Lev Nikolayeviç Tolstoy’dan bir öykü Efendi ile Uşağı (2)

<öncesi] Dizginleri çekilen doru tay hiç istifini bozmadı; ağır adımlarla yürümesini sürdürdü.
Kar kimi yerlerde diz boyu derinlikteydi, at boyunduruğa asıldıkça kızak yerinde yalpalıyordu.
Nikita, kamçıyı soktuğu yerden çıkardı, ata birkaç kez yapıştırdı. Kırbaçlanmaya hiç alışık olmayan hayvan hemen tırısa kalktıysa da az sonra gene eşkine, ondan da düz yürüyüşe geçti. Beş dakika kadar böyle gittiler. Aşağıdan, yukarıdan öyle zorlu bir kar bastırmış, hava öylesine kararmıştı ki, bazan atın boyunduruğu bile gözükmüyordu. Kızak duruyormuş, savrularak yağan karlar geriye gidiyormuş gibi geliyordu insana. Derken, at ansızın duruverdi. Önünde bir tehlike sezmiş olmalıydı. Dizginleri bırakan Nikita yavaşça aşağıya atladı, atın neden durduğunu görmek için ileri doğru yürüdü. Ama atın önüne doğru adımını atar atmaz ayakları birden kaydı, paldır küldür aşağı yuvarlandı.
Sanki atı durdurmak istiyormuş gibi;
– Dübrr! Dübrr! diye bağırıyordu bir yandan da.
Adamcağız kaymamak için çok uğraştı, ama ayakları derin çukurun dibinde birikmiş sert kar yığınına saplanınca durabildi ancak.
Yarın kıyısına yığılmış kar kürtüğü Nikita’ın sarsıntısıyla göçtü ve zavallı uşak tepeden tırnağa beyaza bulandı. Bu arada soğuk kar ensesinden içeri grimişti.
Nikita boynundaki karları temizlerken kar yığınına sitem edercesine;
– Bu da yapılır mı? diye söyleniyordu.
Vasili Andreyiç korkuyla;
– Nikita! Nikita! diye seslendi.
Nikita karşılık vermedi. Çünkü o sırada yapılacak pek çok işi vardı. Üstünü başını güzelce silkeledikten sonra kayarken düşürdüğü kamçısını arayıp buldu. Sıra şimdi tırmanarak yukarı çıkmaya gelmişti. Ama kolay mı? Kaydığı yerden bir iki kez tırmanmaya çalıştıysa da kendini hep aşağıda buldu. Bunu üzerine, başka bir çıkış yolu bulmak için yar boyunca ilerlemeye başladı. Ancak yuvarlandığı yerden beş altı metre ilerde bir çıkış yolu buldu, emekleyerek yukarı tırmandıktan sonra atın bulunduğu yere doğru yürüdü. Fakat görünürlerde ne at vardı, ne de kızak. Fırtına ona doğru estiğinden, önünde hiçbir şey gözükmüyordu, ama onu çağıran Vasili Andreyiç’in ve kişneyen doru tayın seslerini işitebildi.
– Geliyorum, geliyorum. Ne bağırıyorsun?
Kızağa iyice yaklaşınca atla Vasili Andreyiç’i seçebildi. Beyazların içinde dev gibi duran tüccar, uşağına çok kızgındı:
– Deminden beri ne cehennemdesin! Gidince gelmek bilmiyorsun! Grişkino’ya geri dönelim, çabuk!
– Ben dönmek istemez miyim, Vasili Andreyiç? Dönelim ama nasıl? Önümüzde kocaman bir yar var. Kurtuluncaya kadar canım çıktı.
– E, burada ne dikilip duruyoruz öyleyse? Uzaklaşalım şu cenabet yardan bir an önce.
Nikita bir şey söylemedi. Sırtı rüzg‰ra dönük, kızağa oturdu, çizmelerini çıkararak içindeki karı temizledi, sol çizmesindeki deliği bir tutam samanla güzelce tıkadı.
Her şeyi Nikita’ya bırakan Vasili Andreyiç sesini çıkarmadan bekliyordu. Çizmelerini yeniden giyen Nikita kızaktaki yerine oturdu, elliklerini takıp dizginleri kavrayarak kızağı yar boyunca sürdü. Yüz adım bile gitmemişlerdi ki, at olduğu yerde çakıldı. Gene uçurumun kıyısına gelmişlerdi.
Nikita bir daha kızaktan indi, kar yığınlarının arasında yol aramak için gitti, ama uzun süre dönmedi bu sefer. Sonunda gittiği yere tam ters yönden çıktı geldi.
– Vasili Andreyiç, neredesin?
– Buradayım. Ne oldu?
– Hiç, ne olacak! Karanlıkta bir şey görünmüyor. Sağda solda hep yar var. Rüzg‰ra karşı mı gitsek, ne yapsak?
Atı sürdüler, az sonra Nikita gene keşfe çıktı. Sonra gene kızağa bindi, gene karlara bata çıka yürüdü. Soluk soluğa kızağın yanına döndüğünde Vasili Andreyiç;
– Bir şey buldun mu? diye sordu.
– Hayır, üstelik iyice yoruldum. At da bitti zaten. Sen dur burada.
Bir iki dakika yürüdükten sonra geri döndü. Atın başına geçerek;
– Ben sizi götürürüm, dedi.
Vasili Andreyiç uşağına emir vermek şöyle dursun, onun söylediklerini sesini çıkarmadan uyguluyordu.
Nikita birden sağa saptı, dizginlerinden tuttuğu doru tayı da çekerek, kar yığınından aşağı doğru yürüdü.
Ama daha adımını atar atmaz kara saplanan hayvan, yığından kurtulmak için şöyle bir yekindiyse de gücü yetmedi, karın içine çökerek boynuna kadar gömüldü. Vasili Andreyiç h‰l‰ kızakta kurulmuş oturuyordu. Nikita ona;
– İn aşağı! diye bağırdı.
Kızağı bir okundan tuttu, ata doğru itmeye başladı. Bir yandan da doru tayı;
– Hadi, koçum! İşin çok zor ama başka çare yok. Davran! diye haylıyordu.
Hayvan birkaç kez daha yekindi, kızağı kurtaramayacağını aklı kesmiş olacak ki, yerine rahatça çöktü. Nikita onu rahat bırakır mı?
– Yo, aslanım, öyle şey olmaz! Hadi, durma, davran!
Okun birinden Nikita, ötekinden efendisi tuttu, kızağı çekmeye başladılar. Doru tay bir iki kez başını oynattı ve birden ileri doğru yekindi.
– Hadi, hadi, koçum! Bak, işte kurtuldun!
Atın üst üste hamleleri sonunda kızak saplandığı yerden çıktı. Hayvancağız soluk soluğa kalmıştı. Nikita o hızla biraz daha ilerlemek istediyse de kalın gocuğu ve kürkü içinde tıkanan Vasili Andreyiç koca gövdesiyle kızağa yuvarlanıverdi. Köyde boynuna doladığı atkısını çözmeye çalışıyordu.
– Of, dur, soluk alayım biraz!
– Sen rahatına bak. Ben götürürüm.
Böylece tüccar içinde olmak üzere kızağı yamaç aşağı on adım kadar çekti, öbür yamaca varınca durdu.
Nikita’nın durduğu yer bir dere gibiydi. Yarın kenarlarından öylesine çok kar savruluyordu ki, aşağı inen yolcuları kısa zamanda örtebilirdi. Gelgelelim fırtınanın fazla hissedilmediği kuytu bir yerdi burası.
Fırtına bazen azalıyor, bazen de bunun acısını çıkarmak istercesine, var gücüyle çullanıyordu. Vasili Andreyiç bir süre dinlendikten sonra kızaktan inip konuşmak için Nikita’nın yanına yaklaştığı zaman da böyle bir rüzg‰r dalgasıyla karşılaştılar. Uşakla efendisi konuşmadan, birbirlerine iyice sokuldular, fırtınanın hızının geçmesini beklediler. Tipi biraz azalınca Nikita hemen elliklerini çıkarıp kemerine soktu, ellerine birkaç kez hohladıktan sonra atın boyunduruk kayışlarını çözmeye başladı.
Vasili Andreyiç şaşırmıştı.
– Hey, ne yapıyorsun?
– Ne yapacağım, atı koşumdan çıkarıyorum. Derman mı kaldı hayvanda?
– E, buradan çıkıp gitmeyecek miyiz?
– Boşuna uğraşma. Bu at bir adım bile yürüyemez artık.
Nikita bunu söylerken her söyleneni yapmaya hazır, başı önünde bekleyen hayvanı gösterdi. Bu sırada terden sırılsıklam karnı inip inip kalkıyordu.
Nikita kararını vermişti:
– Geceyi burada geçireceğiz!
Sanki geceyi handa geçirmeye hazırlanıyormuş gibi hayvanın hamut kayışını çözmeye başladı. Hamut çıkarılınca açıkta kalan sakırgalar kaçıştılar.
Vasili Andreyiç kaygılıydı.
– Donmaz mıyız burada?
– Başka ne yapabiliriz? Korkunun ecele yararı var mı?
Gocuğuyla kürkünün içinde üşüyor sayılmazdı Vasili Andreyiç. Hele kızağı kurtarmaya çalışırlarken hayli terlemişti. Ama gerçekten geceyi orada geçireceklerini anlayınca tüyleri diken diken oldu. Biraz aklını başına toplamak için kızağa oturdu, cebinden sigarasını, kibritini çıkardı.
Nikita bu arada atı koşumdan kurtarıyordu. Hayvanın kolanını, kuskununu gevşetti, hamut kayışlarını çözüp boyunduruğu aldı, koşum takımını topladı. Bir yandan da yüreklendirmek için hayvanla konuşuyordu.
– Hadi, çık oradan, koçum.
Atı okların arasından çekti.
– Şimdi seni şuraya bağladık mı, tamam. Gemini çıkarır, önüne samanını koyarız.
Dediklerini yapıyordu bu arada.
– Yemini yiyince oh, gel keyfim gel!
Ama bu konuşmalar doru tayı pek yatıştıracağa benzemiyordu. Bakıcısı, onunla ilgilenirken sinirli sinirli bacaklarını oynatıyor, arkasını rüzg‰ra verip kızağa sokulmaya çalışıyor, kafasını durmadan Nikita’nın koluna sürtüyordu.
Doru tay, bakıcısını kırmamak istercesine, onun kendisine ikram ettiği samandan dudaklarıyla bir tutam kavradı; ama yem yemenin sırası olmadığını anladığından mıdır, nedir, ağzına aldığı şeyi çiğnemeden geriye bıraktı. Rüzg‰rda savrulan saman tanecikleri dört bir yana uçuştu, karların arasına karıştı.
– Şimdi şuraya bir işaret koyalım.
Böyle söyleyen Nikita kızağın yönünü tipiye karşı çevirdi, iki okunu birden havaya kaldırarak uçlarından eyer kayışıyla birbirine tutturdu, kızağın önüne sıkıca bağladı.
– Kar üzerimizi örtünce köylüler okları görsün de bizi çıkarsınlar diye yapıyoruz bunu. Yaşlılar böyle söylerlerdi hep…
Nikita işini bitirince elliklerini giydi, ısınmak için ellerini bir süre birbirine çarptı.
Bu arada Vasili Andreyiç kürkünün eteğini fırtınaya karşı siper ederek birbiri ardına kibrit çakıyordu. Ama elleri doğru dürüst tutmadığı için, kibrit çöpleri ya iyice tutuşmadan ya da tam sigaraya yaklaşırken sönüyordu. Derken kibritlerden birisi alev aldı, bir an kürkünün yakasını, tüccarın içe kıvrık işaret parmağındaki altın yüzüğünü, kızak yaygısının altından taşan, karla karışık yulaf samanını aydınlattı ve sigara yandı. Adam sigarasından bir iki soluk çekmiş, ciğerlerine doldurduğu dumanı bıyıklarının arasından savurmuştu ki, rüzg‰r sigaranın yanan ucunu kaptığı gibi uçurdu.
Gene de sigarasından çektiği bu birkaç soluk neşesinin gelmesine yetmişti.
– Bu geceyi de burada geçirelim bakalım, dedi. Dur, şuraya bir bayrak takalım önce…
Boynundan çözüp kızağın içine attığı atkısını aldı, eldivenlerini çıkardı, iki okun birleştiği yere ulaşmak için ayaklarının ucunda yükselerek oraya atkısını sımsıkı bağladı.
Atkı bağlandığı yerde hızla çırpınmaya başladı. Bazen bir bayrak gibi dalgalanıyor, bazen de bir süre hırsla dövdüğü oklara dolanıp öylece kalıyordu.
Vasili Andreyiç becerdiği işten pek memnun olmuştu. Yerine otururken:
– Bunu iyi düşündüm, dedi.
Sonra Nikita’ya döndü:
– İkimiz yan yana kızağın içine yatar ısınırız.
– Ben kendime bir yer bulurum. Yalnız şu hayvanın sırtını örtsek iyi olur. Dondu zavallıcık.
Nikita böyle diyerek kızağa yaklaştı. Efendisinin altındaki yaygıyı çekti.
– Kalk da alayım şunu.
Atın kolanını çözdü, eyerini üstünden aldı, ikiye katladığı yaygıyı hayvanın sırtına örttü. Bunun üstüne eyeri koyduktan sonra kolanla bağlarken:
– Artık sesini çıkarma, sımsıcak ısınırsın şimdi dedi.
İşini bitirince gene kızağın yanına geldi.
– Kızağın keçesi bir işine yarar mı? Hatta samanları da alsam?
Nikita, efendisinin izin vermesi üzerine kızağın arkasındaki yerde karı derince oydu, dibine saman döşediği çukura oturdu, şapkasını kulaklarına değin geçirip paltosunun üstünden keçeye sarınarak kızağın arka tahtasına başını koydu. Burası onu kardan, fırtınadan koruyan kuytu bir yer olmuştu.
Vasili Andreyiç uşağının yaptıklarını dudak bükerek seyrediyordu. Şu köylü dedikleri de oldum olası kafasız, görgüsüz bir milletti zaten. Bu düşüncelerle geceyi geçireceği kızakta kendine bir yer yapmaya başladı.
Nikita’nın geride bıraktığı samanları kızağın tabanına düzgünce yaydı önce. Yalnız böğrüne gelecek yere biraz kalınca koydu. Kızağın ön tahtası onu fırtınadan koruduğu için başını o yana doğru, köşeye koyup uzandı, ellerini yenlerinin içine soktu.
Gözüne uyku girmiyordu bir türlü. Düşünceler kafasının içinde birbirini kovalamaya başlamıştı. Ama birbirinin aynı düşüncelerdi hepsi de. Yaşamının tek amacı, tek anlamı, tek sevinci, tek öğüncü olan kazanç hırsı. Bugüne değin ne kadar para kazanmıştı, bundan sonra ne kadar kazanacaktı? Tanıdığı başka tüccarların ne kadar malı mülkü vardı, onlar nasıl para kazanıyorlardı? Kendisi de onlar gibi çok kazanmak için neler yapmalıydı?
Goryaçkino köyü korusunun büyük bir önemi vardı onun için. Bu alışverişten bir çırpıda on bin rubleden fazla kazanabilirdi. Şimdi gözünün önüne getiriyordu da, geçen gün görmeye gittiğinde ormanın bir dönümünde bilmem ne kadar ağaç saymıştı.
“Meşeler kızak yapımında kullanılır” diye düşündü. “Hemen kesime başlamalı. Dönüm başına en azından on metre küp kereste çıkar. Bu da demektir ki, bir dönümden yirmi iki buçuk ruble para geçer elime. Bütün koru beş yüz altmış dönüm olduğuna göre iki kere beş bin altı yüz, iki kere beş yüz altmış, beş kere de elli altı ruble tutar hepsini satınca. Eline geçecek paranın aşağı yukarı on iki bin rubleyi bulacağını görüyordu. Asıl hesabı eline k‰ğıt kalem alınca yapabilirdi. “On bin ruble bile vermem ben korunun sahibine, ağaçsız boşlukları göz önüne alırsak yedi bine iner. Ölçme memuruna yüz, hadi bilemedin yüz elli ruble rüşvet verdim mi, yüz elli dönümünü ağaçsız saydırmak işten değil. Peşin üç bin ruble genç ağanın yelkenleri suya indirmesine yeter de artar bile…” Vasili Andreyiç bunları düşünürken iç cebinde sakladığı para destesini dirseğiyle şöyle bir yokladı. “Nasıl oldu da dönemeçte yolu kaybettik, bir türlü aklım ermiyor. Yakınlarda bir yerde bekçi kulübesi olacaktı. Köpek sesi filan da işitilmiyor. Tam işe yarayacakları zaman havlamazlar bu namussuzlar!…”
Kürkünün yakasını kaldırdı, dikkatle kulak kabarttı. Fırtınanın uğultusundan, oklara pat pat vuran atkının çırpınışından, kızağın önünü döven karların hışırtısından başka ses işitilmiyordu. “Başıma bunların geleceğini bilsem komşu köyde geçirirdim geceyi. Bir gün yitirmekle ne çıkar? Gideceğim yere yarın döner giderdim. Zaten böyle havada ötekiler de çıkmaz yola.”
Bu sırada aklına ayın dokuzunda kasaptan alacağı para geldi. Sattığı şişeklerin parasıydı bu. Adam parayı vermek için evine uğrayacağını söylemişti. “Şimdi beni bulamayınca karı ondan parayı alabilir mi? Sanmam… Çok beceriksiz kadın bizimkisi; bilgi, görgü, şınanay…” Bir gün önce zabıta amiri bayramlarını kutlamaya eve geldiğinde, karısının onu doğru dürüst ağırlayamadığını anımsadı. “Kadın milleti işte… Babasının evinde ne görmüş ki!” “Kendi babanın zamanında siz neydiniz?” diyeceksin. Topu topu bir hanla ufak bir korusu olan zengince bir köylü parçasıydı benim babam. Ama ben on beş yılda çok iş yapıp para kazandım. Dükk‰nım, iki meyhanem, değirmenim, buğday depom, yarıcıya verdiğim iki tarlam, damı sac kaplı bir evle bir ambarım var. Brehunov adı çevrede ün saldı. Ama nasıl kazandım bunları, sen onu bana sor! İşimin peşini hiç bırakmadım. Ne başkaları gibi yan gelip yattım, ne de ıvır zıvır işlerle uğraştım… “Yağmur, çamur” demedim; gecemi gündüzüme katıp çalıştım. Para denen şey aslanın ağzında. Bak, işte, gece yarısı benim buralarda işim ne? Ne diye kafamda binbir düşünceyle dönüp duruyorum? Bir de insanın şans eseri zengin olduğunu söylerler. Milyonlar içinde yüzen Mironovlar nasıl kazandılar bu serveti? Sen de çalış, sen de kazan. Zenginliğin yolu herkese açık, yeter ki Tanrı sağlık versin…”
Sıfırdan başlayıp milyoner olan Mironov gibi kendisinin de bu servete erişeceği düşüncesi Vasili Andreyiç’i öyle coşturdu ki, biriyle konuşmak için büyük bir istek duydu. Ama çevresinde konuşacak kimse yoktu… Şu Garyoçkino’ya varabilse, toprak ağasıyla doya doya konuşur, sonunda herife külahını ters giydirirdi.
Kızağın ön tarafını aralıksız döven karın hışırtısına, fırtınanın uğultusuna kulak kabartarak; “Vay canına, amma da esiyor! Böyle giderse sabaha değin kara gömüleceğiz” diye düşündü. Yerinden doğrularak sağa sola bakındı. çevresindeki beyaz karanlıkta doru tayın başından, sırtında dalgalanıp duran örtüden, topuzlu kuyruğundan başka bir şey görünmüyordu. Bazan ağaran, bazan da koyulaşan titrek karanlık sarmıştı dört bir yanı. “Ne diye Nikita’nın sözüne kandım, bilmem ki! Gide gide bir yere varırdık nasıl olsa. Grişkino’ya bari dönsek, geceyi Taras’ın evinde geçirirdik. Uşağın sözünü dinledin de eline ne geçti sanki? Neyse, Tanrı zahmetinin karşılığını verir elbet. Tembeller, uyuşuklar, işini bilmezler başaracak değil ya; sen başaracaksın. Hele bir sigara içelim.”
Oturdu, tabakasını çıkardı, içinden bir sigara aldı, yüzü koyun yatıp kürkünün yakasını siper ederek sigarasını yakmaya çalıştı. Ama rüzg‰r bir yerlerden giriyor, çaktığı kibritleri söndürüyordu… Derken, en sonunda sigarasını yakabildi. Bu da çok sevindirdi onu. Sigaranın dumanını ondan çok rüzg‰r çekmekle birlikte, birkaç nefesten sonra gene neşesi yerine geldi. Bunun üzerine yeniden kızağın önüne uzandı, iyice örtündü, aynı tatlı düşüncelere, hayallere daldı. Hayaller arasında birden kendinden geçti, uyumaya başladı…
Birisinin dürtmesiyle açtı gözlerini. Doru tay saman alırken mi itmişti onu, yoksa içten gelen bir irkilme miydi bu, bilmiyordu. Yalnızca uyandığında yüreği küt küt atıyordu. Birisi kızağı sarsmıştı sanki. Gözlerini açınca ilk işi çevresine bakmak oldu. Değişen bir şey yoktu. Ortalık biraz aydınlanmıştı hepsi o kadar. “Tan atıyor, çok geçmez sabah olur” diye geçirdi içinden. Ama aynı anda ay çıktığı için havanın ağardığını anımsadı. Doğruldu, ata baktı. Doru tay kıçını rüzg‰ra dönmüş, soğukta tir tir titriyordu. Hayvanın kolanı gevşemiş, kardan bembeyaz örtüsü yana kaymıştı. Fırtınadan savrulan yelesiyle, perçemiyle, karla örtülü boynuyla şimdi daha belirgin görülüyordu.
Vasili Andreyiç eğildi, kızağın arkasına baktı. Nikita yatış biçimini hiç değiştirmemişti. Üstüne çektiği keçeyle ayakları kalın bir kar örtüsü altındaydı. “Zavallı köylü donmasa bari, giyecekleri de öyle yıpranmış ki. Onun akılsızlığı yüzünden başım derde girecek. Cahillik zor şey” dedi.
Kalkıp atın sırtındaki yaygıyı uşağının sırtına örtmek istedi. Ama o soğukta kıpırdanmayı, yerinden kalkmayı gözü yemedi. Hem atın örtüsüz kalınca ayazda donmasından korkuyordu. “Ne diye yanıma aldım şu adamı? Ah, bizim aptal karı yok mu hep onun yüzünden!” Karısını nefretle anımsadı, sonra gene eski yerine uzandı. “Dedem de bir keresinde bütün gece tipide kalmış, bir şey olmamış. Ama sürücüsü Sevastyan’ın ölüsünü karın altından çıkarmışlar. Donmuş, kaskatı kesilmiş gövdesi. Geceyi Grişkino’da geçirsem başıma bunlar gelmezdi…”
Vasili Andreyiç bu düşüncelerle kürküne sımsıkı sarındı. Şimdi ne boynundan, ne dizlerinden, ne ayaklarından; hiçbir yerden soğuk girmiyordu. Soğuktan korunduğu güvencesiyle gözlerini yumdu, uyumaya çalıştı. Ama nerde? Uykusu kaçmıştı bir kere. Gözüne uyku girmeyince o da yeni baştan kazançlarını, alacaklarını hesap etmeye, parlak durumundan dolayı kendi kendisiyle övünmeye, şişinmeye başladı. Ama gizli bir korku, Grişkino’da kalıp geceyi orada geçirmeye razı olmadığı için duyduğu pişmanlık tatlı hayallerini bozuyordu. “Seninki de iş mi yani? Sıcacık evde yatmak battı sana…”
Yattığı yerin rahatsız oluşundan dolayı bir o yana, bir bu yana döndü, kürküne yeni baştan sarındı, doğrularak ayaklarını örttü, hatta kalkıp yerini değiştirdi. Gözlerini kapayıp kıpırdamadan durdu. Ama hepsi boş. Ya sert keçe çizmelerin içinde kıvrık duran ayakları sızlıyor ya da bir yerlerden soğuk giriyordu. Grişkino’da sıcacık odada rahat uykuyu teptiği için kendine kızarak gene sağa sola döndü, kalktı kürkünü düzeltti, sonra yeniden yattı.
Bir ara uzaktan bir horoz ötüşü işitir gibi oldu. Sevinçle kürkünün yakasını kaldırdı, dikkatle dinlemeye başladı. Ama ne horoz ötüyordu, ne bir şey… Tipinin oklarda ıslık çalmasından, atkısının bağlandığı yerde habire çırpınmasından, kızağın ön tahtasını döven karın hışırtısından başka bir ses işitilmiyordu.
Nikita akşamki oturuşunu hiç bozmamıştı, hatta kendisine bir iki kez seslenen efendisine karşılık bile vermiyordu. Vasili Andreyiç başını uzattı, kara gömülü Nikita’nın sırtına baktı; “Adamın derdi yok, mışıl mışıl uyuyor” diye düşündü canı sıkkın.
Kalkıp kalkıp yatması belki de yirmiyi bulmuştu. Sanki gece bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Yerinden bir daha doğrulup çevresine bakınarak; “Eh, artık sabah yaklaşmıştır. Saate bir bakayım. Soğukta açılmak iyi değil ama sabaha az kaldığını görünce neşem gelir. Atı hemen koşarız kızağa…” diye geçirdi aklından. Oysa sabaha daha bir sürü vakit olduğunu biliyordu, öyle bir his vardı içinde. Ama benliğini saran ürküntüden kurtulmak için kendini kandırmaya, başka şeyler düşünmeye çalışıyordu.
Kürkünün altından gocuğunun kopçalarını çözdü, elini koynuna soktu, yeleğinin cebini bulana dek bir hayli uğraştı. Sonunda, emaye çiçeklerle süslü, gümüş kaplama saatini çıkardı, baktı. Karanlıkta bir şey görünmüyordu… Bunun üzerine dirseklerine dayanıp doğrularak dizlerinin üstüne çöktü, sigarasını yakarken yaptığı gibi kibriti çaktı. Yalnız bu sefer işi ciddi tutmuş, parmağıyla fosforu en kalın çöpü seçmişti. Saatinin kadranını aleve yaklaştırıp baktığında gözlerine inanamadı: Saat ancak on ikiyi on geçiyordu. Önünde uzun bir gece vardı daha.
“Oh, ne bitmez geceymiş” dedi, bir ürperme geçti sırtından. Sonra yeniden önünü düğmeledi, açık yerlerini örttü, sabırla beklemek niyetiyle kızağın köşesine büzüldü.
Fırtınanın tekdüze uğultusu arasında canlı, yeni bir ses duyuldu ansızın. Yavaş yavaş şiddetlenen bu ses açıkça anlaşılır bir hale geldikten sonra yeniden azalmaya başladı. Hiç kuşku yok, kurt ulumasıydı bu. Kurdun çenesini oynatarak sesini değiştirdiğini fırtınanın uğultusu arasında bile seçebilen Vasili Andreyiç onun çok yakınlara sokulduğunu anladı. Kürkünün yakasını kaldırdı, dikkatle dinledi. Doru tay da tıpkı onun gibi kulaklarını dikip dinlemeye başlamıştı. Kurdun uluması azalınca hayvancağız ayaklarını oynattı, tehlikeyi haber verircesine pofurdadı.
Vasili Andreyiç’in yalnızca uykusu değil, huzuru da kaçmıştı. Ondan sonra gene hasaplarını, işlerini, onurunu, ününü, zenginliğini düşünmek için ne denli uğraştıysa uğraşsın, hepsi boştu. Bir kere ölüm korkusu düşmüştü içine. Bu korku ve niçin Grişkino’da kalıp geceyi orada geçirmediği düşüncesi bütün öteki düşüncelere karışıyor, onlara baskın çıkıyordu.
“Koruluk yerin dibine batsın! Tanrı vereceği kadar vermiş bana. Ah, şu geceyi köyde geçirseydim! Sarhoş insan çabuk donarmış derler. Aksi gibi ben de içki içtim.” Tüccar aklından bunları geçirirken bir yandan da için için kendini yokluyordu. Nedenini bilmediği bir titreme sarmıştı bedenini. Korkuyor muydu, yoksa üşüdüğü için mi titriyordu. Yeniden kürküne sarınıp yatmak istediyse de yapamadı. Uyuyamadığına göre kalkıp bir şeyler yapmalıydı. Elini kolunu bağlayan, onu güçsüz bırakan bir şeydi şu korku denen şey. Onu yenmesi gerekiyordu. Bu düşünceyle sigara tabakasını, kibritini çıkardı. Kutuda topu topu üç çöp kalmıştı, onlar da en kötülerindendi. Çaktı, çaktı, hiçbiri yanmadı. “Tüh, Allah kahretsin, baş belası!” diyerek bir küfür savurdu, sigarayı kıvırıp attı, kibrit kutusunu da atmak için kolunu kaldırmışken vazgeçti, cebine soktu. Duyduğu tedirginlik yüzünden durduğu yerde duramıyordu. Kızaktan inip sırtını rüzg‰ra döndü, paltosunun kürkünü düzelte düzelte kuşağını yeniden sıkıladı.
“Burada yatıp ölümü bekleyeceğime ata atladığım gibi basar giderim” düşüncesi geldi aklına ansızın. “Sırtına binince taşır herhalde. Nikita’ya gelince, nasıl olsa ölecek. Zaten nedir onun yaşantısı? Acınacak nesi var? Ama ben onun gibi değilim, bir değeri var benim yaşamımım.” Bu düşünceyle atı çözdü, dizginleri hayvanın boynuna geçirdi. Binmek için üstüne abandıysa da kalın kürkü, ağır çizmeleri yüzünden binemedi. O zaman kızağın üstüne çıkıp oradan binmek istedi. Bu sefer de ağırlığından kızak sallandı, geriye kaydı. En sonunda atı kızağa iyice yanaştırdı. Kendisi de kızağın kenarına dikkatle bastıktan sonra hayvanın sırtına karın üstü yattı. Bir süre böyle yatıp kendini ileri doğru vererek bir bacağını öbür tarafa aşırdı, ayaklarını yan kayışlara bastı doğrulup oturdu. Kızağın sallanmasından Nikita uyanmış, başını doğrultmuştu. Vasili Andreyiç’e, uşağı bir şeyler söylüyormuş gibi geldi.
– Artık senin gibi salakların sözüne kanmam. Ben hayatımı çöplükte bulmadım! diye bağırdı.
Kürkünün rüzg‰rda savrulan eteklerini toplayıp dizginlerin altına soktu, atının başını çevirdi, hızla sürdü. Ormanın bekçi kulübesinin ne yanda olduğunu aşağı yukarı biliyordu.

7

Keçeye sarındıktan sonra kızağın arkasına yarım yatan Nikita bir kez olsun istifini bozmamıştı. Doğada yaşadıkları için zorlukları bilen bütün insanlar gibi saatlerce, günlerce sızlanmadan durabilirdi oturduğu yerde. Üstelik bundan ne bir rahatsızlık duyuyordu, ne de en ufak can sıkıntısı.
Efendisi kendisine seslendiğinde karşılık vermemişti ona, çünkü yerinden kıpırdamak hiç işine gelmezdi. İçtiği çaylardan, yamaca tırmanmaktan dolayı bedeninde toplanan sıcaklığın fazla sürmeyeceğini biliyordu. O da atı gibi yorgundu. Sahibi yeniden yemledikten sonra, kırbaçladığı halde kendinde kımıldanacak gücü bulamayan doru tay gibi bitkin… Öyleyse ne diye istifini bozacaktı? Hareket ederek ısınacak gücü kalmadıktan sonra…
Nikita, delik çizmenin içindeki ayağının üşüdüğünü, baş parmağınınsa çoktan uyuştuğunu biliyordu. Bu yetmiyormuş gibi soğuk bütün bedenine yayılmaya başlamıştı. O gece orada öleceğini, hem de yüzde yüz öleceğini düşündüğü halde bundan fazlaca üzülmüyor, irkilmiyordu. Neden üzülsün ki, yaşam onun için zaten düğün bayram değildi. Durup dinlenmeden çalışmaktan, yorgunluktan başka ne görmüştü şu dünyada? Sonra neden irkilsindi? Vasili Andreyiç gibi hizmetlerinde bulunduğu efendilerinden ayrı bir efendisi; onu bu dünyaya gönderen, onu yöneten, ölürken onu bütünüyle hükmü altına alacak, onu hor görmeyecek bir Büyük Efendisi vardı. “Alışılan, sevilen şeyleri bırakıp gitmek kolay değil. Ama ne yapalım, yeni şeylere de alışırsın.”
“Ya günahlarım?” Nikita birdenbire sarhoşluklarını, içkiye yatırdığı çizmesini, karısını küçük düşürdüğü zamanları, küfürlerini, kiliseye gitmeyişini, oruç tutmamasını, günah çıkarırken papazın verdiği öğütleri anımsadı. “Evet, çok günahım var. Ama isteyerek işlemedim ki ben! Demek, Tanrı öyle yaratmış bu yoksul kulunu. E, günahsa, günah! Ne yapsam kurtulamayacağım onlardan…”
O gece başına gelecekleri bir kerecik düşündü, ondan sonra bir daha dönmedi bu konuya; başka düşlere daldı gitti. Karısının gelin gelişi, tüccarın evindeki öteki uşakların ayyaşlığı, kendisinin içkiyi bırakması, çıktıkları bu yolculuk, Grişkino köyünden Taras’ın evi, ihtiyarın oğullarının ayrılmasıyla ilgili konuşmalar, kendi oğlu, örtünün altında ısınmaya çalışan doru tay, kızağın içinde sağa sola döndükçe gıcır gıcır sesler çıkaran efendisi, sırasıyla gelip geçtiler zihninden. Efendisini düşünürken içinden; “Yola çıktığına bin pişmandır şimdi. Böyle bir yaşam dururken ölmek ister mi? Ben başka, o başka” dedi. Sonra anıları kafasında birbirine karışırken uykuya daldı.
Vasili Andreyiç ata binince kızak sarsılarak yerinden oynamış; kızağın kirişi, arkaya yaslanarak uyuyan Nikita’nın beline vurmuştu. İster istemez uyandı Nikita. Oturuşunu değiştirmekten başka çare kalmıyordu. Üstünden başından karlar saçarak dizlerini güçlükle doğrulttu, kalktı. Ve kalkar kalkmaz da buz gibi bir soğuk işledi iliklerine. Nikita durumun çıkmazlığını anlıyordu. Efendisi ata binmiş giderken, hayvanın sırtındaki örtüyü vermesi için seslendi. Ama tüccar tınmadı bile, az sonra da kar bulutları arasında gözden silindi.
Yalnız kalınca ne yapacağını şöyle bir düşündü Nikita. Şimdi kalkıp sığınacak bir ev arayamazdı, gücü yoktu buna. Eski yerine de yatamazdı, çünkü karlar dolmuştu. Kızağa yatsa örtüsüz ısınamayacaktı. Gocuğuyla ince paltosunun içinde, sanki sırtında yalnızca gömleği varmış gibi üşüyordu.
Büyük bir korkuya kapıldı.
– Ey Tanrım, ulu Tanrım! diye haykırdı.
Orada yalnız başına olmadığı, haykırışını işiten birinin onu yüzüstü bırakmayacağı düşüncesi onu biraz olsun yatıştırdı.
Derin derin içini çekti, kızak keçesini sırtına alarak efendisinin eski yerine uzandı.
Orada ısınması ne mümkün! Önce gövdesi zangır zangır titredi, sonra titreme geçti, Nikita uyuşmaya başladı. ölüyor muydu, yoksa uykuya mı varıyordu, farkında değildi. Yalnızca uyumaya da, ölmeye de hazır olduğunu hissediyordu.

8

Bu arada Vasili Andreyiç atı tokuplayıp dizginlerin ucuyla vurarak ileri sürdü. Aynı yönde giderse ormana, sonra da bekçi kulübesine ulaşacağı inancı vardı içinde. İlerlemeye çalıştıkça karlar gözlerine yapışıyor, fırtına onu durdurmak istercesine göğsünden iterek karşı koyuyordu. Ama o hiç durmadan öne doğru eğilip, ikide birde açılan kürkünün eteklerini, üzerine oturulmayacak kadar soğuk eyer ile bacakları arasına sokarak hayvanı habire sürdü. At ne yapsın; binicisinin onu çevirdiği yöne doğru güçlükle ama duraklamadan yürüyordu.
Beş dakika kadar sanki hep aynı doğrultuda yürüdüler. Tüccar atın başından, çevresindeki beyaz düzlükten başka bir şey görmüyor; atın kulaklarında, kürkünün yakasında ıslık çalan fırtınadan başka bir şey işitmiyordu.
Derken, ansızın bir karaltı belirdi tüccarın önünde. Yüreği sevinçle çarptı, karaltıda bir evin duvarlarını seçerek ileri yekindi. Oysa gördüğü karaltı ev falan değil, durmadan kımıldanan, rüzg‰r estikçe ıslıklı sesler çıkararak dallarıyla yeri döven, tarla kelisinde (sınırında) bitmiş kocaman bir kara çalıydı. Amansız fırtınanın tartakladığı bu kara çalıyı görünce Vasili Andreyiç’in yüreği ürpertiden hop etti, hızla oradan uzaklaştı. Kara çalıya yaklaşırken de, oradan uzaklaşırken de, ilk çıkış yönünü değiştirmiş; gene de hep bekçi kulübesine doğru gittiğini sanmıştı. At durmadan sağa dönmek istiyor, buna karşılık o hayvanı sola çeviriyordu.
Az sonra önlerinde gene kara bir şey belirdi. Vasili Andreyiç artık köye geldiği kanısıyla büyük bir sevince kapıldı. Gelgelelim karaltı, iki tarla arasında biten aynı kara çalıdan başkası değildi. Kuru dallar Vasili Andreyiç’i ürküten bir çırpınışla yerlere yatıp yatıp kalkıyordu. Tüccar çalının yanında karların yeni örttüğü at izlerini görünce şaşırdı. Hemen durdu, eğildi; baktı; bu taze izler kendi atının izlerinden başkası değildi. Küçük bir alanda dönüp dolaşıp gene aynı yere gelmişlerdi. “Bu gidişle öbür dünyayı boylayacağım galiba” dedi. Kendini korkuya kaptırmamak için atı olanca hızıyla sürdü. Onu kuşatan beyaz sisin içinden gözlerine ışıklı benekler görünüyor, ama dikkatli bakınca bu benekler hemen siliniyordu. Bir ara köpek havlaması ya da kurt ulumasını andıran sesler çarptı kulağına. Ama sesler öylesine belirsizdi ki, Vasili Andreyiç gerçekten öyle bir şey duyup duymadığını anlamak için durup dikkatle dinledi.
Ansızın kulakları çınlatan, korkunç bir haykırışla irkildi. Korkuyla öne eğilip atın boynuna sarıldı, ama hayvanın boynu, gövdesi zangır zangır titriyordu. Gittikçe yaklaşan bu haykırışlar karşısında Vasili Andreyiç neye uğradığını şaşırdı. Neden sonra anladı ki, doru tay belki kendi kendini yüreklendirmek, belki de birilerini yardıma çağırmak için var gücüyle kişniyordu. “Tüh, Allah kahretsin! Korkuttun beni” diye çıkıştı ata. Ama asıl korkunun nereden geldiğini biliyordu, bu yüzden onu içinden atması kolay değildi.
“Kendine gel, aklını başına topla” diye tedirginliğini yatıştırmaya çalıştıysa da olmadı; önceleri rüzg‰r arkadan eserken, farkına varmadan atı rüzg‰ra karşı sürmeye başladı. Kürkün koruyamadığı, buz gibi eyere değe değe üşüyen bacakları soğuktan sızlıyordu. Elleri, ayakları tutmaz olmuş, soluk alışları kesikleşmişti. Hiçbir kurtuluş yolu görmediği bu korkunç kar çölünde yitip gideceğini anlıyordu.
Derken, at derinden bir “hoh” sesi çıkararak boylu boyunca kara saplandı. Hayvancağız kurtulmak için debeleniyor, debelendikçe de yana yatıyordu. Vasili Andreyiç hemen sıçradı atın üstünde. Terslik bu ya, sıçrarken bir ayağı kayışa takılmış, hayvanın eyerini yana devirmişti. Binicisi üstünden inince doru tay yerinden doğruldu, kişnedi, bir iki kez yekindikten sonra kar yığınından çıktı. Ama durur mu artık oralarda? Binicisini karların üzerinde bırakarak, sırtındaki kızak yaygısını, eyerini, yan kayışlarını sürükleye sürükleye yürüdü gitti.
Vasili Andreyiç atın arkasından yetişmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, boşuna… Ağır kürkler içinde diz boyu karda yürümek kolay değildi; o nedenle on beş yirmi adım attıktan sonra tıkandı kaldı. İçinden bir ses; “Meyhaneler, değirmen, orman, tarla, dükk‰n, sac damlı ev, ambar, biricik oğlun nasıl sipsivri kalır ortada? Bu ne biçim iştir?” diyordu. İki kere önünden geçtiği kara çalı geldi aklına ansızın, korkudan ürperdi, içine düştüğü durumun gerçekliğine inanmak istemedi. “Yoksa düş mü görüyorum?” dedi. Düşten uyanmaya çalıştı ama öyle bir şey yoktu ki! Yüzünü kamçılayan, omuzlarına durmadan yağan, eldivensiz kaldığı için sağ elini dolduran kar gerçek kar; iki tarla arasında gördüğü kara çalı gibi, anlamsız, kaçınılmaz bir ölümle onu karşı karşıya bırakan çöl gerçek bir çöldü.
“Ey göklerin ışığı, büyük kurtarıcı Nikolay!” diye mırıldanmaya başladı. Kilisede bir gün önce okunan duaları, altın çerçeve içindeki yağız yüzlü (*) aziz tasvirini, bu tasvirin önüne dikmeleri için dükk‰nında sattığı mumları anımsadı. Kendisine hemen geriye getirdiklerinde uçları biraz yanmış mumları satın alıp sandığa kilitlemişti. İşte aynı Aziz Nikolay’a yalvarıyordu şimdi; onu bu güç durumdan kurtarırsa dua okutacağına, mum dikeceğine söz veriyordu. Öte yandan ne azizin yüzünün, ne çerçevesinin, ne mumların, ne papazın, ne de duaların o anda kendisine bir yardımı dokunmayacağını; bunların ancak kilisede gerekli ve önemli olabileceklerini; mumlar ve dualarla kendi korkunç durumu arasında bir bağlantının bulunamayacağını adı gibi biliyordu. “Bırak şimdi karamsarlığa kapılmayı! Karlar izini örtmeden atın peşinden gitmeliyim. Böylece yolu bulabilirim, belki yakalarım hayvanı. Ama elin ayağın birbirine dolaşmasın sakın, kızıp heyecanlanma. Yoksa şap gibi yanarsın!..” diye yüreklendirdi kendini.
Heyecanlanmadan yürümeye niyet ettiği halde gene de hızla ileri atıldı, düşe kalka koşmaya başladı. Karın fazla derin olmadığı yerlerde at izleri ancak güçlükle seçilebiliyordu. “Yandım anam; ne izlerini bulabileceğim, ne atı!” diye düşündü. Aynı anda da önünde bir karaltı gördü. Bu, doru tayın ta kendisiydi. Üstelik yalnızca doru tay değil, oklarının ucuna atkısını bağladığı kızak da oradaydı. Örtüsü, eyeri, kayışları iyice yana kayan at kızağın arkasındaki eski yerine geçmemiş; gelip okların yanında durmuştu. Ayaklarıyla dizginlerinin üstüne bastığı için başını kaldırıp kaldırıp indiriyordu.
Durum şuydu: Vasili Andreyiç daha önce Nikita ile birlikte düştükleri aynı derin yara düşmüştü. Kızak topu topu elli adım ötede bulunuyordu. O nedenle attan indikten sonra izleri süre süre kızağın yanına varması zor olmamıştı.

9

Kızağa ulaşır ulaşmaz kenarına tutundu, bir süre kımıldamadan durarak soluğunun açılmasını bekledi. Eski yerinden kalkmıştı Nikita, kızağın içinde karla örtülü bir kabarıklık yükseldiğine göre uşak orada olmalıydı. Vasili Andreyiç’in bütün korkusu geçmişti; şimdi korktuğu tek şey, atla giderken, en çok da kara sapladıkları zaman duyduğu ürküntünün yeniden gelmesiydi. Bu ürküntüden kurtulmanın tek yoluysa, boş durmamak, bir şeyler yapmaktı. O nedenle ilk giriştiği iş sırtını rüzg‰ra dönmek, sonra da kürkünün önünü açmak oldu. Biraz daha dinlenip çizmelerinin, sol eldiveninin içinden karları temizledikten sonra (eldivenin sağ teki düşmüştü, şimdi kimbilir nerelerde, karın içinde ne kadar derindeydi) kürküne sımsıkı sarındı, kuşağını bağladı. Köylüler dükk‰na arabayla buğday getirdikleri zaman da kuşağını böyle beline yeniden sarar, işe öyle girişirdi. Şimdi sıra atın ayağını dizginlerden kurtarmaya gelmişti. Vasili Andreyiç dizginleri topladıktan sonra hayvanı kızağın önündeki eski yerine getirip bağladı; örtüsünü, eyerini, kayışlarını düzeltmek için arkasına dolandı.O sırada kızakta kıpırdanmalar oldu, kar örtüsünün altında Nikita’nın başı göründü. Zavallı adam ne kadar üşümüş olacak ki, yerinden güçlükle doğruldu, yüzüne konan sinekleri kovmak istercesine elini garip bir biçimde sallamaya başladı. Vasili Andreyeviç onun kendisine bir şeyler söylemeye çalıştığını sandı. Atın örtüsünü düzeltmeyi bıraktı, kızağa, uşağın yanına sokuldu.
– Söyle, ne mırıldanıp duruyorsun?
Nikita’nın sesi güçlükle, kesik kesik çıkıyordu.
– Ö-ö-lü-yorum. Hak etiğim ırgatlık ücretimi oğluma ya da benim karıya ver. Diyeceğim bu kadar.
– Çok mu üşüdün? diye sordu Vasili Andreyiç yeniden.
– Biliyorum, ölmem yakın… İsa aşkına bağışla beni…
Yüzünden sinek kovar gibi durmadan elini sallayan Nikita’nın sesi ağlamaklıydı.
Vasili Andreyiç bir süre kıpırdamadan, sessizce durdu. Sonra, kazançlı bir alışveriş sırasında yaptığı gibi, ellerini birbirine vurup geriye doğru kararlı bir adım attı, kürkünün kollarını sıvayıp Nikita’nın üzerinde yattığı, kızaktaki karları temizlemeye başladı. Bu iş bitince ivedilikle kürkünün önünü çözdü, eteklerini iki yana açtı. Nikita’yı şöyle bir dürttükten sonra boylu boyunca üstüne yattı. Şimdi onu yalnızca kürküyle değil, sımsıcak gövdesiyle de örtmüştü. Kürkünün eteklerini Nikita ile kızağın arasına sıkı sıkıya soktu, kurtulmasın diye dizleriyle de üstünden bastırdı. Bu biçimde başını kızağın ön sekisine koyup Nikita’nın üstünde yüzükoyun yatarken ne fırtınanın ulumasını işitiyordu, ne de atın kıpır kıpır kıpırdanışını… Kulak verdiği tek şey, uşağının soluk alışlarıydı. Zavallıcık hiç kımıldanmadan bir hayli yattıktan sonra, derin derin içini çekti, altında oynadı.
– Ha şöyle!… Ölüyorum, deme hemen. Yat, yat da ısın biraz…
İstediği halde daha fazla konuşamadı Andreyiç. Ne gariptir, gözlerine yaş doldu, çenesi titremeye başladı. Yutkunmaya çalışıyor, ama gelip gelip boğazına bir yumruk tıkanıyordu. “Korkudan sinirlerim iyice zayıflamış” diye düşündü. Bu zayıflıktan nefret etmek şöyle dursun, bundan şimdiye değin tatmadığı bir mutluluk duyuyordu.
Yüreğini dolduran sevinçten dolayı neredeyse gururlanarak; “Şimdi ısıtırım ben seni!” diyordu durmadan. Böyle sessizce uzun bir zaman yattı. Gözlerinden gelen yaşları kürkünün yakasına siliyor, rüzg‰r sağ eteğini açtıkça yeniden yakalayıp dizinin altına sokuyordu.
İçinde biriken sevinci birilerine söylemeden duramayacaktı Vasili Andreyiç.
– Nikita, diye seslendi.
– İyice ısındım, dedi alttaki ses.
– Isın, ısın, ben de az kalsın yolumu yitiriyordum. Sen donacaktın, ben de…
Çenesi yine titremeye başladı, gözlerine yaşlar doldu, bir yumru gelip boğazında düğümlendi. Konuşamıyordu…
“Olsun” dedi içinden. “Ne diyeceğimi biliyorum ya.” Böylece, sesini çıkarmadan epeyce yattı.
Altta Nikita, üstte kürk onu sıcak tutuyordu; gelgelelim elleri kürkünün eteklerini Nikita’nın altına sokmaktan, bacaklarıysa rüzg‰rın ikide birde kürkünü sıyırmasından dolayı üşümeye başlamıştı. Hele eldivensiz sağ eli neredeyse donacak gibiydi. Ama onun o andaki tek düşüncesi ne elleri, ne bacaklarıydı; altında ısıtmaya çalıştığı uşağıydı yalnızca.
Birkaç kez dönüp ata baktı. Doru tayın sırtı açılmış; üstündeki örtü, eyer, kayışlar yere düşmüştü. Kalkıp hayvanın üstünü yeniden örtmeyi düşündüyse de, Nikita’yı o durumda bırakmak istemediğinden, bir de içindeki mutluluk duygusunu yitirmekten korktuğu için vazgeçti bundan. Artık ölüm korkusundan eser kalmamıştı. Alışveriş işlerinde olduğu gibi, kendine karşı duyduğu güvenle; “Elimden kurtulmaz, sımsıcak ısıtırım ben seni,” dedi.
Vasili Andreyiç böyle bir saat, iki saat, üç saat yattı; vaktin nasıl geçtiğinin farkında bile değildi… Önceleri zihnindeki fırtınanın savurduğu karlar, kızak, oklar, boyunduruk altındaki doru tay ve uşağı canlanırken; sonra gündüz kutladıkları yortu, karısı, zabıta amiri, mum sandığıyla ilgili anılar dirilmeye başladı. Derken, altında yatan uşağını düşündü yeniden. Bunun ardından, onunla her zaman alışveriş yapan köylüler, Nikita’nın yaşadığı, damı sapla örtülü, küçük kulübe geldi gözlerinin önüne. Sonunda hepsi birbirine karıştı, iç içe girdi. Karışınca beyaz bir ışığa dönen gökkuşağı renkleri gibi, bütün anılar da bir hiçe dönüştü. Vasili Andreyiç derin bir uykuya dalmıştı. Düşsüz, uzun bir uykuydu bu; şafak sökerken yeniden canlandı.
Kendini şimdi kilisedeki mum sandığının başında görüyor. Tihonov’un karısı ondan yortu için beş kapiklik bir mum istiyor, o da mumu kadına vermek niyetiyle kolunu uzatmaya çalışıyor. Ama kalkmıyor kolu, cebinin içinde sıkışıp kalmış. Sandığın öbür yanına dolanmak istiyor, bu sefer de ayaklarını kaldıramıyor yerden. Ayaklarındaki yeni boyanmış, gıcır gıcır lastik çizmeler odanın taş döşemesine yapışmış, kalkmak bilmiyor. Ayakları da çizmenin içinden çıkmıyor. Derken, mum sandığı yatak oluveriyor birden. Vasili Andreyiç kendini mum sandığının, yani evindeki yatağın üstünde yüzükoyun yatar görüyor. Çok istediği halde kalkamıyor yataktan. Oysa az sonra zabıta amiri İvan Metyeviç’in geleceğini biliyor. Onunla birlikte koruyu satın almaya mı gideceklerdi, doru tayın kayışlarını düzeltmeye mi, orasını bilmiyordu. Karısına, “Milalovna, zabıta amiri gelmedi mi daha?” diye soruyor. Karısı, “Hayır gelmedi,” diyor. Vasili Andreyiç kapılarının önüne bir arabanın yanaştığını işitince, beklediği adamın geldiğini düşünüyor. Ama geçip gidiyor araba. O zaman yeniden sesleniyor, “Mihalovna, Mihalovna! Daha gelmedi mi?”, “Yok, gelmedi”. Yatağında yatıyor, kalkmak istiyor, hep bekliyor. Hem ürkütücü, hem de sevinç verici bir bekleyiş bu. Derken, sevindirici sonuç gerçekleşiyor birden: Beklediği kişi geliyor en sonunda. Ama gelen, zabıta amiri İvan Metyeviç değil; onu çağıran, ona Nikita’nın üstüne yatmasını söyleyen sesin sahibidir. Onun gelmesinden dolayı, büyük kıvanç duyuyor. “Geliyorum!” diye bağırıyor, bu bağırmasıyla birlikte uyanıyor uykudan.
Uyanıyor uyanmasına ama, bu, hiç de her zaman uyandığı zamanki kendisi değildir. Kalkmak istiyor, kalkamıyor; ellerini kımıldatmak istiyor, kımıldatamıyor. Bacağını, onu da kımıldatamıyor. Başını döndürmeye çalışıyor, yapamıyor. Bu işe çok şaştığı halde hiç üzülmüyor. Ölmekte olduğunu biliyor ama acımıyor öldüğüne. Gene de Nikita’nın kendi altında yattığını, ısınıp sağ kaldığını anımsıyor. Kendisinin Nikita, Nikita’nın da kendisi olduğu düşüncesi doğuyor zihninde. Canı kendi gövdesinde değil, Nikita’dadır artık. Dikkatle dinliyor; onun soluk alışlarını, hatta hafif horultusunu işitiyor. “Nikita sağ, öyleyse ben de sağım!” diyor coşkuyla.
Derken, hatırına paracıkları, dükk‰nı, evi, alıp sattığı mallar, Mironov’un milyonları geliyor. Vasili Andreyiç Brehunov denen adamın ömrünü bu işlerle nasıl tükettiğine bir türlü akıl erdiremiyor. Vasili Brehunov için, “Ne yapsın, yaşamın özünü anlamamış adamcağız. Evet, zavallı ben şimdiki gibi anlamıyordum o zaman. Şimdi eksiksiz anlıyorum,” diye düşünüyor. Ona seslenenin çağrısını bir daha işitiyor. Bütün benliği sevinçten, hazdan kıvranarak; “Geliyorum, geliyorum!” diye karşılık veriyor. Artık serbest olduğunu, onu kimsenin alıkoymayacağını anlıyor.
Vasili Andreyiç’in bu dünyada göreceği, işiteceği, duyacağı hiçbir şey kalmamıştır artık…
Oysa, eskisi gibi gene tipi vardı. Vasili Andreyiç’in ölü gövdesini, ayazda zangır zangır titreyen doru tayı, karın içinde belli belirsiz görünen kızağı ve kızağın içinde, altta, efendisinin ölü gövdesiyle soğuktan korunan Nikita’yı durmadan örten kar fırtınası bütün hızıyla esiyordu…

10

Sabaha doğru gözlerini açtı Nikita. Omuz başlarını sızlatan soğuk uyandırmıştı onu. Tam o sırada düş görüyordu. Efendisinin ununu yüklediği bir arabayla değirmenden gelmektedir. Köprüye varmadan araba birden yönünü değiştiriyor, hızlanarak derenin dibine saplanıyor. Bunun üzerine arabanın altına giriyor, omuzluyor, kaldırmaya çalışıyor. Ama tuhaf bir durum: Araba yerinden oynamak şöyle dursun, omzuna yapışmış sanki. Ne onu kaldırabiliyor, ne de altından çıkabiliyor. Beli kırılacak nerdeyse. Üstelik buz gibi de soğuk. Bir an önce kurtulmalı bu meretin altından. Arabayı sırtına bastıran biri varmış gibi; “E, yeter artık! Boşalt içinden çuvalları!” diye sesleniyor. Araba gittikçe daha çok üşütüyor, çöktükçe çöküyor omuzlarına. Derken, küt diye bir şey çarpıyor, gözlerini açıyor ve her şeyi anımsıyor: Omuzlarındaki soğuk araba, üstünde kaskatı yatan efendisinden başkası değildir. Ayağıyla kızağa iki kez vuran da doru taydır.
Nikita omuzlarını zorladı, gerçeği sezmiş olmanın ürküntüsüyle efendisine seslendi:
– Andreyiç, Andreyiç.
Ses veren yok. Ama bacakları, bütün gövdesi gülle gibi çökmüş omuzlarına.
“Ölmüş, toprağı bol olsun,” diye geçirdi içinden…
Başını çevirdi, eliyle karda bir delik açıp dışarı baktı. Ortalık aydınlanmıştı. Rüzg‰r gene oklarda vınlıyor, kar durmamacasına yağıyordu. Yalnız öncekinden bir farkı vardı: Kar kızağın tahtalarını dövmeden, atın sırtını, kızağı örterek, sessiz sessiz dökülmekteydi. Attansa ne çıt çıkıyordu, ne de bir kıpırdanma vardı. “O da dondu anlaşılan,” diye düşündü Nikita. Gerçekten de onu uyandıran sarsıntı, donmakta olan doru tayın can çekişirken attığı tekmelerin sarsıntısıydı.
“Ulu Tanrım, şimdi sıra bende,” dedi içinden. “Emrin başım üstüne! Verecek bir canım var, onu da hemen al, kurtar beni.”
Elini delikten içeri çekti, gözlerini kapadı, bu sefer yüzde yüz ölmekte olduğuna inanarak kendinden geçti.
Ertesi gün, Vasili Andreyiç ile Nikita karların altından çıkarıldıklarında vakit öğleyi bulmuştu. İki köylü onları yoldan altmış yetmiş, köyden de beş yüz metre uzakta buldular.
Kar kızağa tepeleme yığıldığı halde oklarla okların ucuna bağlı atkı açıkça gözüküyordu. Karnına değin gömülen doru tayın sırtında ne örtüsü vardı, ne de koşum kayışları. Ayakta dimdik duran beyaz bir heykel gibiydi; başını boynuna doğru eğmiş, burun delikleri salkım salkım buz tutmuştu. Gözlerinden fışkıran yaşlar donmuş kalmıştı çukurlarında. Bir gecede zayıflamış; bir deri bir kemik kalmıştı hayvancağız.
Vasili Andreyiç’in gövdesi kaskatıydı. Ayakları iki yana ayrık biçimde donduğu için, onu Nikita’nın üstünden öylece devirdiler. Pırtlak kartal gözleri camlaşmıştı, özenle kırpıp düzelttiği bıyıklarının altındaki açık ağzı karla doluydu.
Nikita’ya gelince, yaşıyordu hala. Ama bedeninin çoğu yeri donmuştu. Onu uyandırdıklarında artık öldüğüne, ona yapılan şeylerin öbür dünyada geçtiğine inanıyordu. O yüzden, kürekleriyle onu kazıp çıkaran, efendisinin katılaşmış gövdesini üzerinden yuvarlayan iki köylünün bağırıp çağırmalarını işitince, öbür dünyada da köylülerin aynı biçimde bağırdıklarını, beden yapılarının da aynı olduğunu görerek bu duruma pek şaşırdı. Ama sonunda öbür dünyada değil de bu dünyada bulunduğunu anlar anlamaz içini sevinçten çok bir üzüntü kapladı. Hele ayak parmaklarının donduğunu hissettiğinde…
Nikita hastanede iki ay yattı. Üç parmağını kestiler, kalanlar iyi oldu. Adamcağızın yirmi yıl daha sapasağlam yaşayacak ömrü varmış. Başlangıçta zenginlerin yanında ırgat durdu, kocayınca bekçilik yaptı. Ancak şu yakınlarda öldü, ölümü de tam istediği gibi oldu. Evinde, tasvirlerin altında, yanan balmumları tutuşturdular ellerine. Ölmeden önce yaşlı karısından af diledi, fıçıcıyla düşüp kalkmasından ötürü onu bağışladığını söyledi. Oğluyla, torunlarıyla ayrı ayrı uğurlaştı. Gelinini beleş geçinen birinin yükünden kurtaracağına; bıkkınlık getirdiği bu yaşamdan başka bir yaşama, her yıl biraz daha çekici ve anlamlı gelen bir başka yaşama geçeceğine sevine sevine öldü… Şimdi bulunduğu yerin buradan daha iyi olup olmadığını, gerçek ölümden sonra uyanınca düş kırıklığına uğrayıp uğramadığını biz de oraya gidince göreceğiz. Kimbilir, Nikita belki de umduğunu bulmuştur.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cumhuriyetin Terör Aygıtı: İstiklal Mahkemeleri – Ayşe Hür

Son aylarda daha da arttı ama yıllardır Türkiye'deki hukuk sisteminin 'tefessüh ettiğini' (kokuştuğunu) gösteren bir dizi olay yaşıyoruz. 'Cumartesi Anneleri'...

Kapat