Dostoyevski: “Arkadaşlarımın hepsi, onlara benzemediğim için benimle alay ediyorlardı”

Hayal dünyasında yaşamaya üç aydan fazla dayanamıyor, sonunda insanlara karışmak için büyük bir istek duyuyordum. Benim için insanlara karışmak, şefim Anton Antonoviç Setoçkin’in evine gitmekten ibaretti. Hayatımda en fazla şaşınlacak şey, ömrüm boyunca sadece o adamla görüşmemdir. Setoçkin’e de ancak arada bir, içimde büyük coşkular hissettiğim zamanlar giderdim. Hayallerim, insanlarla kucaklaşmak isteyecek kadar mutluluk verdiğinde, bir insanla konuşma ihtiyacı duyarak ona gidiyordum.
Anton Antonoviç’e sadece salı günleri gidebildiğimden, insanlarla görüşme isteğimin bu günlere denk gelmesi gerekiyordu. Pyati Uglov civarındaki bir apartmanın dördüncü katında oturuyordu Anton Antonoviç. Dört odalı, basık tavanlı, duvarları sarıya boyanmış bir evi vardı ve onlara ancak yetiyordu. Çok az eşyası vardı ve onların rengi de sarıya çalıyordu. İki kızı vardı Setoçkin’in ve bir de misafirlere çay ikram eden kızkardeşi. Kısa boylu ve yassı burunlu olan kızlardan biri on üç, diğeri on dört yaşındaydı. Aralarında her zaman fısıltıyla konuşup gülüştükleri için onlardan çekinirdim.

Ev sahibi, her zamanki gibi, çalışma odasında bulunan yazı masasının arkasındaki deri koltukta oturur, yanında da ya bizden ya da başka bir bakanlıktan kır saçlı bir memur olurdu. Konukları, hiç değişmeyen birkaç kişiden ibaretti. Konuşulan şeyler ise vergiler, meclisteki toplantılar, aylıklar, atamalar, Ekselans ve insanların gözüne girme sanatı olurdu her zaman. Söze katılacak cesareti bulamazdım kendimde ve onları saatlerce aptal aptal dinler, herkes gidene kadar da otururdum. Üzerime bir sersemlik çöker, her yanım terlemeye ve tutulmaya başlardı. Bunlar, çok yararlı ziyaretlerdi; çünkü eve döndüğümde, insanlarla görüşme isteğim bir süreliğine ortadan kalkıyordu. Dostum diyebileceğim bir diğer kişi de Simonov adında eski bir okul arkadaşımdı. Aslında Petersburg’da birçok okul arkadaşım vardı; fakat ben, bunlarla görüşmez, yolda karşılaşacak olsam bile selam vermezdim. Dama önceki işimden ayrılıp bu işe girmemin nedeni de, çocukluk arkadaşlarımı görmeyerek geçmişimle ilgimi kesmekti. Bitirdiğim okula ve orada geçen acı dolu yıllara lanet olsun! Kısaca, özgürlüğe kavuştuğum an okul arkadaşlarımla da ilgimi kestim. Karşılaştığımda selam verdiklerimin sayısı ikiyi veya üçü geçmiyordu. Simonov da onlardan biriydi; okuldayken sessiz, sakin birisiydi. Buna rağmen ben, onun karakter sahibi, dürüst biri olduğunu anlamıştım. Dar kafalı birisi olmadığından da emindim. Çok güzel zamanlar geçirimsizdir beraber; ama bunlar pek uzun sürmemiş, aramız bozulmaya yüz tutmuştu. Anladığım kadarıyla Simonov, okul hatıralarından hoşlanmıyor ve benim bunları hatırlatacağımdan endişe ediyordu. Bazen benden pek hoşlanmadığını düşünüyordum, »ama bundan emin olmadığım için onu ziyarete devam Sederdim.
Bir perşembe günüydü ve yalnızlık dayanılmaz bir hale gelmişti. Anton Antonoviç’e gidemeyeceğim için Simonov’a gitmeye karar verdim. Merdivenlerden beşinci kata çıkarken, bu adamın benden hoşlanmadığını, gitme-|inin hiç doğru olmadığını düşünüyordum. Her zaman olduğu gibi bu düşünceler, beni iyice şüphelerin kucağına Batıyordu. Kararımı verdim ve Simonov’un kapısını çaldım. Onunla görüşmeyeli neredeyse bir yıl olmuştu.
llV
Simonov’un evinde iki okul arkadaşım daha vardı. Önemli bir şey üzerine konuşuyor gibiydiler. İşin en garip tarafı ise, yıllardır birbirimizi görmediğimiz halde, benim gelişime aldırmamalarıydı. Onların yanında kendimi bir sinek kadar değersiz hissettim. Okulda da pek sevilmediğimi söyleyebilirim, ama bu kadar küçük görüldüğümü bilmezdim. İsimdeki başarısızlığımın, boş vermişliğimin ve kötü görünüşlü olmamın, beni insanların gözünde küçülttüğünü biliyorum; onlara göre bütün bunlar, benim beceriksizliğimin ve değersizliğimin göstergesiydi. Ne olursa olsun, böylesine küçük düşmeyi beklemiyordum. Gelişim, Simonov’u çok şaşırtmıştı. Zaten daha önceki ziyaretlerime de bir türlü anlam veremezdi. Oturdum, büyük bir can sıkıntısı ve üzüntü içinde konuştuklarım dinlemeye başladım. Çok ciddi ve büyük bir heyecanla üzerinde konuştukları şey, bir sonraki gün başka bir şehre gidecek olan subay arkadaşları Zverkov için düzenleyecekleri veda partisiydi. Bay Zverkov, benim de okul arkadaşımdı; okulun son sınıflarında ondan iyice nefret eder hale gelmiştim. İlk sınıflardayken herkes tarafından sevilen, sevimli, afacan bir çocuktu. Ben de, bu özelliklerinden dolayı kıskanıyordum onu. Hiç başarılı değildi derslerinde ve gitgide daha da kötü oluyordu; fakat okul idaresi tarafından kayırıldığı için okulu başarıyla bitirdi. Son sınıfta okurken, iki yüz kişilik bir köy miras kalmıştı ona; sonra bizi küçümsemeye başladı, çünkü biz fakir aile çocuklarıydık. Zverkov, aşağılık bir insandı; ama bize tepeden bakarken bile hoşumuza gidecek yanlan oluyordu. Çocukların birçoğu, onur ve şeref üzerine onca laf ettikten sonra, Zverkov azdıkça ona daha çok yaklaşıyorlardı. Bütün bunları da ondan bir çıkar umarak yapmıyorlardı; Zverkov’un doğuştan şanslı olduğunu düşünüyorlardı. Bunun yanında, kabiliyetli oluşu ve nazikliği ile tanınırdı. Zverkov… Beni çileden çıkaran da buydu zaten. Kendine güvenen sert ses tonu ve çok aptalca olmasına rağmen herkesin beğendiği esprileri, ona olan nefretimi daha da arttırıyordu. -Anlamlı yüzümle rahatlıkla değiştireceğim- güzel ve aptalca bir ifadesi olan suratından, son dönem subaylarında çokça rastlanan şakacı tavırlarından nefret ediyordum. Çapkınlık yapamıyordu, çünkü subay apoletlerim takmamıştı henüz. Fakat gelecekte kadınlarla olan ilişkilerinde ne kadar başarılı olacağı ve yapacağı düellolar üzerine o kadar çok şey anlatmıştı ki, artık midemi bulandırıyordu. Hep hatırlarım, daima sessiz sedasız olduğum halde, bir gün Zverkov’la kapışmıştım. İşimizin olmadığı bir zamanda, gelecekte yapacağı çapkınlıklardan bahsediyordu arkadaşlarına. Sonra birden keyiflenerek, köyünde beraber olmayacağı bir tek kız bırakmayacağını, bunun droit de seigneur (Bey hakkı,Fransızca) olacağım söylemez mi? Buna itiraz eden köylüleri hem dayaktan geçirecek, hem de vergilerini iki kat arttıracakmış. Bizim çocuklar da onu alkışlamazlar mı? Hemen araya girdim. Aslında ne o kızlara, ne de babalarına acımıyordum; beni sinirlendiren, bu adi adamın alkışlanmasıydı. Onu orada rezil ettim; ama Zeverkov, aptallığının yanında çok da pervasızdı ve bir kahkaha patlatarak lafımı gürültüye getirdi. Sonra o beni zor durumlara sokmaya başladı ve bunları hiç kızmadan, öylesine yapıyormuş gibiydi. Bu tür hareketlerini cevapsız bırakışımın nedeni, ona duyduğum büyük nefretti. Okulun bitmesine az bir zaman kala bana yakınlık göstermeye başlamıştı; doğruyu söylemek gerekirse, bu davranışı hoşuma gitmiş, bu nedenle fazla da nazlanmamıştım. Fakat bu durum fazla uzun sürmedi, aramız tekrar açıldı.
Zverkov teğmen olduktan sonra, etraftan onun çapkınlıkta ne kadar başarılı olduğunu duymaya başladım. Bir süre sonra işindeki başarıları da konuşulmaya başlandı. Sokakta karşılaştığımız zaman bana selam vermiyordu Zverkov; herhalde benim gibi birine selam vermenin onu küçük düşüreceğinden çekiniyordu. Bir gün tiyatroda gördüm onu, omuzunda yaver kordonu vardı. Üçüncü sırada oturmuş, yaşlı bir generalin kızlarına yılışıyordu. Zverkov, eskiden olduğu gibi yakışıklı ve çevik görünüyordu, ama biraz boşlamış olsa gerek ki, hafif kilo almıştı. Herhalde otuz yaşına geldiğinde iyice şişmanlaya-caktı. Arkadaşların veda partisi vermek için bir araya geldikleri Zverkov buydu işte… Kendilerinin Zverkov’la eşit durumda olmadıklarını bildikleri halde üç yıldır onunla arkadaşlık ediyorlardı. Simonov’un konuklarından biri de Ferfiçkin adında bir Rus Alınanıydı. Ufak tefek, suratı maymuna benzeyen, adi, ukala birisiydi Ferfiçkin. Okuldayken benim en büyük düşmanımdı. Çok korkak biri olmasına rağmen hep yüksekten atıp, insanları küçük görürdü. Borç para alabildiği için Zverkov’un etrafından ayrılmayanlardan biri de oydu.
Simonov’un diğer konuğu Trudolyubov, pek de önemsenecek biri değildi. İri yarı, soğuk biriydi ve okulu bitirince o da subay olmuştu. Dürüst biriydi Trudolyubov, başarılı insanların önünde eğilirdi daima. Fakat rütbe elde etmekten başka bir şeye da kafası çalışmazdı. Size aptalca gelebilir ama Zverkov’la uzaktan akraba oluşu, Tru-dolyubov’un değerini arttırıyordu aramızda. Karşılaştığımız zaman benimle zorlama ile de olsa konuşurdu, ama hiçbir zaman adam yerine koymazdı. Trudolyubov, konuşmasına devam ederek:
— İyi ya… dedi. Her birimiz yedişer ruble versek, üç kişi olduğumuzdan toplam yirmi bir papel olur. Bu parayla iyi bir ziyafet çekeriz. Zverkov’dan da para alacak değiliz ya!..
— Elbette, onu biz çağırıyoruz çünkü, diye doğruladı Simonov.
General olan efendisinin omuzlarındaki yıldızlarıyla övünen uşaklar gibi atıldı Ferfiçkin:
— İyi de, Zverkov masrafların hepsini bizim karşılamamızı kabul eder mi acaba? Diyelim, bir incelik göstererek kabul etti, ya sonra yarım düzine şampanya açtırırsa bize?
Sadece “yarım düzine” aklında kalan Trudolyubov:
— Acaba ne oluruz yarım düzineyi içince? dedi. Partinin düzenlemesini üzerine alan Simonov:
— Öyleyse elimizdeki yirmi bir rubleyle üç kişi biz, bir de Zverkov Hotel de Paris’te yarın akşam beşte buluşuyoruz, tamam mı?
Ben heyecanla, biraz da alıngan bir tavırla:
— Ne yirmi biri, benimle beraber yirmi sekiz olur, dedim.
Bu teklifi hiçbiri beklemiyordu; çok sevineceklerini hatta bana hayranlıkla bakacaklarını düşünüyordum.
Fakat Simonov, yüzüme bile bakmadan:
— Siz de mi katılmak istiyorsunuz? diye sordu.
Beni çok iyi tanıyordu ve bu da beni hep rahatsız etmiştir.
— Neden, ben de arkadaşınız değil miyim? Beni unutmanıza gücendim doğrusu! derken Ferfiçkin, her zamanki kabalığıyla sözümü kesti:
— İyi ama nereden bulacaktık sizi? Trudolyubov da asık bir suratla:
— Sizin Zverkov’la aranız bozuk değil miydi?
Ben, bu konuda kendime çok güveniyordum, belki de bu yüzden sesim titreyerek:
— Bu mesele benden başkasını ilgilendirmez. Belki sadece eski problemlerimiz yüzünden katılmak istiyorum!
Trudolyubov, alaylı bir gülüş fırlatarak:
— Şu sizin ince meseleleriniz de… Sizi anlayabilene bravo doğrusu. Simonov, kararlı bir şekilde:
— Tamam, siz de katılın; yarın Hotel de Paris’te beşte buluşuyoruz, unutmayın! dedi. Ferfiçkin, başıyla beni göstererek, Simonov’a:
— Eee, para ne olacak? dedi. Fakat Simonov’un kızgın bakışlarını görünce lafını yanda kesti. Trudolyubov, ayağa kalkarak:
— İyi öyleyse. Çok istiyorsa o da gelsin. Ferfiçkin, kızgın bir şekilde şapkasını alarak:
— Resmi bir toplantı yapmıyoruz, birkaç arkadaş bir araya geleceğiz… Belki de sizi aramızda görmek istemiyoruz…
Sonra gittiler; giderken Ferfiçkin vedalaşmadı benimle, Trudolyubov ise yüzüme bile bakmadan başıyla selam verdi sadece. Onlar gidince Simonov, bana garip garip bakmaya başladı, belli ki canı sıkılmıştı. Ayakta duruyordu ve bana da oturmamı söylemiyordu.
— Hımm… Evet… Demek yarın. Parayı şimdi mi vereceksiniz? Sonra da hemen yüzü kızararak:
— Bunu, geleceğinizden emin olmak için soruyorum, dedi.
Öfkeden kıpkırmızı kesilmiştim ki, o anda, ona ne zamandır vermediğim beş ruble olan borcum aklıma geldi. Bu borcu hiç unutmamıştım, ama ödemiyordum da.
— Böyle bir şey olacağı hiç aklıma gelmemişti buraya gelirken… Üzgünüm Simonov, yanımda o kadar para yok, dedim.
— Peki peki, önemli değil. Yarın verirsiniz, ben öğrenmek için sormuştum sadece… Şimdi siz…
Lafını yarıda kesti ve öfkeli bir şekilde dolaşmaya başladı. Topuklarına basarak yürüdüğünden çok gürültü çıkanyordu. 79Kısa bir sessizlik anından sonra:
— Sizi rahatsız etmiyorum ya? diye sordum. Birden irkilen Simonov:
— Hayır, hayır… Aslında evet… Şey, bir yere uğramam gerekiyor da, hemen şuracıkta, yakın bir yer…
Yaptığı kabalıktan dolayı özür dileyen bir ses tonuyla konuşuyordu sanki. Şaşılacak bir rahatlıkla ayağa kalkarak şapkamı aldım ve:
— Aman Tanrım! diye bağırdım. Neden daha önce söylemediniz bunu?
Simonov, kapıya kadar geçirdi beni ve ona hiç de yakışmayan heyecanlı bir sesle:
— Uzakta değil… Şurada, biraz ileride! diye tekrarlıyordu. Merdivenlere çıktığımda da arkamdan:
— Öyleyse yarın tam beşte! diye bağırdı.
Beni gönderebildiği için seviniyor olmalıydı. Korkunç sinirlenmiştim. Kızgınlıktan dişlerimi gıcırdatarak:
— Şeytan dürttü sanki! Zverkov denen domuzun dölü için değer mi yani? Gitmesem ne olur? Bir şey olmaz elbette! Beni zorlayan mı var sanki? Yarın mektupla Si-monov’a bildiririm… Sonunda oraya gideceğimi biliyordum, zaten beni öfkelendiren de buydu. Gitmem çok garipsenecekti, fakat bu yüzden daha istekli gidecektim. Üstelik, gitmemem için “parasızlık” gibi çok önemli bir sebep varken. Sadece dokuz rublem kalmıştı. Bundan yedi rubleyi, uşağım
Apollon’a verecektim yarın. Yeme içme masrafları kendisine ait, ayda yedi rubleye çalışıyordu Apollon.
Apollon gibi birinin parasını vermemek hiç mümkün mü? Sizlere başka bir zaman anlatırım bu aşağılık herifi.
Bütün bunlara rağmen, o herifin parasını vermeyip partiye gideceğimi adım gibi biliyordum. Çok berbat rüyalar gördüm o gece. Akşam boyunca en kötü okul hatıralarımı düşünürsem, başka türlüsü beklenemezdi herhalde.
Bakımımı üstlenen uzak akrabalarım vermişlerdi beni o okula; şimdi onların nerede olduklarını bile bilmiyorum. Benim gibi öksüz bir çocuğu başlarından savmışlardı; çünkü azarlamalarından dolayı kötü düşünceli, sessiz, etrafa boş bakışlar fırlatan birisi olmuştum. Arkadaşlarımın hepsi, onlara benzemediğimden benimle korkunç alay ediyorlardı. Bu alaylara ise asla dayanamıyordum. Diğerleri gibi insanlarla kolay ilişki kuran birisi değildim. Daha ilk gün hepsinden nefret etmeye başladım ve içimde korkak, hastalıklı bir gurur baş gösterdi. Kabalıklarım kabullenemiyordum bir türlü. Yüzümle ve vücudumun bi-çimsizliğiyle alay ediyorlardı. Halbuki kendilerinin suratları daha aptalcaydı. Üstelik, okula gelenlerin yüzlerinde-ki anlamlı ifade zamanla kayboluyordu ve hiçbir şey kalmıyordu. Bakmaya bile duyamayacağınız çocuklar, birkaç yıl içinde değişip sevimsiz insanlar haline geliyorlardı. Yaşım henüz on altı olmuştu, ama ben çoktan içime kapanmış, şaşkınlıkla onlan seyrediyordum. Daha o zamanlar dar kafaları, anlamsız uğraşları, saçma sapan oyunları ve konuşmaları beni hayrete düşürmüştü. Kendimi onlardan üstün görmeye başlamıştım; çünkü çok önemli olaylardan habersiz kalıyor, insanın hayatını etkileyen konulara karşı duyarsız oluyorlardı. Üstelik bunlar, inci-
81nen gururumun eseri hiç değildi. Tanrı aşkına, ne olur, “Sen hayal dünyasında dolaşırken, onlar yaşamın gerçek yüzünü anlamışlardı,” gibi beylik laflar etmeyin bana. Gerçek yaşama dair hiçbir şeyi anlamıyordu onlar. Zaten en çok kızdığım şey de buydu! Hatta diyebilirim ki, en basit, en olağan gerçekleri karşılarken bile inanılmaz bir aptallık gösteriyorlardı. Daha o yaşlardayken güçlü ve başarılı insanlara köle olmuşlardı. Ne kadar doğru da olsa önemsenmeyen, ufak bir şey, onların şiddetli alaylarından kurtulamıyordu. Tek uğraşılan, bir rütbeye ulaşmaktı ve daha o yaşlarda oturacakları koltuklardan bahsediyorlardı. Bunun sebebi, akılsızlıklarında olduğu gibi hayatları boyunca çevrelerinde gördükleri kötü örneklerde de aranabilir. Çok berbat bir ahlâka sahiptiler. Ahlâksızlıkları bile sahteydi ve gösteriş doluydu; buna rağmen arasıra körpe çocuklukları ortaya çıksa da, o da hoş gözükmüyordu. Onlardan tüm gücümle nefret ediyordum, fakat ben daha aşağılıktım; o, başka bir konu. Bana karşı olan davranışları, benim onlara karşı olan davranışlarımın aynısıydı; üstelik onlar, benden tiksindiklerini gizlemiyorlardı. Onlardan sevgi beklemiyordum zaten; tek uğraşım, onları küçük düşürmekti.
Arkadaşlarımın alaylarından kurtulmak için büyük bir hırsla derslerime çalıştım. Sonunda başarılı öğrenciler arasına girebildim. Yavaş yavaş saygılarını kazanıyordum; üstelik onların okuyamadığı kitapları okuduğumu, ders programlarımızda bulunmayan konularda bilgi sahibi olduğumu da anlamaya başlamışlardı. Bana hâlâ alaylı bir şekilde bakıyorlardı, ama akılca onlardan üstün olduğumu kabullenmişlerdi artık. Öğretmenlerin ilgisini üzerime toplayınca her şey iyice değişti; artık alay etmiyorlardı ama düşmanlığımız eskisi gibi kaldı. Aramızdaki ilişkiler, son derece soğuk ve gergindi. Sonunda yine dayanamadım buna; zaman geçtikçe insanlarla yakın ilişkiler kurup dost edinmek ihtiyacı duydum. Bu konuda bazı girişimlerim oldu ama hiç doğal olamadığımdan başarılı olamıyordum. Sonunda bir arkadaşım oldu; ama o zamanlar da içimde bulunan zorbalık hissiyle, arkadaşımı kendime köle etmek istedim. O iğrenç arkadaşlarıyla bütün bağlarını koparmasını istedim ondan. Dostluğumun şiddetine dayanamayıp gözyaşları içinde sinir bunalımları geçirdi. Teslimiyete hazır, saf bir çocuktu; bana iyice bağlandıktan sonra da ondan nefret etmeye ve kendimden uzaklaştırmaya başladım. Bütün amacım, ona galip olmak ve bana bağlandığını görmekti sanki. Diğerlerim değil, onu yenmiştim; çünkü o, hiçbirine benzemeyen, farklı biriydi. Okul bitince ilk yaptığım şey, onca yıl uğraşıp elde ettiğim mesleğimi bir kenara bırakmak oldu. Geçmişimi ve onunla ilgili bütün ilişkilerimi kesip, lanetler okuyarak mezara göndermek istiyordum. Bütün bunlardan sonra Simonov’a gitmem olacak iş değildi doğrusu…
Sabah erkenden yatağımdan kalktım, sanki her şey birazdan oluverecekmiş gibi. O gün öyle bir olay yaşayacaktım ki, hayatımı tümüyle değiştirecekti; buna kesinlikle inanıyordum. Böyle şeylere alışkın olmadığımdan galiba, dışarıdan gelecek böyle küçük bir etkinin bile hayatımı tamamen değiştireceğine inanmışımdır her zaman. Her gün yaptığım gibi işime gittim ve parti hazırlığı için de iki saat erken ayrıldım.
Bu parti için çok sevindiğimi sanmasınlar diye herkesten önce gitmemeye çalışacaktım. Üzerinde durulacak öyle çok şey vardı ki, düşündükçe sinirden çatlıyordum. Kendi ellerimle bir kez daha ayakkabılarımı boyadım; Apollon’a söylemiş olsaydım asla yapmazdı. Günde iki kere ayakkabı boyamak, onun inançlarına çok tersti. O görmesin diye antreden fırçayı gizlice aldım ve işimi bitirdim. Sonra da giyeceklerimi kontrol ettim, hepsi de çok eski ve yıpranmıştı. Son zamanlarda kendimi iyice salıvermiştim. Resmi kıyafetim gayet iyiydi ama onunla da yemeğe gidilmezdi. En kötüsü de, pantolonun dizlerinden birinin tam üstünde koca bir leke olmasıydı. Yalnız bu leke, değerimin onda dokuzunu kaybettirecekti. Böyle düşünerek kendimi küçülttüğümü de biliyordum. “Şimdi düşünmenin zamanı değil, gerçek olduğu gibi karşında,” diye düşünerek, güvenimi iyice yitiriyordum. Tüm bu meseleleri gereğinden fazla büyüttüğümün farkında olduğum halde, sıtmalılar gibi titremekten kendimi alamıyordum.
“Alçak” Zverkov, bana yukarıdan bakarak soğuk bir şekilde karşılayacak; Trudolyuböv, tüm miskinliği ve bön bakışlarıyla beni küçümseyecek; aşağılık Ferfiçkin de Zverkov’a hoş görünmek için benimle alay edip duracaktı. Tüm bunları düşündükçe delirecek gibi oluyordum. Elbette, bütün bunları Simonov farkedecek ve korkaklığım yüzünden beni küçük görecekti. En kötüsü de hiçbir edebi tarafı olmayan, basit, adi bir şekilde sona erecekti her şey.
Oraya gitmemem, en iyi şey olurdu. Ama bunu yapmam mümkün değildi. Aklıma koyduğum bir şeyi sonuna kadar götürmek huyumdu çünkü. Eğer bunu yapamazsam hayatım boyunca, “Nasıl da korktun değil mi? Gerçeklerden korktun!” diye kendimi yer bitirirdim. Zannettiğim kadar korkak olmadığımı ispat etmek için, o insanların arasına girmeliydim üstelik. Korkudan tir tir titrerken, bir taraftan da onları etkileyip “yüksek fikirlerim ve yabana atılamaz esprilerim”le beni sevmelerinin hayalini kuruyordum. Herkes benimle ilgilenip Zverkov’u unutacaktı; o da utancından sus pus olup bir köşeye çekilecekti. Zverkov’u bu şekilde alt ettikten sonra, ona elimi uzatıp, dostluğumuz şerefine kadeh kaldırırdım. Fakat en kötüsü de neydi biliyor musunuz? Onları alt edip ezmek ve kendime bağlamak, aslında hiç de istemediğim şeylerdi. Bütün bunları yapmış olsam bile benim için hiçbir değeri olmayacaktı. Bunları bilmek, beni iyice sinirlendiriyordu…
Ah! Tanrı’ya ne kadar yalvardım, o günün bir an önce bitmesi için. Tarif edilemez bir hüzünle pencereye yaklaştım, camı açıp sulusepkenin derinliğine kendimi bırakıverdim.
Sonunda beşi vurdu, benim külüstür duvar saatim. . Şapkamı aldım ve sabahtan beri aylığını bekleyen, aptallığından lafı ilk olarak açmak istemeyen Apollon’a bakmamaya çalışarak kapıya doğru ilerledim. Zaten batacağım kadar battım diyerek lüks bir araba tuttum ve Hotel de Paris’e tam bir beyefendi gibi gittim.
IV
Veda partisine ilk gelenin ben olacağımı bir gün önceden beri biliyordum. Ama bunun bir önemi kalmamıştı artık.
Diğerleri henüz gelmediği gibi, bize ayrılan salonu bulmakta da güçlük çektim. Sofra hazırlanmamıştı ve garsonlarla uzunca bir konuşma yaptıktan sonra, yemeğin beşte değil altıda olacağını öğrendim. Daha sonra büfedekiler de aynı şeyleri söyledi, sorduğuma bin pişman olmuştum. Saat henüz beşi yirmi beş geçiyordu; yemek saatini değiştirdiklerinde, bunu bana da bildirmeleri gerekmiyor muydu? Posta denen şey ne işe yarıyordu? Beni garsonlara, daha da önemlisi, kendime karşı rezil duruma sokmuşlardı. Yine de masaya oturdum. Garson sofrayı hazırlamaya başlamıştı ama ben onun yanında daha bir utanç duyuyordum. Salonda lambalar yandığı halde saat altıya doğru masaya mumları getirdiler. Acaba bunlar, ben geldiğimde neden getirilmemişti?
Yan salonda suskun, asık suratlarından öfke akan iki adam yemek yiyorlardı. Uzaktaki bir
salondan çok fazla gürültü geliyordu. Kahkahalar, Fransızca birtakım çığlıklar ve haykırmalar, orada kadınlı erkekli bir grup olduğunu gösteriyordu. Korkunç derecede sıkılmıştım; hayatım boyunca böyle anlar çok az olmuş olacak ki, saat altıda herkes geldiğinde, kurtarıcılarımı görmüş gibi sevindim. Neredeyse, onlara olan kızgınlığımı göstermeyi unutuyordum.

Fyodor Dostoyevski
Yeraltından    Notlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
James Tracy: Suriye meselesinde ‘İlerici sol’ medya emperyalizme yardım ediyor

İlerici sol medya Suriye'nin ABD-NATO tarafından istikrarsızlaştırılmasında propaganda kanalı olarak hareket etmekte kararlı. Böylelikle, politik vicdan sahibi olması nedeniyle emperyalizm...

Kapat