Anton Çehov: İntikamcı hislerin hakim olduğu yerde adaleti düşünmek gülünç bir şey değil midir?

Anton ÇehovOnunla hangi konuda konuşulursa konuşulsun, döner dolaşır lafı kentteki hayatın sıkıcılığına, boğuculuğuna, kentte yaşayanların merak yoksunluğuna, boş ve anlamsız bir yaşam sürdürdüklerine getirirdi. Şiddet olayları, ahlaksızlık, ikiyüzlülük biraz renk katıyordu hayatlarına. Üçkağıtçılar iyi besleniyor, iyi giyiniyordu. Dürüst insanlarsa kıt kanaat yaşıyor, ama onlar da okullara, ilerici yerel gazetelere, tiyatroya, kütüphanelere, entellektüel unsurlarda koordinasyona ihtiyaç duyuyor, bu kültür hizmetlerini elde edemiyordu. Toplum kendi eksiklerini görmeli ve korkmalıydı.

İnsanları eleştirirken İvan Dimitriç siyah beyazdan başka renk tanımaz, ara renk tonlarını görmezdi. İnsanlar onun gözünde ya dalavereci ya da dürüst kişilerdi, bunun ortası yoktu. Kadınlardan ve aşktan, daima, iştiyakla ve ihtirasla bahsederdi; fakat bir def acık olsun âşık olmamıştı. Sinirliliğine ve hükümlerinin sertliğine rağmen şehirde onu severler ve gıyabında Vanya diye muhabbetle kendisinden bahsederlerdi.
Yaradılışındaki inceliği, uysallığı, intizam perverliği, ahlâkının temizliği, eskimiş redingotu, hastalıklı tavırları, ailevî bahtsızlığı, herkeste iyi, sıcak ve gamlı hisler uyandırıyordu. Bundan başka malûmatlı ve okumuş bir adam olduğu için, kasabalıların nazarında herşeyi bilirdi; ona bir nevi canlı kütüphane gözile bakarlardı.
O, çok okurdu. Ekseriya kulübde, sinirli sinirli sakalını çekiştirerek mecmua ve kitapları gözden geçirirdi. Ve yüzünden, okumadığı, âdeta çiğnemeğe vakit bulmadan büyük bir ihtirasla kitabı yuttuğu belli olurdu. Okumanın, onda, itiyat halini almış
hastalıklardan biri olduğunu kabul etmek lâzımdır; çünkü o, hattâ geçen seneki gazete ve takvimler bile olsa, eline geçen herşeyin üzerine ayni hırsla atılır ve okurdu. Evinde, daima yatarak okurdu.
Bir sonbahar sabahı, İvan Dimitriç, paltosunun yakasını kaldırmış, dar sokakları ve avluları geçmek için çamurların içinden yürüyerek, bir esnaftan, mahkeme kararile takdir edilen bir parayı almağa gidiyordu. Her sabah olduğu gibi, kafasının içi
hüzünlü idi.
Sokağın birinde, silâhlı dört jandarma tarafından götürülen elleri kelepçeli iki mahkûmla karşılaştı. İvan Dimitriç, evvelce de bu gibi mahkûmlara sık sık rastlardı; her defasında bunlar kendisinde bir nevi merhamet ve azab hissi uyandırırlardı; fakat bugünkü bu karşılaşma onda, hususî ve garib bir intiba bıraktı. Kendisini de böyle kelepçeye vurabilecekleri, ve ayni suretle çamurların içinden geçirerek hapishaneye götürebilecekleri fikri, her nedense, birden bire kafasında uyandı. İşini görüp evine dönerken, postahane nin yanında, kendisile selâmlaşan ve ayni istikamette bir kaç adım yürüyen, bildik bir polis komiserine rastladı; her nedense bu da kendisine şüpheli göründü. Evinde bütün gün, mahkûmlar ve silâhlı jandarmalar aklından çıkmadı, anlaşılması imkânsız ruhî bir üzüntü onu okumaktan ve aklını basma toplamaktan alıkoydu. Akşam olunca odasında ışık yakmadı. Geceleyin ise uyumadı; hep, kendisini gelip tevkif edebileceklerini, ellerine kelepçe vurabileceklerini, ve hapishaneye götürebileceklerini düşündü. Her hangi bir suç işlediğini hatırlamıyordu; ileride de, asla hiç kimseyi öldürmeyeceğini, yangın çıkarmayacağını, hırsızlık Çapmayacağını temin edebilirdi; fakat istemeyerek, kazaen bir suç işlemek,. bir iftiraya uğramak, nihayet adlî bir hatanın kurbanı olmak güç birşey mi idi?. Eski bir halk darbımeseli: Dilenci torbasile hapishanenin tövbe tutmadığını söyler.

Bugünkü adalet anlayışına göre bir suç işlemek çok mümkündür; ve bunda şaşılacak bir cihet de yoktur. Başkalarının ıstırabına vazife ve iş dolayısile alâka gösteren, meselâ, hâkim, polis, doktor gibi insanlar zamanla ve alışkanlıkla okadar merhametsizleşiyorlarki, isteseler bile, kendilerile münasebette bulunan müşterilerine formel bir muameleden daha başka türlüsünü yapamazlar. Onların bu bakımdan, avluda koyunları ve danaları kesip de kanlarının aktığını fark etmeyen bir mujikten zerre kadar farkları yoktur. Ferde karşı gösterilen âlâka böyle formel ve lakayt olduktan sonra masum bir insanı bütün hayat haklarından mahrum ederek onu küreğe mahkûm etmek için hâkime ancak birşey lâzımdır: Zaman. Karşılığı maaş olan birkaç formaliteye riayet için kâfi gelebilecek bir zaman… Ve işte hepsi bukadar. Bundan sonra da, işin yoksa, şömendüferden ikiyüz verst uzaklıkta olan bu küçük ve pis kasabada adalet ve himaye ara.. Hem her türlü cebir ve tazyikin sosyetece makul ve münasib bir zaruret telâkki edildiği, buna karşılık, meselâ beraat kararı gibi yumuşak ve merhametli bir fiilin, tatmin edilmemiş, ve intikamcı bir takım hislerin hakim olduğu yerde adaleti düşünmek gülünç birşey değil midir? İvan Dimitriç, ertesi sabah, alnında soğuk bir ter olduğu halde ve kendisini her dakika tevkif edebileceklerine tamamen inanmış olarak büyük bir korku içinde yatağından kalktı..
Dünkü korkunç fikirler mademki bukadar uzun bir müddet onu meşgul etmişlerdi, demek ki bunlar da, mutlaka, bir parça hakikat vardı. Ortada hiç bir sebebyokken bu düşünceler onun kafasına gelemezlerdi!.
Penceresinin önünden ağır ağır bir bekçi geçti: Bu da mı sebebsizdi?. İşte evinin yanında iki adam durdu ve sustular.. Bunlar niçin susuyorlardı?.

Bu suretle İvan Dimitriç için ıstırablı günler ve geceler başladı.. Penceresinin önünden geçen veya evinin avlusuna giren herkes, ona hafiye veya taharri memuru gibi gözüküyordu. Kazanın polis direktörü, hergün öğle vakti çift atlı arabasile sokaktan geçerdi; o, kasaba civarında ki malikânesinden direktörlüğe geliyordu. Fakat, her defasında İvan Dimitriç’e, direktör, çok çabuk ve yüzünde hususî bir ifade olduğu halde mutlaka kasabada mühim bir caninin peyda olduğunu bildirmeğe koşuyormuş gibi geliyordu..
İvan Dimitriç, kapının her çalmışında titremeğe başlar, ev sahibinin yanında bir yabancı gördüğü zaman âdeta biterdi.
Polislerle ve jandarmalarla karşılaştığı zaman lâkayıt görünmek için gülümser ve ıslık çalardı. Gecelerce sabaha kadar uyumaz, tevkifini beklerdi; fakat ev sahibesine uyuyormuş görünmek için derin uykulara dalmış bir adam gibi horlar, ve derin derin nefes alırdı. Çünkü uyumaması demek, onda, vicdanını kemiren bazı şeylerin bulunması demekti. Ne parlak delil!.
Mantık ve vak’alar bütün bu korkuların saçma ve psikopathk olduğuna, eğerişe biraz geniş bakılacak olursa, tevkif edilmenin
ve hapishaneye girmenin haddizatında okadar korkunç birşey olmadığına onu ikna ediyorlardı; mühim olanı, vicdanının temiz ve rahat olması idi. Fakat İvan Dimitriç nekadar mantıkî ve makûl muhakeme yürütüyorsa, ruh üzüntüsü de okadar fazla kuvvetleniyor ve ıstırab verici bir hal alıyordu. Bu tıpkı, bakir bir ormanda kendisine bir meydancık açmak isteyen bir münzevinin hikâyesini andırmaktadır:

Münzevi, .ağaçları baltaladıkça, onlar daha kuvvetle gelişiyorlardı.. Nihayet İvan Dimitriç bu tarzdaki düşüncelerin de bir fayda vermediğini görünce kendini büsbütün ümitsizliğe ve korkuya kaptırdı.
İnzivaya çekilmeğe ve insanlardan kaçmağa başladı. Vazifesini eskiden de sevmiyordu; şimdi ise ondan büsbütün nefret ediyordu.

Onu aldatmalarından, farkına varmadan cebine bir para koyarak rüşvet aldı diye ittiham edilmesinden, veya kendinin, istemeyerek resmî kâğıtlardan birinde sahtekârlık samlabilecek bir yanlışlık yapmasından, veyahut emanet bir parayı kaybetmesinden korkmağa başladı.. İşin garibi şuki, şeref ve hürriyetini ciddî surette tehlikeye düşürebilecek binlerce sebeb icad ettiği şu günlerdeki kadar, düşünceleri, hiç bir zaman bukadar akıcı ve bukadar icadkâr olmamışlardı.. Fakat buna karşılık haricî dünyaya ve bilhassa kitaplara olan alâkası hissedilir derecede azalmış, hafızasını şiddetle kaybetmeğe başlamıştı..

İlkbaharda karlar kalktığı zaman, mezarlığın civarındaki bir çukurun içinde, bir kocakarının ve bir çocuğun müthiş, bir ölümün izlerini taşıyan yarı çürümüş cesedleri bulundu. Kasabada herkes cesetlerden ve bunların meçhul katillerinden bahsediyordu.
İvan Dimitriç, bunları kendisinin öldürmüş olmasından şüphe etmemeleri için sokaklarda gülümseyerek dolaşıyor, tanıdıklarına rasladıkça sararıyor, kızarıyor, zayıf ve müdafaasız kimseleri öldürmekten daha şeni bir cinayet olamayacağını anlatmağa koyuluyordu.. Fakat bu sahte tavırlar onu pek çabuk yordu; düşünüp taşındıktan sonra, kendi vaziyetindeki bir kimse için yapılacak en iyi şeyin, ev sahibesinin bodrumunda saklanmak olduğuna karar verdi. Bütün bir gün ve bir gece, ve daha ertesi gün borumda kaldı. Adamakıllı üşüdü ve havanın kararmasını bekleyerek, bir hırsız gibi kendi odasına süzüldü. Orada, kulağı kirişte ve hiç kımıldamayarak, ortalık aydınlanıncaya kadar odanın ortasında ayakta durdu. Sabahleyin erkenden, daha güneş doğmadan, ev sahibine sobacılar geldi. İvan Dimitriç, bunların, mutvaktaki sobayı tamire geldiklerini biliyordu; fakat korku ona, bu gelenlerin sobacı kıyafetine girmiş polisler olduğunu telkin etti. Yavaşça evden çıktı; müthiş bir korkuya kapılmış olduğu halde, şapkasız ve caketsiz sokağa fırladı. Köpekler havlayarak onu kovalamağa başladılar; arkasından bir mujik haykırıyordu; hava,..kulaklarmın içinde ıslık çalıyordu. İvan Dimitriç’e, sanki dünyanın bütün gazebi sırtına binmiş, kendisini takib ediyor gibi geldi.

Onu yakaladılar, evine getirdiler, ev sahibesini, doktor çağırmağa gönderdiler.. İleride kendisinden bahsedeceğimiz doktor Andrey Yefimiç, hastaya taflan suyu damlası verdi, başına soğuk komjpres konmasını tavsiye etti; kederli bir tarzda başını salladı ve ev sahibesine, birdaha gelmiyeceğini, çünkü insanların akıllarını kaçırmalarına mâni olmanın doğru birşey olmayacağını söyleyerek çıktı gitti.

İvan Dimitriç’in geçinecek ve tedavi olacak parası olmadığı için, onu acele hastahaneye kaldırdılar; ve orada zührevî hastalıklar koğuşuna yatırdılar.. Geceleri uyumuyor, çocukluklar yapıyor, ve hastaların rahatını kaçırıyordu; Andrey Yefimiç’in emrile onu 6 numaralı koğuşa nakletmekte gecikmediler…

Anton Çehov
Kaynak: 6.Koğuş

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yolda Seçme Öyküler: Hançer – Yaşar Kemal

Tepedeki kızgın güneş, gölgesini ayaklarının dibine koyu bir yuvarlak olarak düşürüyor, her bastıkça ayakları bileklerine kadar yolun kızgın tozları içine...

Kapat