Orhan Veli Konuşuyor: Okur-ya­zar­la­rı hal­ka doğ­ru gö­tü­ren bir ede­bi­yat is­te­rim

“Bu­gün­kü dün­ya­da ço­ğun­lu­ğu fa­kir halk teş­kil edi­yor. De­mek ki ede­bi­yat da on­la­rın ede­bi­ya­tı ola­cak­tır. Kah­ra­ma­nı­nı onun için­den se­çe­cek, ha­ya­tı­nı o ha­ya­tın için­den ala­cak ve ara sı­ra onun me­se­le­sin­den bah­se­de­cek­tir.”

Yir­mi beş­li­ğin sa­rı kâ­ğıt­lı pa­ke­tin­den bir si­ga­ra çe­ki­yor ve yak­tık­tan son­ra, de­rin bir ne­fes çe­ke­rek yü­zü­me ba­kı­yor:

– Doğ­ru­su genç­ler­den en be­ğen­dik­le­rim Yah­ya Ke­mal’dir. Eser­le­ri mey­dan­da, da­ha genç­ler­den Me­lih Cev­det, Ok­tay Ri­fat, Sa­it Fa­ik, Or­han Ke­mal’i de sa­ya­bi­li­riz. Bir de Mem­duh Şev­ket Esen­dal. Yal­nız ona bi­raz içer­li­yo­rum. Hi­kâ­ye­le­ri­ni ken­di adıy­la neş­ret­me­yi ga­li­ba kü­çük­lük sa­yı­yor. Bu da yük­sek si­ya­si mev­ki­ler el­de et­miş ol­ma­sın­dan ge­li­yor. Ama bun­dan yüz se­ne son­ra, Mem­duh Şev­ket Esen­dal adın­da bir ada­mın ya­şa­dı­ğı­nı bi­le­cek­ler­se, an­cak hi­kâ­ye­le­riy­le bi­le­cek­ler. Hiç kim­se­nin bu isim­de meş­hur bir po­li­ti­ka­cı­nın ya­şa­dı­ğın­dan ha­be­ri ol­ma­ya­cak.

– Ha­li­de Edip’e ne der­si­niz? di­ye so­ru­yo­rum. Yü­zü­me ba­kıp ma­na­lı ma­na­lı gü­lü­yor, son­ra:

– İş yok… di­ye ce­vap ve­ri­yor.

Da­ve­ti­mi ka­bul ede­rek be­ni zi­ya­re­te gel­di­ği za­man, onu, kar­şım­da­ki ma­sa­ya otur­ma­ya da­vet et­tim. Her za­man Er­cü­ment Ek­rem’in güç­lük­le sı­ğış­tı­ğı bu kol­tuk­ta, onun otur­ma­sıy­la bir hay­li boş yer kal­dı.

Doğ­ru­su, su­al­le­ri­mi iyi ce­vap­lan­dır­dı, be­ni üz­me­di. Bun­dan sa­nat me­se­le­le­riy­le ka­fa­sı­nın da­ima do­lu ol­du­ğu­nu ve bun­la­rın üze­rin­de ti­tiz­lik­le uğ­raş­tı­ğı­nı an­la­dım. He­nüz bü­lû­ğa eren ço­cuk­la­rın­ki­ni an­dı­ran akort­suz ve ga­rip, ahenk­li bir se­si var.

Şi­iri­mi­ze ye­ni ha­va ve ken­di­ne mah­sus bir eda ge­tir­miş olan Or­han Ve­li’nin, bil­has­sa bir­çok kim­se­le­rin in­kâr et­mek is­te­dik­le­ri Di­van ede­bi­ya­tı hak­kın­da­ki fi­kir­le­ri­ni sor­dum:

– Ben Di­van şi­iri­ni çok be­ğe­ni­yo­rum, di­ye ce­vap ver­di. Di­van şi­irin­den son­ra bu­gü­ne ka­dar da Tür­ki­ye’de şi­ir ya­zıl­ma­dı­ğı­nı zan­ne­di­yo­rum. Fa­kat bu­gün şi­iri­miz­de bir kı­mıl­da­nma var­dır. Bu kı­mıl­dan­ma en zi­ya­de Di­van ede­bi­ya­tı­nın te­si­rin­den ge­li­yor. Ya­ni bu­gün­kü şa­ir­ler Di­van ede­bi­ya­tı­nı ay­nen tak­lit edi­yor­lar de­mek is­te­mi­yo­rum. Fa­kat bu­gün şe­kil en­di­şe­si di­ye bir şey du­yu­yor­sak, di­lin mü­kem­mel­leş­me­si la­zım­dır di­ye bir kay­gı­mız var­sa, bu en­di­şe­ye, bu kay­gı­ya Di­van şi­iri­ni oku­duk­tan son­ra ge­li­yo­ruz. Di­van şi­iri­nin sa­nat­la­rı­nı bi­li­yo­ruz, fa­kat bu­gün­kü şi­irin sa­nat­la­rı­nı he­nüz bil­mi­yo­ruz. On­la­rın ne­ler ol­du­ğu­nu öğ­re­nir­sek, bu­gün­kü şi­iri­miz­le Di­van şi­iri­miz ara­sın­da­ki ya­kın­lı­ğın ne­re­den gel­di­ği da­ha iyi mey­da­na çı­ka­cak. Es­ki Türk ce­mi­ye­ti di­li­ni, bü­yük bir dil ya­pa­rak Av­ru­pa­lı­la­ra öğ­re­te­bil­sey­di Di­van şi­iri dün­ya­nın bü­yük şi­ir­le­rin­den bi­ri olur­du. O hal­de Di­van ede­bi­ya­tı­nın mo­da­sı geç­miş, öl­müş bir kıy­met ola­rak bir ke­na­ra atıl­ma­sı­na ra­zı ola­ma­yız. Bel­ki ye­ni ne­sil­ler Di­van ede­bi­ya­tı me­tin­le­ri­ni kâ­fi de­re­ce­de an­la­ya­ma­ya­cak­lar­dır. Ya­ni bu me­tin­le­rin için­de bil­me­dik­le­ri ke­li­me­ler ola­cak­tır. Fa­kat eda­sı­nı bir­çok es­ki adam­lar­dan, hat­ta bu iş­le uğ­raş­mış âlim­ler­den da­ha iyi kav­ra­yıp be­nim­se­ye­cek­ler­dir.

– Aca­ba mü­nek­kit­le­ri­miz de si­zin­le ay­nı fi­kir­de­ler mi? di­ye sor­dum.

Tek­rar si­ga­ra­sı­nı çek­ti. Gül­dü:

– Yos­ma ka­dın­la­rın, dün­ya­dan eli­ni ete­ği­ni çek­me za­man­la­rı gel­di­ği va­kit işin yal­nız de­di­ko­du­su ile ge­çi­nir bir hal­le­ri var­dır. Yal­nız yos­ma ka­dın­lar­da de­ğil de he­ve­si kur­sa­ğın­da kal­mış, ya­hut, bir bal­ta­ya sap ol­ma­mış in­san­lar­da bu hal gö­ze çar­par. İş­te mü­nek­kit­le­rin ha­li de ba­na bun­la­rı ha­tır­la­tı­yor. İşin de­di­ko­du­su ile ge­çin­me­yi bir iş say­mak is­ti­yor­lar. Ma­dem­ki bu­nun­la avu­na­bi­li­yor­lar, ke­yif­le­ri­ni ka­çır­ma­ya­lım, ne der­ler­se de­sin­ler, ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar.

On­dan, mem­le­ket­te ge­liş­me­si­ni is­te­di­ği ede­bi­ya­tın han­gi va­sıf­ta ol­ma­sı la­zım gel­di­ği­ni öğ­ren­me­liy­dim. Ye­ni bir sa­nat an­la­yı­şı için­de Türk şi­iri­ne is­ti­ka­met ve­rir gi­bi bir du­rum al­mış olan Or­han Ve­li’nin bu mev­zu­da­ki fi­kir­le­ri ala­ka çe­ke­bi­lir­di.

Su­ali­me şöy­le ce­vap ver­di:

– Ben sa­nat­la ede­bi­ya­tı bir­bi­rin­den ayı­rı­yo­rum ve şi­iri sa­na­ta so­ku­yo­rum. Ro­man, hi­kâ­ye ve ti­yat­ro ede­bi­yat çer­çe­ve­si içi­ne gi­ri­yor. Fi­kir sa­nat­ta yer ala­mı­yor. Ama, ede­bi­yat fik­re da­ya­nı­yor. Bu iti­bar­la ede­bi­ya­tın halk kit­le­le­ri­ne bir şey­ler söy­le­me­si la­zım. Okur-ya­zar­la­rı hal­ka doğ­ru gö­tü­ren bir ede­bi­yat is­te­rim. Ya­ni ede­bi­ya­tın ço­ğun­lu­ğa hi­tap et­me­si­ni is­ti­yo­rum. Ço­ğun­luk oku­yup an­la­ma­lı­dır. An­la­ya­bil­me­si için de ede­bi­yat­ta ken­di me­se­le­le­rin­den bah­se­dil­me­si la­zım… Bu­gün­kü dün­ya­da ço­ğun­lu­ğu fa­kir halk teş­kil edi­yor. De­mek ki ede­bi­yat da on­la­rın ede­bi­ya­tı ola­cak­tır. Kah­ra­ma­nı­nı onun için­den se­çe­cek, ha­ya­tı­nı o ha­ya­tın için­den ala­cak ve ara sı­ra onun me­se­le­sin­den bah­se­de­cek­tir. Biz­de bu te­lak­ki­de bir ede­bi­yat üze­rin­de ça­lı­şan­lar var. Bun­la­rın bir­ta­kım ku­sur­la­rı gö­ze çar­pı­yor. He­nüz mü­kem­mel de­ğil­dir­ler. Fa­kat ay­nı yol­dan yü­rü­ye­cek olan ede­bi­yat­çı­lar bu işi da­ha mü­kem­mel bir ha­le ge­ti­re­bi­lir­ler. Bu­nun için şart­lar­dan bir ta­ne­si de di­lin ko­nu­şu­lan dil­den aza­mi de­re­ce­de fay­da­lan­mak su­re­tiy­le zen­gin­leş­ti­ril­me­si­dir. Di­li ke­li­me­le­re kar­şı­lık bul­mak­tan iba­ret sa­yan Dil Ku­ru­mu gi­bi mü­es­se­se­ler var, bun­la­rın yo­lu yan­lış­tır. Di­lin zen­gin­leş­me­si­ni mü­es­se­se­ler­den de­ğil, sa­nat adam­la­rın­dan bek­le­me­li­yiz.

Söz­le­ri­ni bi­tir­dik­ten son­ra, he­men kalk­tı ve ba­na ve­da ede­rek oda­dan çı­kıp git­ti. İn­ce ve uzun boy­nu­nun üze­rin­de güç­lük­le du­rur­muş his­si­ni ve­ren ka­fa­sı, ba­na vü­cu­du­nun di­ğer kıs­mın­dan da­ha ev­vel dı­şa­rı çı­kı­yor­muş gi­bi gel­di. Ar­ka­sın­dan sır­lar­la do­lu bir ka­fa, ba­ka­lım bi­ze ne ge­ti­re­cek? di­ye dü­şün­düm.

Söyleşi: Ba­ha­dır Dül­ger
Kaynak: Tas­vir, 21.03.1947

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Neden kadın şair yok, “kadın yazmıyor, yazdırıyor,” muydu? – Can Dündar

Bu soruyu, yıldızlı bir gece yarısı, semaya doğru birbirinden güzel mısralar haykıran dostlara soruverdim apansız... Saatlerdir birbiri ardınca okunan harikulade...

Kapat