtmasıdır. 12 Eylül 1980’den sonraki dönemin sesi olmasıdır.

Şiirin değişik tanımları yapılıyor, sizce şiir nedir?

Bir şaire sorulabilecek en zor soru bence şiirin tanımıdır. Çünkü yaşamın tümünün tanımı istenir. Bunun içinde bütün sanatların tanımı var. Yine de en güzel tanımı Antik Çağda Platon tarafından yapılmış tanım olsa gerek.
Yani ” Kanatlı Söz” Bunun dışındaki tanımlar hep yaşamın ya da sanatın bir kesitini yansıtıyor. Maksim Gorki’nin bir sözünü şiirin tanımı açısından çok seviyorum : ” Bilim aklın şiiridir, sanat yüreğin işidir, din ise insanlığın yarattığı en büyük şiirdir. ” Gorki’nin bu sözünden sonra , ” Peki, şiir nedir? diye düşünüyoruz ve ” yaşamın tümü ” diyoruz.

1996 yılında Türkiye’yi temsilen yurtdışına , Hollanda’ya , gittiniz. Diğer ülkelerin şairleriyle bir arada kaldınız. Bu şairlerin Türkiye şiirine bakış açısı nedir?

Hollanda’nın Rotterdam kentinde yirmi yıldan beri düzenlenen uluslararası şiir festivaline 31 Mayıs 1996’dagittim. Onsekiz ülkeden gelen şairlerle tanıştım. Özellikle Şili’den , İspanya’dan, İran’dan, Kapferdiya adalarından, Fas’tan, İngiltere’den gelen şairlerle şiir üzerine uzun uzun konuştuk. Türk şiirini , hemen hemen hepsi Nazım Hikmet’le tanıyorlar, seviyorlar. İran’dan gelen şair Amir Abbas, Nazım Hikmet’e kadarki Türk şiirini , halk şiirimizin dışında İran şiiri olarak görüyordu. Şilili şair Heinsen Huala ise, Türk şiirine ” Kardeş Şiir” diyordu ve Nazım ile Neruda’nın kardeşliğini kendisi ile benim devam ettirdiğimizi söylüyordu. Holandalı şair Laurent Cess ise , Türk şiirindeki coşkuya hayran olduğunu söylüyordu. O diğerlerinden farklı olarak daha önce festivale katılmış bütün Türk şairlerini tanıyordu.

Daha önce festivale katılan Türk şairleri kimler? Bu festivalin tarihcesi nedir?

Bu festivalin orjinal adı ” Poetry Internatıonal ” yani, ” Uluslararası Şiir Festivalı” dır. Daha önce Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday, Ülkü Tamer, Hilmi Yavuz, Gülten Akn ve Can Yücel katılmışlar.
Festivalin tarihçesi çok ilginç. Yirmi yıl önce Hollanda’da yaşayan 18 şairin Hollanda yönetimini protesto etmesiyle başlıyor. Gerekçeleri, Hollanda devletinin ve Rotterdam Belediyesi’nin şiire resimden daha az değer vermesi . Bu nedenle onsekiz şair , Rotterdam Parkı’ndaki 19.yüzyıl Hollanda şairi Tasla’nın heykeli önünde toplanmışlar. Hollanda devletini o şairin heykeline şikayet etmişler ve birer şiirlerini okuduktan sonra yırtarak heykelin kaidesine bırakmışlar. Bu olay, basında yer alınca Hükümet Roterdam Belediyesi’yle işbirliği yaparak her protestocu şairin bir ülkeden bir şairi davet etmesini istemişler. O parkın adını da ” Şiir Parkı ” olarak değiştirmişler. Her yıl onsekiz şairi temsilen bir ülkeden bir şair davet edilerek bu festival gelenekleşmiş.

Dergi ve gazetelerin görevlerinden biri de tıpkı bir okul gibi edebiyatımıza şair ve yazarlar kazandırmaktır. Oysa görüyoruz ki bazı dergi ve gazetelerin köşe yazarları ve habercileri, daha önce isim yapmış yazarlara şairlere sarılıp duruyorlar. Bu yanlış bir tutum değil midir?
Sen de bir ara bir gazetede köşe yazarlığını yaptın. İğneyi biraz da sana batırmak istiyorum. Haksız mıyım yani?

(Adnan Yücel gülümseyerek eliyle beni işaret etti.)  Sen de bir ara edebiyat içerikli bir dergi çıkarıyordun. İğneyi gendimize batıralım.

Peki, kendimize batıralım, deyim gülümsedim bende. Adnan abı, sözlerini sürdürdü :

Sorunuzdaki tutumun yanlışlığına katılıyorum. İğneyi kendimize batırmak bizi hep doğrulara götürmüştür.
O gazetedeki yazılarımda daha önceden isim yapmış iki kişi oldu. Birincisi, bir polemik gereğiydi. Aynı gazetede ” Yaşasın Arabesk ” başlıklı bir yazıda Hasan Hüseyin haksızca ve insafsızca yerilmişti, o yazıya bir yanıt gerkliydi, evet gerçekleri yansıtmak gerekliydi.. İkincisi, Öner Yağcı’nın ” Yediveren ” romanıyla ilgiliydi.
Bu da burjuva edebiyatının sanatı insansızlaştırma tutumuna karşı bir tepki gereğiydi. Bunların dışında yazdığım tanıtma yazıları, hep ilk kitaplarla ilgiliydi. Zaten ilk yazım Zafer Doruk’un ” Bir Uçurumluk Kanat Lütfen” adlı ilk öykü kitabıyla ilgiliydi. Bir başka yazım, Muhammet Güzel’in ” Özgürlüğe Yörük ” adlı ilk şiir kitabıyla ilgiliydi. Onun dışındakiler kişilerle değil, genelde kültür sanatla ilgiliydi.*

“YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ” şiirinden bir bölüm:

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…

Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Yazar : ADNAN YÜCEL

*blog/semsettin

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here