Bilimsel felsefenin doğuşu, Hans Reichenbach’ın Kant eleştirisi

(…) Kant günümüz matematiği ile fiziğini görecek kadar yaşasaydı, büyük bir olasılıkla, sentetik a priori felsefesinden vazgeçmede fazla gecikmeyecekti. Öyleyse, onun kitaplarını o dönemin belgeleri, Newton fiziğine beslediği inançtan kaynaklanan kesinlik tutkusunu doyurmaya yönelik birer girişim saymak yerinde olur. Aslında, Kant’ın felsefe sistemi, mutlak uzay, mutlak zaman ve doğanın mutlak belirleyiciliği gibi kavramları içeren bir fizik temeli üzerine oturtulmuş ideolojik nitelikte bir üst-yapı olarak yorumlanmalıdır. Sistemin bu kökeni bize hem başarısını, hem de başarısızlığını anlatmakta, Kant’ın neden pek çok kimse tarafından tüm zamanların en büyük filozofu sayıldığını, ama aynı zamanda, felsefesinin, Einstein ve Bohr fiziğine tanık olmuş biz çağdaşlara neden bir şey söylemediğini açıklamaktadır.

(…)Sistemin bu kökeni, ayrıca, Kant’ın sentetik a priori öğretisini temellendirme yolunda başvurduğu mantıktaki zayıf noktayı nasıl gözden kaçırdığını da (ki psıkolojik bir olaydır) gün ışığına çıkarıcı niteliktedir. Filozofu üstü örtük kabul ettiği varsayımına karşı körleştiren şey, ön yargıya dayalı amacıdır.
(…)Diyelim ki a priori ilkelere hiçbir deneyimin ters düşmeyeceği doğrudur. Bunun anlamı şudur: Gözlemlerimiz ne olursa olsun bunları daima bu ilkeleri doğrulayacak biçimde yorumlayıp düzenlemek olasıdır. Örneğin, üçgenler üzerindeki ölçmelerin, iç açıların toplamına ilişkin teoremle bağdaşmadığını bir an düşünelim. Böyle bir durumda, aykırılığı gözlemsel yanlışlıklara bağlayarak ölçme sorunlarının teoremi tümüyle doğrulayacak biçimde “düzeltilmesi” yoluna gidilecektir. Ama filozof böyle bir işlemin tüm a priori ilkeler için geçerli olduğunu ispatlayabilirse, o zaman bu ilkelerin boş ve dolayısıyla analitik oldukları gösterilmiş olur. Başka bir deyişle, a priori ilkeler olası deneyimleri hiçbir biçimde sınırlamamakta, bu nedenle fizik dünyanın özelliklerine ilişkin bize bir şey öğretmemektedirler. Gerçekte, Kant teorisinin bu yönde ileri götürülmesi girişimine uzlaşmacılık (conventionalism) adı altında Poincare’’e rastlamaktayız. Kant’ın felsefesini uzlaşmacılık olarak yorumlamak için Kant’ın ilkelerinin olası tüm deneyimler karşısında geçerli kaldığını ispatlamamız gerekir.
Ne var ki böyle bir ispat verilemez. Kaldı ki, a priori ilkeler, Kant’ın inandığı gibi sentetik nitelikte iseler, öyle bir ispata olanak bile yoktur. “Sentetik” sözcüğü a priori ilkelere ters düşen deneyimler düşünebileceğimiz anlamına gelir. Düşünebileceğimiz deneyimlerin bir gün gerçekleşmeyeceği de kesinlikle söylenemez. Oysa Kant için böyle bir olasılık yoktur; çünkü, onun gözünde a priori ilkeler deneyimlerimizin zorunlu koşullarıdır; ya da, başka bir deyişle, düzenlenmiş gözlemler olarak deneyimlere bu ilkeler olmaksızın olasılık bile tanınamaz. Ama sormak gerekir: Kant deneyimin daima olası kalacağını nasıl bilmektedir? Kant’ın elinde, kendi a priori ilkeleri çerçevesinde düzenlenemeyecek ve deneyimi (hiç değilse Kant’ın koyduğu anlamda deneyimi) olanaksız kılacak bir gözlemler bütününe erişemeyeceğimize ilişkin bir kanıt yoktur. A priori ilkeler çerçevesinde deneyimin daima olanaklı kalacağı postülatı, Kant sisteminin dayanaksız varsayımı, ya da sistemin dayandığı ispat edilemez öncüldür. Öncülünü açıkça ortaya koymaması da göstermektedir ki, kesinlik arayışı tutkusu, argümanındaki kusuru gözden kaçırmasına yol açmıştır.
Aydınlık çağı filozofuna saygısızlık etmek istemiyorum. Ona bu eleştirileri yöneltebiliyorsak, bunu fiziğin bugün eriştiği aşamada Kant bilgi teorisinin çöküşünü görmemize borçluyuz. Günümüz fiziği artık ne Euclid geometrisinin aksiyomlarını, ne de nedensellik ve töz ilkelerini geçerli saymaktadır. Artık matematiğin analitik olduğunu, matematiğin fizik dünyaya tüm uygulamalarının (fiziksel geometri dahil) ise empirik türden bir doğrulamaya konu oluşturduğunu bilmekteyiz. Kısacası “sentetik a priori” diye bir şey yoktur. Ama unutmayalım ki, bilimsel gelişmeler Newton fiziği ile Euclid geometrisini geride bıraktıktan sonra ancak bu yargıya ulaşabilme olanağını bulduk. Bilimsel bir sistemin en parlak döneminde çöküş olasılığını akla getirmek çok zordur; ama sistem bir kez çöktükten sonra herşey kolay görünmeye başlar.
Böyle bir deneyimden geçmemiz bizi her sistemin çökebileceği olasılığını düşünmeye hazırlamıştır. Ama cesaretimiz kırılmış değildir. Yeni fizik, Kant ilkelerinin çerçevesi dışında bilgi edinebileceğimizi, insan aklının, içinde deneyimin doldurduğu kategorilerden oluşan katı bir sistem olmadığını gösterdi bize. Artık biliyoruz ki, bilginin ilkeleri içeriği ile birlikte değişmekte ve bu ilkeler ve bu ilkeler Newton mekaniğine göre çok daha karmaşık bir dünyaya uygulanabilir niteliktedir. Umuyoruz ki, ilerde karşılaşacağımız tüm yeni durumlarda, aklımız her türlü gözlem verilerini düzenlemeye elverişli mantıksal yöntemleri oluşturacak yeterli esnekliği gösterecektir. Bu bir umuttur yalnızca; yoksa ispatı elimizde imiş gibi görüntü verdiğimiz bir inanç değildir. Gerçi kesinliği amaçlamaksızın edemeyiz; ama bilgiye yönelik bu geniş anlayışın oluşumu uzun süre almıştır. Kesinlik tutkusunun geçmişin felsefe sistemlerinde tükenmesini beklemek gerekmiştir. Çünkü ancak bundan sonra, evrensel ve değişmez doğruları dışlayan yeni bir bilgi anlayışının doğuşu gerçekleşebilirdi.

(Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Hans Reichenbach, Remzi Kitabevi yay. , s. 38-41)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
‘Kötü felsefe zihinleri bulandırıyor, hasta ediyor’ Prof. Dr. Afşar Timuçin söyleşisi

Felsefe eğitiminde yöntem arayışları, iyi bir felsefe eğitiminin önkoşulları, kavramların ve felsefi bilginin toplumsal-tarihsel temellerinde kavranmasının önemi,  felsefeye ilgi duyan...

Kapat