Dostoyevski: İnsanın bir yıl boyunca çekebileceği acıyı ben bir sabah çektim

DostoyevskiYarın işe giderken giyeceğim ayakkabılarımın halini siz de biliyorsunuz. Sorun bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit bir insanım ben. Ama insanlar ne derler?

Varenka, küçük güvercinim,

Pekâlâ meleğim, pekâlâ. Demek benim borç para bulma konusundaki başarısızlığımın büyük bir felaket olmadığına karar verdiniz. Güzel o zaman, artık içim rahatladı, sizin adınıza memnun oldum. Beni bu yaşımda terk edip gitmeyeceğinize, orada oturacağınıza da çok sevindim. Aslında doğruyu söylemek gerekirse mektubunuzda benim için bu kadar güzel kelimeler, yazdığınızı, duygulanma değer verdiğinizi gördükçe sevincimden uçuyorum. Bunu gururumdan söylemiyorum. Duygularıma bu kadar önem verdiğinize göre beni seviyor olmalısınız. Neyse şimdi benim duygularımdan konuşmanın bir anlamı yok. Duygular yerinde kalsın…

Mektubunuzda yüreksiz olmamamı’ yazıyorsunuz. Evet meleğim, ben de kendi kendime yüreksiz olmamam gerektiğini söylüyorum. Ama yarın işe giderken giyeceğim ayakkabılarımın halini siz de biliyorsunuz. Sorun bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya da ayakkabısız çıkmaya aldırmam.
Buna dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler konuşurlar? Bilirsiniz insan başkaları için giyinir. Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu hem de namını kaybeder. Buna inanın, deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem yazan yazar müsveddelerini değil, dünyayı ve insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.
Size bugün olanların hepsini yazmadım küçüğüm. İnsanın bir yıl boyunca çekebileceği acıyı ben bir sabah çektim. Şöyle oldu:
Sabah hem adamı bulabilmek, hem de işe yetişebilmek için erkenden yola koyuldum. Nasıl da yağmur yağıyordu bir bilseniz! Paltoma sımsıkı sarınıp yürürken bir yandan da düşünüyordum: “Tanrım günahlarımı bağışla. Dileklerimi kabul et!”
St. X. Kilisesi’nden geçerken haç çıkardım ve günahlarım için tövbeler ettim. Sonra da Tanrıyla pazarlığa girişmenin yanlış olduğunu düşündüm. Düşüncelere dalmıştım, hiçbir şey görmüyordum. Nereye gittiğimin farkına bile varmadan yürüyüp duruyordum. Sokaklar bomboştu. Rastladığım birkaç kişi endişeli ve meşgul görünüyordu. Bunda şaşılacak bir şey yoktu.

Günün bu saatinde ve bu havada sokağa kim çıkardı? Kir içinde bir işçi grubuna rastladım, kaba insanlar beni itip geçtiler. Birden içime bir korku düştü, paniğe kapıldım. Doğruyu söylemek gerekirse parayı düşünmek bile istemiyordum. Her şey şansa kalmıştı! Tam Voskresensky Köprüsü’nü geçerken ayakkabımın tekinin tabanı düştü. Nasıl yürüyebildiğim! bilemiyorum. O sırada bizim dairede çalışan Yermolayev karşıma çıkmaz mı!
Durakladı, beni dikkatle izlemeye başladı. Sanki votka parası isteyecek gibiydi. “Şimdi votkanın sırası mı?” diye düşündüm. Çok yorgundum. Durdum, biraz dinlendim ve sonra yoluma devam ettim. Dikkatimi verebileceğim bir şeyler aradım etrafta. Zihnimi dağıtmak, biraz neşelenmek istedim. Ama nerde! Düşüncelerimi yönelteceğim hiçbir şey yoktu. Üstelik öyle çamur içindeydim ki, kendimden utanıyordum. Sonunda uzakta, çatısı kule şeklinde bir ev gördüm. “Evet” diye düşündüm, “işte orası. Yemelyan İvanovich aynen böyle tarif etmişti. Burası Markov’un evi.
-Markov faizle para veren adam, hayatım.
– O anda biraz sersemlemiştim. Ne yaptığımı bilmiyordum. Markov’un evi olduğunu bilmeme rağmen oradaki polise sordum. “Memur bey, bu ev kimin evi?” Adam ters biriydi. Sanki konuşmak büyük bir çaba istermiş gibi dişlerinin arasından sinirli sinirli yanıt verdi: “Kimin evi mi? Tabii ki Markov’un.” Şu polisler hep böyle duygusuzdur ama bana ne onlardan canım? O andan sonra her şey bana kötü ve tatsız geldi. Her şey arka arkaya geliyordu. Her şey insanın ruh haline uygundur zaten. Bu hep böyle olmuştur.

Evin önünde tam üç kez bir aşağı bir yukarı gidip geldim. Yürüdükçe daha da kötü oldum. “Hayır, bana para falan vermeyecek” diye düşündüm. “Hayatta vermez. Beni tanımıyor bile. Bu çok nazik bir konu. Ben de pek güvenilir görünmüyorum. Neyse kadere bırakalım, sonradan pişmanlık duymaktansa böylesi daha iyi. Beni yiyecek değil ya.” Yavaşça bahçe kapısını açtım. Sonra bir başka talihsizlikle karşılaştım. Aptal bir bekçi köpeği peşime takılıverdi. Öfkesinden kuduruyor, sesinin son perdesinden havlıyordu. Böyle önemsiz ve küçük olaylar insanı çileden çıkarır Varenka. Kendine olan güvenini sarsar, daha önceki kararlılığını siler götürür. Bu yüzden de ölü gibi eve girdim ve yeni bir talihsizliğin içine balıklama dalmış oldum. Giriş karanlık olduğu için önümü göremeyerek, bakraçlara süt boşaltan bir köylü kadına çarptım ve süt yerlere döküldü. Aptal kadın avaz avaz bağırmaya başladı. “Sen nereye gittiğini sanıyorsun? Ne istiyorsun?” Sonra da beddualar yağdırdı.
Böyle zamanlarda hep bu tür şeyler başıma gelirdi. Herhalde kaderim böyleydi, böyle işlere karışıverirdim.
Gürültüyü duyan yaşlı bir Finli kadın kapıdan başını uzattı. Hemen yanına gittim. “Markov burada mı oturuyor?” dedim.
“Hayır” dedi ve orada durup beni incelemeye başladı. “Ne yapacaksınız onu?”
Yemelyan’ın söylediklerini anlattım ve iş için geldiğimi söyledim. Yaşlı kadın kızını çağırdı. Ayakları çıplak yetişkin bir kız geldi. “Babanı çağır. Herhalde yukarıda kiracının yanındadır.”
Sonra bana döndü, “İçeri buyrun” dedi. İçeri girdim. Oda fena sayılmazdı. Duvarda bazı generallerin portreleri asılıydı. Odada bir kanepe, yuvarlak bir masa, muhabbet çiçekleri ve kınaçiçeği vardı. “Şuradan çekip gitsem mi acaba?” diye düşündüm. Az kalsın kaçacaktım Varenka. “Yarın gelsem daha iyi olacak” dedim kendi kendime. “O zaman hava daha iyi olur. Hem de aradan zaman geçer. Bugün süt döküldü, generaller de bana ters ters bakıp duruyorlar.”
Ak saçlı, patlak gözlü, ufak tefek bir adam geldiği zaman kapıya kadar yürümüştüm bile. Üzerinde yağ lekeleri olan bir ropdöşambr giymiş, beline de ip bağlamıştı. Neden geldiğimi sordu. Ben de Yemelyan İvanovich’in gönderdiğini söyledim.
“Kırk ruble isteyecektim” dedim. Ama cümlemi bitiremedim. Oyunu kaybettiğimi gözlerinden anlamıştım.
“Veremem” dedi, “aslına bakarsanız param yok. Hem güvenceniz var mı?”
Hiç güvencem olmadığını açıklamaya çalıştım. Hem Yemelyan İvanovich demişti ki… Neyse işte, neler dediğini ona anlattım. Her şeyi dinledikten sonra; “Yemelyan İvanovich’in size söylediklerini boş verin.
Gerçekten param yok.”
“Biliyordum zaten” diye düşündüm. “Bunun böyle olacağını tahmin etmiştim, hissetmiştim.”
Ah Varenka o anda keşke yer yarılsaydı da içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona baktım, o da bana baktı.
“Tamam dostum, artık gidebilirsiniz. Orada durmanızın bir yararı yok” der gibiydi. Eğer böyle bir şey başka şartlarda olsaydı utancımdan yerin dibine girerdim.
“Ne için para lazımdı?” diye sordu.
-Gerçekten de böyle sordu Varenka.
Orada öylece boş boş durmamak için ağzımı açıp konuşacaktım ama lafımı kesti. “Hiç param yok. Eğer olsaydı memnuniyetle verirdim” dedi. Sonra ona dil dökmeye başladım. Çok az bir paraya ihtiyacım olduğunu, belirlenecek bir tarihte ödeyeceğimi, dilediği kadar faiz isteyebileceğini söyledim. Tamamını ödeyeceğime yeminler ettim. O anda sizi düşündüm, talihsizlikleriniz, yoksulluğunuz ve bana gönderdiğiniz elli köpek aklıma geldi.
“Yo, faiz problem değil. Ama keşke bir güvenceniz olsaydı. Gerçi param da yok zaten. Hiç yok yemin ederim.
Olsaydı memnuniyetle verirdim.” Bir de yemin ediyordu alçak!
Nasıl dışarı çıktığımı, Vyborg Caddesini geçip Voskresensky Köprüsü’ne geldiğimi hatırlayamıyorum. Çok yorgundum. İliklerime kadar donuyordum. Daireye gittiğimde saat onu bulmuştu. Üzerimdeki çamurları fırçalamak istedim ama hadememiz Snegiryov izin vermedi.
“Fırçayı bozarsın. Biliyorsun devletin malı” dedi.
İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar değerim yok. Beni en çok mahveden nedir biliyor musunuz Varenka? Para falan değil, bütün bu günlük sıkıntılar, fısıldaşmalar, gülüşmeler ve şakalar. Belki Ekselansları yine benimle özel olarak ilgilenebilir. Ama yok, artık altın günlerim bitti.
Bugün bütün mektuplarınızı tekrar tekrar okudum. Beni çok hüzünlendirdi.

Dostoyevski
İnsancıklar


Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar mektup-roman tarzında kaleme alınmış kısa ve toplumsal içerikli bir romandır. Dostoyevski’nin acıma duygusu daha bu ilk eserinde bile belirgindir. Roman, yaşlı bir katibin küçük bir kıza olan aşkını ve bu kıza karşı gösterdiği saygınlık çabalarını konu alır. Roman günlük hayatta sıklıkla göz ardı edilen veya aşağılanan bu fakir insanların acımasız gerçekliğini sempati ile tasvir ettiğinden dolayı duygusal doğalcı bir eser olarak ilan edilir. İnsancıkların el yazması müsveddelerini okuyan şair Nekrasof, devrin ünlü edebiyat eleştirmeni Belinski’ye “Yeni bir Gogol doğdu” der.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Orhan Veli: 2 yaşında gurbete çıktım, 20 yaşında sefalet çekmesini öğrendim

Daha ufak yaşta tarih, edebiyat kitapları okurdum. Yaşıma göre hayli ağır olan bu eserlerin de edebiyata hevesim üzerine bir tesiri...

Kapat