Derya Önder Şiirleri – “ah sevgilim” diyor/ dilimde tırpanlanmış sözcükler var/ sen varsın, bir yoksun

geldin
ılık bir rüzgâr gibi savurarak saçlarını
bir adımın hep ileride, geldin
bir elinde geçmişin
buyur etmedi seni masasına ‘şimdi’
çok söylenmekten aşınmış bir sözcük
.
dile dolanmış bir şarkı gibi geldin
çıkarken hep yoran bir yokuş
korkulu bir rüya gibi
kimsesizliğini tanıdı kimsesizliğim

.
bunu bizden başka kimse bilmedi

(İlk mektup adlı şiirinden bir bölüm)

1973 yılında Tokat’ta doğan Derya Önder 1989-1994 yılları arasında YTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde öğrencilik yaptı. Şiirleri ve yazıları Milliyet Sanat dergisi, Ütopiya, Kül, Düşlük, Ağır ol bay düzyazı, La poéte travaille, Öteki-siz, Rüzgâr, Üç nokta, Sınırda, Yaratım gibi dergilerde yayımlandı. Öteki-siz şiir “derdi” ve Öteki-siz yayınevi’nin kurucularından olan Şairin ” Ceza Defteri” (Öteki-siz Yayınevi, 2002) ve “Akasya Telaşı” (Digraf Yayıncılık, 2008) adlı iki kitabı var.

alaturka

uzaklara sürdüğümüz atların ardından
göçebeler de çadırlarını toplayıp gittiler

yeni bir mevsimin eşiğindeyiz şimdi

dokunamadan geçip giden kış
gölgesini kuytusunda saklayan ben

içimizden yeni bir iç çıkarmanın
yaralı bir kuşa yuva olmanın sevincindeyiz

uzaklara sürdüğümüz atların ardından
iplik olup dizilen gözyaşlarımız kurudu

sabah yola düşecek kadar aşığız uzaklara
karanlıktan korkmadan ve seyirterek gözlerimizi
yeni olmayandan bir yeni
aşık olmayandan bir aşk ister gibi

istedik doğunun getirdiği ne varsa
istedik gelmeyecek olanları da

içimizde gri, köhne bir ev
çatısından akıp duruyor olmayan gece

“ah sevgilim” diyor, içimde bir sıkıntı var bu gece
sanki toprağın nemi bulaşacak tenime
ve sanki ıhlamur içsem yumuşayacak içim
ellerim yeniden bilecek dokunmayı
yeniden bileceğiz ölümden dönülüp gelinen hayat nerededir
kuşkunun çiçekleri nasıl açar
kim sular onları yediveren olsun diye

“ah sevgilim” diyor
dilimde tırpanlanmış sözcükler var
sen varsın, bir yoksun, varsın belki
hangi yaşın telaşında hep uzakta açan çiçekler

sonra şarkılar var, dinlesem kan oturacak gözlerime

biliyorum yaban bizim çocuğumuzdur
biz yıkılmış köprüsüyüz uzaklararasının

Derya Önder

balkondaki güvercin

denizler burada, deniz gemileri
gemi kaptanları, çocuklar
deli gibi rüzgâr yiyip
rüzgâr içen açbabalar

asıyorum zamanı çamaşır iplerine
gidişin damlıyor yollara
yıkanınca çeken bir şey değil bu
çözülürken dolaşan örgü yumağı

bir ayağı yerde, yarılıp düşsek içine
bir ayağı yolda, ama yol hazır değil

balkonu balkon
güvercini güvercin yapan
rüyada boşalan fren ve çarptığım ağaç
ne kadar uzak ona, bana, buraya

biz beklemeyi seçtik
insan güvercinlerinin çığlığını
yeraltı balkonlarında

ama bir ses kırıntısı
korkutup kaçırdı
güvercini de balkonu da!

Derya Önder

iki fotoğraf için

elinden tutuyor kırk yaşını bir gece
köprüden geçiriyor eski sevgilim

viktor levi’nin önünden geçerken
onunla yeni sevgilisi
benimle içimizdeki anılar
üvey kardeş oluyoruz birbirimize

durup bakıyorum ki
gözlerim yola açılan pencere
önce otobüs oluyorum şehirlerarası
yer yok diyen kadın oluyorum
ille diyen kadın’a dönüyorum son sahnede
biraz kavaklıdere oluyorum eskiden
eskiden bir sabah vakti ankara’da

bir kez daha çatlıyor belleği aynaların

dün gece düşürülen abajur
çok ses çıkarıyor hiç yok’tan
yeni bir savaş deyince ödüm kopuyor
ödüm kopuyor da kalbimde tık yok

tık yok içimin çocuğunda can acısından
viktor levi yürüyor, pano yürüyor
asılı yaprakları düşüyor ağaçların göğsüme
duvarda gülümsüyor “örümcek kadının öpücüğü”
gölgesi yürüyor yan yana eski sevgilimin’le
ben duruyor, ben duruyor, ben de

iki fotoğraf sırtını dönüyor o gece
bir gözüm az görüyor, birisi hiç desem
kimse inanmıyor, kimse inanmıyor demelere

elinden tutuyor kırk yaşının bir gece sevgilim
alıp götürüyor kırk birine.

5/6 nisan 2008

bu aşk (*)

dışarda rüzgâr
içerde questo amore

içerde questo amore
kulağımda hayat sesleri

nasıl dayanırsa kapıya
yığılmış eşyalarıyla aşk
nasıl girerse yeniden, yeniden ve yeniden
anahtar deliğinden verip de alamadığımız nefes

öyledir toprağın eşeleyişi de insanı
öyledir toprağı eşeleyişi de insanın

kendi dansını öğrenmeye çalışır
kendi şarkısını çevirir ıslığa
çalınmasın diye içindeki şarkı

senin durmadan baktığın ayna
durmadan gördüğün geleceğin izlerini taşır
çıkarıp asarım geçmişi üstümden

bir el çamurunu temizler yüzümün
bir el denizin dibinden çekip çıkarır beni
bir el bulutları örter üstüme
yağmura el eder
bir el bir ele uzandığında
iki ülkesi kavuşur haritanın

donmuş ırmakların buzu çözülür
toprağın damarları genişler
tomurcuğa durur acı
yeniden dokunalım diye yaralarımıza
soğur kan
soğur kederin sıcak taşları

bir el bunu da yapabilir…

dünyanın gözyaşlarıdır bizi diri tutan
hiçbir şey daha yakın değildir birbirine sözcüklerden
öyle seversin beni bir sözcükmüşüm gibi
söylersin dünyaya herkes duyar, ben duyarım

bir kez daha söylenir questo amore
bir kez daha kazanır yeryüzünde aşk
hayatta kalma hakkını verir içimize
ne kadar çoksa da sevip gönderdiklerimiz
sevip çağırdıklarımız uzaklaşırken gitgide

her giden içine yürüyordur
aşk kimsesiz de büyüyordur içimizde

Derya Önder

(*)questo amore… jacques prevert…

rüyadaki at

koştukça gövdesi kızıl, yeleleri kara
yorgun rüzgara şirk koşmaktan
tekin değil durduğu yer şaha kalktıkça

acıyla kişniyor her bahar
o da biliyor
hayata birlikte koşulan atlar
karışmazlar yılkıya

rüyadaki at vahşi
gem tutmuyor ağzı dili, söz dinlemiyor
dörtnala unutmaya gidiyor
ben de adeta

ben onu at sandıkça
tavlasında gürletiyor her yeri
ester çizgisi kabarıyor
kısrak kısrağı tanır diyorum
taylar büyür, çitler yıkılır
safkan aşk yoktur, safkan ayrılık
sen böyle gelme her gece

kantarmasını fırlatıp atıyor
çekip koparıyor yelelerini
acısı muntazam, izi şayegan
bir kez daha kalkıyor şaha

kalktığıyla durduğu aynı, vardığıyla gittiği
uyanmadıkça düş sanıyorum, gitmedikçe var

de diyorum gideceksek gidelim
kiminle vedalaşacaksan
kime bırakacaksan yularını bırak da
uyanacaksak uyanalım
ya da lacertus fibrosus
“ayakta uyuyalım” kalan ömrümüzü

dıgıdık dıgıdık dıgıdık
yarıp geçiyor denizi

20 Mayıs 2008
Derya Önder

yoksayım

döne döne ilerleyen gecenin ucundayız
sayıklamalarımızdan oluşan köprünün kıyısında
nasıl anlatılır top tüfek olmadan alınan yara
nasıl söylenir bir çiçeği solduran derinsizlik
yaşam bir top ibrişim yumağı renk renk
yaşam ebemkuşağının altında üzgün gelincikler
bir erkeğin bir kadını susarak sevmesindeki sır
bir kadının dillenmemiş aşkında çözülen sihir
yağmurları topluyorum, yağmurlarını kentlerin yığılmış
güneşlerini topluyorum mavilerin, ellerimiz bir deri bir kemik
sızısı taşınır hangi yaşa gitsen eksik sevmelerin
sor bana, diyebilirsem söylerim kaç yıldız
bir gecede yuvarlanır karanlıktan aydınlığa

ağzımız köpükler içinde, ağzımızda çiğnenip tükürülmüş aşk
çiğnenip tükürülmüş merhabalar, günaydınlar, ne haberler
böyle olmaz biliyorum, ilerlenmez böyle geri
aramızda ipince ipler gerili, ipince gözyaşı gölleri
nasıl dile gelir git denilen sevgililer, varılmamış baharlar
sen ben olsak iyi o kadar kalabalık ki acının seyircisi
çıplak ayakla geçmek gibi çakıltaşlı bahçeyi
kana kana batırmak topluiğnelerini diğerine
sonra geçip seyretmek bu eşsiz yenilgiyi

döne döne ilerliyoruz, içindeyiz gecenin
o yüzden aynı yerdeyiz, apsis sıfır, ordinat sıfır
yok gerilmiş kanadım, alınmamış öcüm
sana son kez sormakta beis yok biliyorum
beis’i yoktur bazı kadınların
kederleri de olmaz kabuksuz kaldıysalar
ağrı yok içimde, gözlerim kuru, dolanıp durmasa
bir de keder yöremde…yok benden iyisi…

ağzımız köpükler içinde, bu neyin köpüğü
bu hangi mevsime ait gece, sen kimin senisin
güle oynaya düşmek var hayata, aşka, acıya
güle oynaya ağlamak ölenin ardından
dedim ya düşse düş yalansa yalan
söylenmemiş düşleri nasıl yok ederse söylenmiş yalan
o kadarız… o kadar durgun, alınmış… susuz o kadar

şimdi dinlenmeliyiz gölgesinde büyüttüğümüz ağaçların
tam da bugün söz etmeliyiz ikimizden, artık sen
nasıl istersen öyle geçen eylüllerden ekimlerden
çocuklar da ölür çocukluklar da
aç da bak dünyanın arka penceresinden
umuttan yapılma şu çayır çimen
şu karanfil, şu gül, şu sen söyle
döne döne devrilen karanlığın üstüne düşen
şu hayat mı çıkaracak bizi sokağa

gülüyorum.

Derya Önder

muhtelif hüzünler geçidi

her kentin bir delisi var
her aşkın bir soytarısı
sarhoş günaydınlar yol alıyor sabaha
içerden yeni çıkmış bir hüzün
bilmiyor nasıl yer bulacağını
arta kalan kırıntıları topluyor güvercinler

bu şehrin güvercinlerini acı kırıntıları doyuruyor

kurtuluş sokaklarında rüzgâra karşı çıkan saçlarım
dolapdere’ye düşen bir yalnızlığa dönüşüyor
çıplak mankenler karşılıyor beni sabahları
ve işçilerin mazot karası elleri
ceplerinde şeker olmayan tulumları onların

bakkalın karısı kaşarlı tost kokuyor
iki paket sigara, bir küçük şişe su
bir de sokak pohaçası

her kentin bir köprüsü var
her aşkın bir merdiveni
annesiz çocukların mayısa isyanı bu
kanatlanmış kelebek
görmediğim gelincik
sahi o zehir zakkum
bir gün odayı ele geçirecek
açık camlardan içeri girecek hayat

kendimi taşıyorum bir hüzünden bir hüzne
inanmak ne zaman lükse dönüştü
neden taksim’de sıkışıp kaldı bakışlarım
oysa galatasaray’dan sonra genişliyor herşey
yolun sonu tünel
ordan galata, köy karası
sonra eminönü ve sarayburnu
sonra yine o güvercinler

beni aşıracaklar
adım gibi biliyorum bunu
muhtelif hüzünler geçidine katıyorum neyim varsa
neyim varsa hepsini bölüyorum ikiye
yaralandıkça yarım kalıyor yarımlar

bu aşkın tamamlanma ihtimali yok
herşey koşar adım ölüme gidiyor

bu kentin de suçu var gözlerim mezarlık taşıyorsa
bu gökyüzünün de
senin de suçun var
her gece bir çiğdemi eziyorsa ayaklarım
hele cumartesiler nasıl saldırgan
nasıl alıyor hırsını kalabalık cumaların
sarılıyorum kederden kanayan sol göğsüme
sol göğsüm yatağın
uzun uykulara derin daldığın
hiç ele vermiyor kendini
hiçbir şeye benzemiyor ucundaki acı

ben çarpım tablosuna denk düşmeyen
bir sonucu taşıyorsam içimde
feriköy mezarlığı’nda
çoktan ölmüş bir kadın için ağlıyorsam
ağzımda taze şarap kokusu
bütün kanalizasyon çukurları
bizi denize ulaştırır sanıyorsam
casusu gibi görüyorsam
cama yanaşan kumruyu
sevmiyorsam artık
her seferinde ah çektiren vapur yolculuklarını
üsküdar’a gitmiyorsam
beşiktaş’ta yaslanmıyorsam bir ağaca düşmemek için
her çıkmazın sonunda uçuruma dönüşüyorsa sorular
bu kentin de suçu var beni ölüme bağlıyorsa hayat
sizin de arka sokaklar kadar

bir saksıya neden yakışır saks mavisi
ve niye ölür sonra bir çiçek
bu cam neden bu kadar davetkâr

herkes hangi yitirilmişin peşinde
anlatmalıyım kaç zamandır benden kaçtığımı
nerde yakalandığımı kendime
teslim olmalıyım işlediğim suçlar için
bir sandal gibi açılmalıyım sessizliğe
tophane’den yürüyerek inmeliyim amerikan pazarı’na
ama nargile için vakit yok
yok artık vakit özür dilemek için
ve yeniden yapmak için yıktıklarımızı

ben bu şehirde soyumdaki soysuzluğu avuçlamışsam
ellerimde dolar ellerimde mark
karşılıksız çeklerle yargılanmışsa bir adam
ve varsa bütün bunların karşılığı
uzun zamandır ellerim çatlaksa
ve yalandan okşuyorsa krem ellerimi
her gece düştüğüm merdiven
hâlâ musallat oluyorsa rüyalarıma
suyun da suçu var her yere aktığı için
ay’ın da saklandığı ay ışığında

her kentin bir dilencisi var
her semtin çarşı pazarı
haraç mezat selamlar esirgendikçe üzerimden
her gece bir tank çiğnedikçe yüreğimi
gazi mahallesi’nde hoş geldin demeye hazır panzerler
ve neden diyen pencereleri evlerin
kanlı bir tabloyu anlatıyorlar

çocukların suçunu alıyorum üzerime
onlar masum
onlar camları temizliyorlar
oysa kirli olan camlar değil
oysa kir, nasıl yakışıyor ellerime
tırnaklarımın arasında sözcükler
onlara da inanmıyorum artık
her cümle hedefine kilitlenmiş bir roketatar

yürek çoktan yitirmiş yörüngesini

her kentin bir meydanı var
her meydanın bir barikatı
galatasaray’da çocuklarını arıyor anneler
gül yerine dikenle karşılıyor onları
çelik zırhlı bahçıvanlar
ben annemi aramaktan geliyorum
çocukları topluyorum başka bir meydanda
hadi ‘geride kalan çocukluğumuzu istiyoruz’ diye bağıralım
hadi pankart açalım
menziline girmiş ayrılıkçı sevgililerimize

içine sığmadığım öteki siz

sizin de suçunuz olmalı
buruşuk bir çarşaf gibi örtüyorsa yeryüzünü gökyüzü
sigara üstüne sigara içiyorsam
açıp bakıyorsam ciğerlerime bir kuytuda
kuytuda bir kuyu oluşturmuşsa onca nikotin
onca izmarit
saçlarıma dokunuyorum da
mısır püskülü sanıyorum elime geleni
parmaklarımda hastalıklı bir renk
renkler de hastalanır mıymış
ilk defa duyuyorum
evet şizofren oldu sarı
ve nefret ediyor maviden
yeşil yıllar önce yaralandı

yıllar oldu yıllar
yıllar yollardan daha uzaklara götürdü beni
kimse getirmedi aldığı kitapları
suçlusu bu kenttir biraz da
ışıklar açık kalıyorsa
musluklar bozulmuşsa
aylardır ödenmediyse elektrik faturası
bu kadar hazırsam karanlıkta kalmaya
hayvanları sevmiyorum

sevmiyorum iki ayaklı hayvanları

çocukluğumun elma ağaçları
ve çıplak ayakla tırmandığım dalları o ağaçların
ki tırmandıkça
gökyüzüne dokunacak sanırdım parmaklarım
düşmek korkusu eskiden böyle değildi bende
değil mi ki kendime gitmek için
en az iki kat inmeliyim yerin dibine

toprakta kaybolmuş bir patatesi yeryüzüne çıkarmanın
ayçiçeğini dalından koparmanın
ve kireni bilmenin mutluluğu
utandırıyorsa yüzümü
bir bit yeniği arıyorsa şüpheyle katmerlenmiş yüreğim her sevinçte
biraz da suç ortağım değil mi bu kent
ben miyim tek katili kendimin

akrebin onuruna saygı duyan bir gölgeyim
ölmek, öldürülmekten daha onurlu çünkü
gitmem şimdi kim vurdulara, gitmem
dinletilerde sağır kulaklarım
gören gözüm diğerinden daha kör

isterse sıkıştırsın bu kent beni sokaklarında
yapsın, korkmuyorum olacaklardan

size kalacak bize düşmeyen gökyüzü
size kalacak kentlerin geniş meydanları
en güzel koltukları sinemaların
galalar, kokteyller, sergiler

açılışlarda satın alınmış bir gülümseme
yalanlayacak gerçek sandığınız hayatınızı

sizin olsun
bir araya gelmeyen iki yakasıyla bu kent
köprüleri sizin olsun
aylardır ayak basmadım ikisine de
denizi sizin olsun

sizin olsun istiklal caddesi ve beyoğlu şiir cumhuriyeti
kız kulesi sizin olsun
size kalsın efsanesi
size kalsın kapılarıyla bu kent
bütün tepelerine dikin zafer bayraklarınızı

ey elden çıkarılmış dairenin
çapı gittikçe daralan sahibi
ey sahip yeni sahip
biraz daha kalantor bir gelecek
biraz daha vergi, boya badana
biraz daha bahar temizliği çoğalıyor sana

ben bu kenti artık sevmiyorsam
kentin de parmağı olmalı bu işte
bir yanı size dayanmalı nedenlerimin

nedenler çoğalırken nedensizce
büyümeyi hissediyorum

susuz kaldığım akşamlarda
menekşenin toprağından çekiyorum suyu
sana anlatmıyorum hiçbir şeyi
şiir yazmıyorum
bu bir şiir değil
bu bir ceza defteri
kafka’nın ceza kolonisi’ni görmek istiyorum
o şehre gitmek, orda ölmek, ölmek orda…
ölmek… orda… istiyorum

intiharın tereddütü
ya ölemezsem sorusu
bir tabuta omuz atmak istiyorum ölmeden
ey eşyalarıma dokunan yabancı parmaklar
ey imzasız azrailler
can alıcı tırpanlar
ey herşeyin düşünürü adorno
ben bu kentte
gökyüzünün altında eziliyorsam
yoruluyorsam kendimi dinlemekten
bir suçu olmalı çarpık kentleşmenin de

izinsiz sevmelere sıcak bakmıyor devlet
şenliklerle yıkıyor gece konanları

ey benim yüreğine gecelerden konduğum
ey bakışlarının kışında üşüdüğüm sevgilim
ey tuzaklarına bilerek düştüğüm avcı
ey benim ey demeyi marifet sanan dilim
ağzımda acı bir küfür dolaşıp duruyor
kendimi ne yapacağımı bilmiyorum

her hayat sıfırlamalı kendini
dışardan bakınca görünmüyor iç
teslim ol çağrısı yapıyor ölümün erleri
teslim ol! direnme!
ya da gelip alırız
alırız içinde büyüttüğün kır çiçeklerini
kır mı kalmış kentlerin kara caddelerinde

ama biz solduk
ama biz solalı çok oldu
suyumuzu değiştirmedi hayat

gittikçe azalıyor derinlik
sığ sulara gömülüyorum boğazıma kadar
çekti bende yaşanan hayat
boyu kısaldı
‘metresi kaça bu kumaşın
pek güzelmiş pek de parlak
üzerimde dikmeyin
aklım sağlam kalsın’
başımın üstünde dualar
piknik tüpünde üzellik otu
sinmiş kokusu yataklardaki sidiğin
annemdi beni nazardan koruyan

evet annemdi en büyük düşmanım
annem: doğubeyazıt’lı kadın
köşesinden buzlar sarkan bir odada
soğuk suyla yıkarmış beni

babamda ne doğdum diye sevinç
ne ölsem diye beklenti

babam koruyucusu devletin
bıçakla sünnet ediliyor kızlığımız

devlet bize sahip çıkmıyor sevgilim
allah hüznümüze zeval vermesin

cuma ertesi hep kanatır içimi
acımasız bir kasap gibi yatırır beni masaya
narkozsuz bir müdahale kalbime
yüzümden anlaşılmayan bir kanama
belki de bu baş dönmesinin nedeni
sizdeki müteşebbis ruh
sizin hali hazırda gidişleriniz
giderken dönüp bakmayışınız
bakıp da görmeyişiniz beni

iskele han kat:2 kadıköy
istanbul/ türkiye/ dünya

ötesi var mıydı sekizinci kattan atlamanın
‘bağışla sevgilim üzdüysem seni
bak aylardan nisan, ayın on altısı
kar yağıyor inanılır gibi değil
hem aşağı inip alacağım seni
özenle kazıyacağım bedenini kaldırımdan
hadi sevgilim üzme beni
bırak öldüreyim seni bu karlı gecede
ikimiz için de iyiye işaret bu
hadi direnme’

sustum
susmak kadar güzel değildi konuşmak
nedense sevdim kahverengiyi
gride olmayan bir şey vardı

belki hiçbir renkte yoktu kahverengideki hüzün

oysa daha dün yüzümü tarif ediyordu bir adam
tanıdık geliyordu bu tarif bir yerden
derken yüzüm düştü
bin parça oldu yüzümden düşen
seni anlatacaktım olmadı
kapandı bir yara önceki gece
kabuk koptu
sen güldün
nedense
ılık bir şerbete benziyordu gülüşün

yağmur yağıyor
bunu sana anlatmalıyım
yeni bir tanım getirmeliyim her sözcüğün varlığına
nesnelerle kardeş olmalıyım
anladım sonunda
bırakmalıyım istediği gibi döksün içini musluk
kapı istediğini alsın içeri
istediğine evde olmasın

zavallı balkon üşümüyor mu yaz kış
onu da almalıyım odaya
suyu yıkamalıyım
evet yıkamalıyım suyu
yıkamalıyım mutlaka

‘biraz sessizlik sana iyi gelecek
bir yerlere mi gitsen
dönmesen mi hâttâ’

nasıl? olur, tabii… nasıl istersen…
bak nasıl uysal oluyorum bazen

“ama birtanem
tabi ki mektuplar yazacağım sana gittiğim yerden
mesela diyarbakır’ı anlatacağım dar sokaklarını
yıkık surların önünde ayakta duruşumu
sonra mardin, urfa gidebilirsem van’ı
ve belki ağrı’ya kadar
tabi seni anlatacağım tanıştığım insanlara
istanbul’un içinde başka bir istanbul var diyeceğim”

ah evet
şiiri unutmam giderken
ışıklarını da söndürürüm kalbimin

dönebilirsem gelirim
ama geç kalırsam
bekleme

yeri doldurulmaz hiçbir şeyimiz kalmadı artık

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bilimsel deneylerle insan ruhunun karanlık yönlerine ürkütücü bir yolculuk (III): Asch Deneyi – Sürü Psikolojisi

Otorite ve toplum baskısı insanların davranış ve düşüncelerini ne derece etkiler? Çevre baskısı, kişiye siyah'a beyaz dedirtebilir mi? Gerçeği bildiğimiz halde çoğunluğun yanlışlarını neden...

Kapat