Bazı edebiyatçılardan edebiyat üzerine kısa yazılar


Hiçbir zaman yazını dünyaya katılmışlıktan başka bir biçimde anlamadım. Eğer dünyadan kaçarsa, hiçbir önemi kalmayacaktır yazının. Kendimi bağımlı bir yazınla sınırladığım için sık sık kınayanlar oldu beni. Yazın sanatı eğer her şey değilse, hiçbir şey değildir. Her zaman sırası geldiğinde, tabii kendine özgü koşulları içinde ( ki bunlar çok çeşitlidir), her şeye tanıklık etmesi gerekir. Öyleyse söz konusu olacak olan “bağımsız” bir yazın değil, köklü olarak dünyanın içinde olan, dünyaya katılmış bir yazındır.
 J. P. SARTRE

Benim şurada, şu anda, belirli bir nedenden ötürü duyduğum öfke, şüphesiz öfkenin bir örneğidir; bunu öfke olarak tanımlayan kimse de gerçeği söylemiş olur. Ama bu yalnızca öfke değil, ondan çok öte bir şeydir; şimdiye kadar hiç duymadığım, belki de hiç duymayacağım, özelliği olan bir öfkedir. Bu duygunun bilincine varmak yalnızca
  duygunun öfke olduğunun değil, özel çeşitten bir öfke olduğunun bilincine varmaktır… duygunun bilincine varmak, bütün özelliklerinin bilincine varmak; duyguyu dile getirmekse, duygunun bütün özelliklerini dile getirmektir. Bundan ötürü, işini biliş derecesine göre bir şair, elinden geldiğince duygularını genel çeşitten örnekler
  olarak adlandırmaktan kaçınır; kendi duyduklarını benzeri duygulardan ayırıp somutlaştıracak deyimleri bulup dile getirmek uğruna büyük zorluklara katlanır.
  R. G. COLLINGWOOD

“Aşık olmak güzel şey. Fakat aşk şiiri yazmak dünyanın en zor şeyi, hele insan sahiden aşıksa bu zorluk iki misli, bin misli artıyor.””Edebiyat dili, hel şiir dili hayallerle, teşbihlerle falan ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır.”
  Nazım Hikmet

“Öbür yandan, toplumumuzdaki düşünsel eksikliğin gölgesi sanatımızın üstünden daha kalkmış değil. İşin bilimsel yönüyle uğraşanlarır eğildikleri konular çocuksuluktan öteye gitmiyor. Sanatsal yönüyle uğraşanların ise bilimsellik şöyle dursun, keyiflerince davranmalarının yanı sıra, ne yaptıkları belli değil.”
  Cahit Külebi

Bugün ” edebiyatın (sanatın) işlevi nedir? ” sorusuna ne cevap verilebilir? Edebiyatın gördüğü işleve bakarsak pek çok şey sayabiliriz; bilgi vermek, ahlak bakımından eğitmek, milliyetçilik duyguları uyandırmak, zevk vermek v.b. Edebiyat, saydığımız bütün bu şeyleri yapabilir ve yapmıştır da, fakat bazı estetikçilere göre bunlardan bir tanesi edebiyatın asıl kendine özgü işlevidir ve sanatı sanat yapan özelliğin bu işlevde aranması doğrudur. Söz konusu işleve, zevk verme, estetik duygu veya heyecan uyandırma gibi adlar verilir. Sanat eserini biz okumaktan zevk aldığımız için okuruz. Gerçi okuduğumuz eser bizde başka etkiler meydana getirebilir: belki eğitici rolü olur, belki kötü fikirler aşılar, bazı duygulardan arındırabilir (katharsis), uyku kaçırabilir v.b. Ne var ki bunlar sanatın sanat olarak yaptığı etkiler değildir, sanatı zevk için okumanın sonucu olarak meydana gelebilecek yan etkilerdir.
Berna MORAN

İlkin şöyle diyelim. Roman bize, insanları, çevreleri içinde gösterir.   Bu çevreler, yazarın ona verdiği önem ne ölçüde olursa olsun, toplumun   bir parçası ya da bütünüdür. Romancının bir hayatı var. Dünyaya bakış   açısı var. Var. Yani onun için, çevresindeki insanların   davranışlarında bir anlam var. Romancının bir hayatı var deyince,   şüphesiz anlatılacak, yazıldığı vakit, aşkla, heyecanla okunacak bir   hayat kesitini veren serüveni var demek istiyoruz. Sosyal bir öz,   roman için en sağlam temel olur görüşünü izliyenler, geniş bir okur   kütlesine dayanıyorlar. Böyle bir temele oturan yapıt, bazan   geleneklere uyarak, bu dış dünyada kendisi de rol alan bir gerçek   kahramanının anıları da olsa, bir kişinin romanı olmakla, bu kişinin   bağlı olduğu toplumun romanı da sayılır. Nihayet bir değil, bir çok   kahramanın bulunduğu, değişik hayat serüvenini birbiri ardınca ortaya
  koyan romancılar, bir yığının önderi olarak görünüyorlar. Böylece   ister bir kişi üzerinde toplansın, ister bir kalabalık üzerine   yayılsın, roman türü, sosyal hayattan ayrılamaz sonucuna varıyoruz.
  Ö. F. TOPRAK 

Genel olarak gözlenen şudur : servetifünun döneminden bugüne edebiyatı   baskı altına alan yönetim dönemlerinde yan yolların kaçamakları   uygulanmış; özgürlüklerin sağlandığını sandıran dilimlerde öncü   eserlerin gür sesi duyulmuştur. Ne var ki en sakıncasız girişimlerin   bile cezalandırıldığı dönemler de vardır. Bilinç altı bir sakınışla
  zamana ve ortama uyarlanan edebiyat, sıkı dönemlerde biçim   özelliklerine eğilmeyi yeğleyerek oyalanır; özgürlük hakları verildiği   zaman gerekli toplumsal özle dolar. Tanzimattan bu yana küçük   taklitlerden, siyasal kavramların yeniliğinden, ölçü ve ayak
  tartışmalarından, türler kopyacılığından, edebiyatın dayanacağı dili   arayıştan, ülkü ve inançlar karışıklığından doğan çeşitli aşamalar   yaşanmıştır. 
  Yağmur ATSIZ

Doğrudur, şairin işine karışılmaz; yalnız şu var ki dil, bir toplumun   içinde yaşayan insanların birbirleriyle anlaşmak ihtiyacından   doğmuştur. Böyle bir görevi olan dili – yazılan şiir de olsa; şiir,   dil içinde bir dil yaratmak da olsa – anlaşılmamak için kullanmak
  olmaz. Çünkü şiiri yaşamak, okuyucuyla şiirin kaynaşmasıdır. Bu   bakımdan, şairin yazdığı yalnız kendisinin değil, bir o kadar da   okuyucunundur. Şairin yazdığını bastırması da bunu gösterir. Non-figuratif   resmin sebeb olduğu, karanlık ve soyut şiirleri, anlar görünen birkaç   kişinin dışında, kimse anlamıyor.  

Çünkü edebiyatımız yıllarca, fransız edebiyatının, estetik ilkelerinin   tesirinde kalmıştır ve o ilkelere göre ürünlerini vermiştir. (….)   Gerçekten siyaset ve idare hayatımızda başlayan batı eğilimli Tanzimat   hareketi bütün düşünce ve edebiyat hayatımızda kendini göstermekten   geri kalmamış, batı diye de Fransa’yı örnek almıştır. Fransa ile   ilişkiler kurmak, onun dilini, edebiyatını öğrenmek suretiyle,   edebiyatımızın  darlığını, kuruluğunu kavramak ve onun baskısından   kurtulmak mümkün olacaktı. Böylece sanat ve edebiyat reformu, siyasal   ve sosyal reformla birlikte kendini gösterdi, ilk ağızda çeviri işine   hız verildi. Çevrilen eserlerin isabetle seçildiği, çevirilerin
  başarılı olduğu elbette söylenemez. Ama böyle de olsa yeni görüşler   getirmesi ve yazarlara yeni örnekler vermesi bakımından bu çevirilerin   önemi küçümsenemez. Ancak bu çeviriler iledir ki bakışlar soyut bir   dünyadan canlı bir dünyaya, insana ve insan ruhuna yönelmeye başlıyor,   roman ve tiyatro gibi realitenin gözlemine büyük bir yer veren yeni   türler doğuyor. 
  Suut Kemal YETKİN

“Şiiri altalta getirilmiş uyaklar topluluğu sananlar olduğu gibi, onu   salt okul kitaplarında görmüş olanlar da var. Buna şaşmamak gerek.   Öyle ki, bir kesim hala şiirin içki evlerinde yazıldığını sanıyor. Bir   kesim de, aşırı duygusal durumların doruğunda “ilham perisi”yle.” 
Yunus Koray
 

“Peki ama nedir bu ilk düşünce, bu tohum?Bizcesi, kimi yerde bir   sözcük sağanağıdır. Ozan şiirini düzerken bu ilk mayaya dört elle   sarılır. Onu karaların ve denizlerin başbuğu yapmak için dizelerini,   boyuna, sağdan soldan çekeleyip durur. Bu ilk düşünce -buna ilk dize   de diyebiliriz- başka dizelere yol vermeyen bir çıkmaza saplansa da   ozan ondan yine de vazgeçmez. İlikten düşmüş dizeler katacağına, onu   bir başına bırakır. Onuruna kara düşürmez. Ozanlardan geriye kalan   savruk kağıtlar (evrak-ı perişan) arasında böyle ipini koparmış   dizelere rastlanması bundandır.Ne ki şiir, yana yana dönen bir donanma   fişeğidir. Kimi zaman çok başka birşey olur. Ozan ilk mayanın   şenliğinde yüzerken, yeni mayalara rastlar. Rastlayınca da eskisini   dehleyip yenilerine el atar.”   
Salah Birsel 
  

“Bazı edebiyatçılardan edebiyat üzerine kısa yazılar” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İlk yağlı boya resmin Avrupa’da değil Afganistan’da yapılmış

Bir grup arkeolog, dünya tarihinde ilk yağlı boya resmin sanıldığı gibi Avrupa'da değil Afganistan'da yapıldığını öne sürdü. Arkeologlar, bu yöndeki...

Kapat