DOKUNMANIN GÜCÜ ÜZERİNE – WILHELM SCHMID

Dokunmanın insanlar için nasıl bir anlamı olabileceğini, ancak bir süreliğine bir hastanede filozof olarak çalıştığım ve pek çok kişiyle konuşmalar yaptığım zaman sahiden idrak ettim. O sırada fark ettim ki, mesela yataklarının baş ucunda oturduğum yaşlı insanlar, onlara uzattığım elimi bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Veya yine fark ettim ki, hekimler hastalarının üst kolunu tutarak konuştuklarında onlarla daha fazla yakınlık kuruyorlardı. Birçok gündelik karşılaşmada da, insanlar arasındaki yakınlık veya mesafe –ister el sıkışırken ister kucaklaşırken olsun–, dokunmaya ne derece açık olduklarına bakarak anlaşılabiliyordu. Bütün bu tecrübeler, dokunma fenomenini daha yakından inceleme fikrinin zihnimde olgunlaşmasını sağladı.

İnsanlar belirli bir doğallıkla görür, işitir, koklar, tat alırlar. Peki ya dokunma hissi, temas? Kuzey ülkeleri dokunmacı kültürler olarak öne çıkmamışlardır şimdiye kadar, öylesi kültürleri daha ziyade güney güneşinin altında buluruz. Bu dokunma mahrumiyetinin sonuçlarının ne olduğunu, insana hoş gelen dokunuşlar kuvvetli tecrübeler olarak yaşandığında sezinleyebiliriz: Şimdiye kadar neler kaçırmışım? Evet, dokunmak fazlasıyla haz dolu olabilir. Eksikliği çekildiğinde, o oranda acı verir. Bununla ilgili kültürel bir fark olmasını bekleyebilir miyiz? Eski çağların dokunmaya düşman tavırlarıyla kıyaslarsak, aslında çok şey değişmiştir. Ama yeni teknolojilerin kullanımına bağlı olarak yeni bir perhizcilik de gelişiyor gibi görünüyor. Kimileri ilişkilerde, dokunmatik ekrandan gözünü bir an alamadan, başkalarına “Bana bak! Bana dokun!” diye seslenmenin ayartıcılığına kapılıyorlar.

Bu bakımdan dokunma, şaşırtıcı biçimde, eskisinden daha fazla odağa yerleşiyor. Tam da şeylerin ve ilişkilerin gitgide daha fazla dijitalleştiği bir zamanda, analog olan, dokunulabilir olan, tekrar ilginç hale geliyor. Dijital duyusuzlaşma, aletlerin ötesindeki duyusallığı yeniden keşfetmeye sevk ediyor. Cansız ekranları parmaklamalar ve silip ovalamalar, canlı ötekilere dokunma ve onları okşama ihtiyacını uyandırıyor. Artan sayıda insan, duyularından mutluluk
devşiren bir hayat sürmeyi yeniden öğreniyor veya buna ilk defa başlıyor. İnsanın kendi hayatındaki dijitalleşmeyle baş etmeye dair sorunlara el atması için bundan daha uygun bir
strateji zor bulunur: Analog hazların zevkine varanın, dijital detoksa ihtiyacı kalmaz.

Her kadın ve her erkek yaşayabilir bu tecrübeyi: Dokunmanın gücü, aynı anda hem tüy gibi hafif hem son derece tesirlidir, çünkü taze bir yaşama cesareti aşılar. Göze görünmez, lakin gözler mutlulukla ışıdığında gayet açık algılarsınız onu. Sayesinde daha fazla sükûnete erişebiliriz. Üzerimizdeki yük, daha katlanılır hale gelir. Dokunmanın yoğun olduğu bir ilişkide, iki insan kendilerini birbirlerine kalıcı biçimde bağlı hissederler. Arzulanan dokunuşların açığa çıkardığı enerjiler, doyurucu bir hayat için vazgeçilemeyecek kadar üretkendirler. O nedenle birçoklarında öyle büyüktür, dokunma özlemi.

Dokunma tecrübesinin bu yanı, istenmeyen dokunuşlar  karşısındaki en az arzulananlardaki kadar bariz olan sakınma, hatta tiksintiyle gölgelenir. Bunlar insanın güçlerini ablukaya alır, bir daha kolayca geri kazanamayacağı enerjilerini çalarlar. O halde dokunmanın gücünden bahsediyorsak, sadece teşvik, yüreklendirme, kuvvetlendirme ve ötekilerle bağ kurma gibi olumlu veçheleri konuşmayacağız. Dokunmanın gücü, insanları ezen, aşağı çeken ve cesaretini kıran olumsuz bir güç de olabilir. Zorla dokunma, bir şiddet edimidir. Arzulanmayan, tacize varan ve şiddete dayalı dokunmaların hangi ölçülere vardığını, 2018’de dünya çapında başlayan, öncelikle kadınların “Benim de başıma geldi” diyerek tanıklık ettiği MeToo tartışması çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Bu sebeple de dokunmak, el yakan bir konudur artık.

“Michelangelo Sistine Şapeli’ni resimlerken dünyanın hadisatını somut bir surete büründürmek istedi ve fani insana ebedi oluş tarafından dokunulmasına ilişkin etkileyici bir resim çıkarmayı başardı buradan: tanrısal enerjinin Adem’e dokunuşu… Adem’i canlandıran kıvılcım, parmak ucundan parmak ucuna sıçrıyor gibi görülür orada. Yoksa Adem midir, dokunuşuyla tanrısal enerjiye hayat veren?” (s. 18)

Lakin istenmeyen dokunmaların olacağı ihtimalinden ötürü her türlü dokunmayı zan altında bırakmak da vahim bir şey olurdu. Dokunuşlara dair hassasiyetimizi artırmak, daha iyi sonuç verecek bir yol gibi görünüyor. Burada bize yardımcı olacak şey, kendi kendimizi gözlemlemektir: Bana sempatik gelen veya sevdiğim birisine dokunabildiğimde kendimi nasıl hissediyorum? Bana dokunulduğunda bundan nasıl etkileniyorum? Peki ya bana dokunulmasından hoşlanmadığımda? Ya tam tersine, dokunuşun eksikliğini hissettiğimde? Daha dikkatli bakarak ve hissetmeye çalışarak, dokunmayla ilişkimizi ayarlamakta daha bilinçli hale gelebiliriz.

Dokunuşlar ilişkilerin sebebi olabilir ve onları koruyabilir. Dokunuşlar insanı alıp götürebilir ve basbayağı alt üst edebilir: İyi geliyordur, daha fazlasını istersiniz! İnce bir iktidar söz konusudur orada, o kadar hoştur ki, onu bir iktidar olarak algılamazsınız bile. Diğer yandan dokunuşların, hoş karşılanmadığında veya ölçüsüz kaçtığında ya da eksikliği insanı hayata küstürdüğünde, ilişkileri yıpratacak ve nihayetinde yok edecek bir kudreti de vardır. İktidar kullanmanın bir şekli de dokunmaktan geri durmaktır; sadece bilinçli değil, bilinçsizce de olur bu. Dokunmanın doğru ölçüsü, ilişkileri kemale erdirir, fazlası veya azı ise içlerini boşaltır. Doğru ölçüyü bulmak için şu gibi sorulara cevap bulmak gerekir: Ne zaman, kime, kimin hangi dokunuşu uygun düşer; az geldiğinde nasıl bir yoksunluğa yol açar, çok geldiğinde hangi sınırları koymak lazımdır?

Dokunmanın anlamına hakkını vermek için, herkesin hayatında bir dokunma sanatı olmalıdır aslında. Yaşama sanatı birçok tekil sanattan meydana gelir, bunların hepsi de onaylanmaya değer, güzel bir hayata kendi katkılarını sunarlar.

Bunlar arasında bakmayla, dinlemeyle, koklamayla, tat almakla ve işte dokunmayla ilgili duyusal sanatlar olduğu gibi, konuşmayla, hediye vermeyle, aşkın bakımıyla, arkadaşlık ve meslektaşlıkla ilgili sosyal sanatlar da vardır. Her sanat bir pratikle onun üzerine düşünmemizin kesişme noktasında doğar ve bir bilgi ve beceriye ihtiyaç duyar. Beceri, sabırlı idmanla ve pratik tecrübelerle edinilebilir. Bilgi, geçirilen tecrübelerin, başkalarıyla alışverişin, kaydedilen veri ve malumatın ve pratiği nasıl iyileştirip daha incelikli hale getirebileceğimize dair sürekli yeniden düşünmenin hasılatıdır.

Herkes, böylece sanatçı olabilir. Dokunmanın yeniden keşfedilmesi ve başkalarıyla karşılıklı dokunma oyunu, hayata sırf duyusal düzlemde bile çok anlam katar. Fakat dokunmanın etkisi, bedensel veçhesinin çok ötesine uzanır. Ruhumuza dokunan hislerden, dokunaklı bir an diye bahsederiz; bu ruhsal dokunuş, arkadaşlar ve sevenler arasında bilhassa tecrübe edilir. İnsanlar konuşarak veya kitaplar aracılığıyla fikirlerle temas ettiklerinde ve başkalarına düşünceleriyle dokunduklarında da, zihinsel bir dokunuş gerçekleşir. Bunun ötesinde, bir dinsellik ve maneviyatla bağlantılı, aşkın dokunuşlar yaşayabilirsiniz. Dokunmanın farklı türlerine dikkatimizin açık olmasını ve her şekilde dokunma sanatını idman etmeyi sağlamak…

İşte bu küçük kitap size bunun için şevk vermek istiyor – ki şu alıngan hassasiyetler çağında tekrar bir parça ince duygululuk, bir dokunma duyarlılığı oluşabilsin.



KİTAPTAN ON ALINTI

İnsanlar dokunmaya ihtiyaç duyarlar ve her düzlemde duyarlar bu ihtiyacı: bedensel olarak, ruhsal olarak, zihinsel olarak ve pekala metafizik olarak da. Ancak bu şekilde çıkabilirler Ben’lerinin hapishanesinden.

Her şeyden önce kendine dokunmak, kendiyle dost olmanın bir ifadesidir. Bunda fazla tutumlu olmamak gerekir, çünkü beden ilgiye açtır.

Diyojen Atina’nın pazar meydanında kendini tatmin eder, bu arada da midesinden açlıktan aynı kolaylıkla karnını ovalayarak kurtulamadığına hayıflanırdı.

Susarak birbirlerini anlayanlar, birbirlerine ait olduklarını bilirler.

Doğumdan önce, annenin karnında büyümekte olan var­lık, döl kesesini dolduran amnios suyunun ve rahmin ha­reketlerinin kesintisiz dokunuşlarıyla sarmalanır. Doğu­mun kendisi her bakımdan insana dokunan bir tecrübedir. O andan itibaren, dokunma o kadar önemlidir ki, tenlerine çok dokunulan bebekler, dokunmadan esirgenen bebekle­re kıyasla daha uyanık ve daha aktif görünür, daha da ça­buk kilo alırlar.

Dokunmanın özgürleştirici bir etkisi vardır. Yaralı ruhu onarır. Kalbi açar ve öteki ile kolayca köprü kurmayı sağlar.

Oksijen alır, karbondioksit verirken insan her nefesinde atmosfere dokunur, atmosfer de ona dokunur. Be­denin içsel ekolojisi ile gezegenin dışsal ekolojisinin karşı­lıklı nüfuzudur bu. O nedenle, insanın soluduğu havanın nasıl olduğu, hiç de önemsiz bir şey değildir. Azot oksitler, kükürt dioksit, toz ve partiküller gibi zararlı maddelerin ne­fes aldığımız havayı ne derece kirlettiğine haklı olarak has­sasiyet gösteririz. Çünkü insan nefes almayı bırakamaz.

Dokunmak duyguları uyandırır, onları canlandırır, dokunmanın eksik­liği ise öldürür.

Çok fazla konuşandansa, susmayı da bilen kişi daha güvenilir görünür. Susabilen, herhalde daha tefekküre yatkın olan insandır, çünkü susmak, kendini dinlemeyi daha fazla mümkün kılar, onun için “ sakin sular derindir.”

Bütün in­sanlar, okşayan bir elin mutluluk veren, teskin eden etkisi­ni ve onun eksikliğinin acı veren tecrübesini bilirler.

Her ne olursa olsun, hayatım muazzam boyutların yatağına yerleşmiştir. En azından böyle düşünebilir ve hissedebilirim, bunu kimse alamaz benden. Sonra mümkün olan bu en azami ufuktan tekrar zemine inerim, o dokunuş kelimenin en hakiki anlamıyla ayağımı yere bastırır; yere ,yeryüzüne yaklaşır ,daha sakin olurum…
Bir gülüşe, hayata , umuda , duyguya , kalbe , kelimelere , suskunluğa , aşka , tene, yere en bir en derinlere dokunmanın her türlü anlam kazanmasına güzel ve doğru bir şekilde dokunmak ve anlamlı kılmak üzere…


Wilhelm Schmid
Kaynak: Dokunmanın Gücü Üzerine
İletişim Yayınları, Çeviri: Tanıl Bora

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz